Kitap Künyesi
Yazar: Barış Bıçakçı
Editör: Murat Gültekingil
Tasarımcı: Suat Aysu
Yayın Evi: İletişim Yayınevi
İSBN: 9789750505850
Sayfa Sayısı: 136
--reklam--
Bir Süre Yere Paralel Gittikten Sonra Ne Anlatıyor? Konusu, Ana Fikri, Özeti
"Bir şey sunulmuştu bana, bir hediye, bir meyve. Ama ben o meyveden tadamadım, gök erik gibi kaldı avcumda dünya. Şimdi ben uykusuzum, yalınayağım, kendimle meşgulüm. Kapımın önünde boş peynir tenekeleri, yağmur suyu biriktiriyorum. Kendi kendime, sanatçı tecrübe edinemeyen insandır, diyorum, bu dünyada hiçbir tecrübesi olmayan insandır ama şimdi sen karala bunun üstünü, yırt sen bunu, olmadı çünkü, olmadı işte. Nafile."
Bir intiharın çevresinde, insanlar...
O kızın intiharıyla birbirlerine yaklaşan...
Kendi içlerine ve geçmişe dalan...
Onu kaybetmenin acısıyla başka sevdiklerine eğilen...
Nasıl da mühimdir aşk sakarlıkları, sevgi ihmalleri; nasıl hayat kurtarır eşin-dostun bakım, onarımı...
Barış Bıçakçı'dan, yine usul usul edebiyat.
"Barış Bıçakçı'nın dingin, gösterişsiz, suskusundan güç alan öykülerinin son zamanlarda okuduğum en güzel öyküler arasında olduğunu söyleyebilirim. Ne anlattığı sanki önemli değilmiş, ama anlatım biçimi ve diliyle de sıradanmış gibi görünüyorsa size, okuma alışkanlıklarınızı adam akıllı gözden geçirmeniz gerekir."
-Semih Gümüş-
(Tanıtım Bülteninden)
--reklam--
Bir Süre Yere Paralel Gittikten Sonra Alıntıları - Sözleri
- Gerçeği ararken bir yandan da bulduğumuz anda değiştirmeyi düşleriz. Çünkü aynı zamanda gerçek daima biraz utanç vericidir.
- "Ben hep bir şarkının ellerindeydim," diye fısıldadı Başak, "bu yüzden aranıza karışamadım."
- Hangi haberi okuduğumda normal hayatımı sürdürmeyi bırakacağım, diye düşündüm. Hangi haberi?
- "Hayat alıştığım ve nefret ettiğim akışını kazandı tekrar."
- Özlemek duvarları en yüksek, kaçılması en zor hapishaneydi.
- “Her şeyi yerli yerinde, tıkır tıkır işleyen bir hayat kurduğunda, o hayatı yerle bir edecek bir felaket kurgulamak da farz olur.” “İnsan yarattığını yok edebilmek de ister.”
- "Yaşamak için kendiliğinden bir eğilim vardır değil mi?" [...] "Böyle bir eğilim olmalı insanda, değil mi? İşte dünden beri bende böyle bir şeyin zerresi yok."
- "Özlemek duvarları en yüksek, kaçılması en zor hapishaneydi. özlemekti onun hapishanesi."
- Yani delirmiyorum ben. Acı çekiyorum yalnızca.
- "Az konuşuyordu. İçinde bir yerde bir engelinin olduğunu, bu engeli ortaya koyanlardan birinin bizzat kendisi olduğu anlaşılıyordu."
- "Hayat devam eder.Bazı çiçekler susuzluğa ve unutulmaya dayanır.Hayat her zaman devam eder, bunu herkes bilir"
- "Yani delirmiyorum ben.Acı çekiyorum yalnızca."
- Onlara, anlayamayacakları şeyler anlattım.
- "Yadırgamıyoruz.Çıldırmamız gerek ama yadırgamıyoruz"
--reklam--
Bir Süre Yere Paralel Gittikten Sonra İncelemesi - Şahsi Yorumlar
Barış Bıçakçı her bir kitabıyla,benim için bu üçüncü kitabı, yeni bir pencere açıyor hayatınıza. Yepyeni insanlarla tanışıyor ve onları yanı başınızda buluveriyorsunuz. Evinizden veya icinizden birini, kapı komşunuzu, lise arkadaşınızı, öğretmeninizi buluveriyorsunuz. Abartılara yer yok tüm tasvirler sahici, yaşamışsınız gibi.hatta yaşadığınız ama bilemediğiniz onca şey ile karşılaşıyor şöyle bir geçmişe de gidiveriyorsunuz. Küçük detayların, hayatın, yaşamın kendinden(içinden) bir dili var Barış Bıçakçının ve bu üslup sizi size yönlendiriyor. Kendinize ve hayatınıza daha dikkatli bakmaya başlıyorsunuz. Bir mercek görevi görüyor Bıçakçı; hayata daha yakından bakmanız için. Belki bir gün anlamak, anlamlandırabilmek için. Hayat devam eder. Bazı çiçekler susuzluğa ve unutulmaya dayanır. Hayat her zaman devam eder, bunu herkes bilir. Yolculuk, yalnızlık, pişmanlık ve merakın arasından arada sırada yüzünü gösteren özgürlük duygusu ona yetiyordu Oktay Rifat'ın aklında kalan bir dizesini yazdı: 'Uzak geldim, uzağa gidiyorum.' Her köşe başında, daha önce tam orada sevdiği biriyle vedalaşıp ayrılmış gibi kederlenerek veya buluşacağı biri tam o anda orada değilmiş gibi küserek duraklıyor, ama sonra yürümeye devam ediyor. O an öyle güzeldi ki, o anla yetinmek insanoğlunun başarabileceği bir şey değildi. Güzel bir anı gelecekte yeniden yaşamayı güvence altına alarak elde edilen mütevazı bir sonsuzluk duygusu . Vazgeçtiğimiz için bir diyet ödememiz gerektiğini ve bu diyetin ne olduğunu, birbirimize tek kelime söylemediğimiz halde ikimiz de biliyorduk: Çocukluktan beri oynadığımız, hayal gücümüzün bileğitaşı olarak gördüğümüz Babamız Nerede oyununa birden son verdik, birden, aniden. Biz erkekler uzun süren şeylere dayanamıyoruz, bunun için satranç oynuyoruz, diye düşündüm. Evet saatler sürdüğü olur bir satranç maçının ama yine de ölümden, terk edilişten daha kısa sürer, hele bir de rakibin tuzaklarına bilerek düşerseniz. Başak bu bazen kardeşçe dokunabilir yaranıza bazen de çapkınca gülümseyebilir uzaktan ama çok uzaktan, seslenir gibi, uzağımda dur yakını göremiyorum, diye seslenir gibi seviyor mu nefret mi ediyor belli değil. Çünkü Başak bu, bir işporta tezgahında dönüp duran oyuncak treni seyreden, alçıdan yapılma köpek, ördek, melek heykellerine bakan, çiçekçi kulübelerinin yanından geçerken içinde bir boşluk hisseden Başak. Baksa şehir yerinde değilmiş, gökyüzü yerinde değilmiş gibi bir boşluk. Üzerine bir kedi sıçramış da bütün kuşlar korkup uçmuş gözden uzağa, öyle bir boşluk; Başak muhtemel bir ufuktan yoksun kalmış, üzülmüş bir süre yokuş aşağı, sokağın sonundaki kahveye doğru, darmadağın olmuş sandalyeler çay bardakları, öyle bir boşluk, ta buradan oraya kemandan piyanoya şarkının başından sonuna. Ve ben bir adım atarak korkuluğa yaklaşacağım, saçlarımı balkondan aşağı sarkıtacağım, kendimi boşluğa bırakacağım. Yolda karşıma iyi niyetli biri çıkacak ve soracak olursa, aşağıdaki insanları gösterip, bir süre yere paralel gittikten sonra onlara anlayamayacakları şeyler anlattım, diyeceğim. (Meltem Yerlikaya)
-SÖYLE ABİDİNİM! “UZAK GELDİM, UZAĞA GİDİYORUM.”: Barış Bıçakçı’nın 2008’de yayınlanan ,37 bölümden oluşan öykü tadında romanı.. Romanın konusu; Başak isimli genç bir kızın intiharının onun hayatındaki yakın uzak insanlar üzerindeki etkilerini geçmiş ve şimdiki zaman arasında neredeyse tüm roman kahramanlarının bakış açısıyla anlatılmış insanı allak bullak eden,kısacık lakin derinden sarsan bir roman. Bir çok okuyucu kitabı okurken boğazına gelip yerleşen bir yumrudan bahsetmiş ama ben tüm gün ağladım ,sevdiğim insanla telefon konuşmasının ortasında,sınav kağıtlarını değerlendirdiğim esnada,tren garında 17:10 seferini kavrulmuş fındık yiyerek beklerken,dağıldım desem abartmış olmam.. Romanın olay örgüsü çok sağlam,yaşanmışlıklar ilgi çekici,anlatım dili dingin ve güçlü,Ankara motifleri ile bezenmiş,bir yönetmen çekmeye karar verse hiç bir sahnesine ekleme ya da çıkarma yapmadan çekilebilecek hazır kıvamda bir hikaye.. Ben toplamda 136 sayfa olan kitabın 18 yerinde sayfalarının kulağını bükmüşüm ,kitabı tamamiyle alıntı yapmak isterdim hikayeden kopmak istemediğim için yarısından sonra alıntılama da yapmadım,yapamadım kendi içimde kendimle zihnimle kalbimle cebelleşmekle meşguldüm çünkü. Barış Bıçakçı yakın edebiyat tarihimizde giderek yükselen bir yazar ve kitaplarında özellikle de bu kitabında bir tane bile sözcük israfı yok..Roman bittiğinde bir çok soruyla baş başa kalıyorsunuz belki de yazar hikayenin sonunu biz okurların hayal dünyasında kurgulamamıza bırakmak istemiş olabilir. Kitabın başlarında ismi geçen roman karakterlerinin hayatlarından kesitler okuyorsunuz yavaş yavaş tanıyorsunuz herkesi ve tüm karakterleri içselleştirip hepsini sevmiş bir duyguyla kitabı son sayfada kapatıyorsunuz. Kitap bana bir çok şey düşündürdü... İnsan neden intihar eder? İnsana intihar etme kararını ne aldırır? Kimler intihara daha çok meyillidir? İntihar eden kişi, sonrasını öncesinde kurgular mı? Bir insanın kendinden nasıl koruyabiliriz? Bu sorularla büyük ölçüde cevaplanmamış bir şekilde kitabın sonunda kalakalıyorsunuz.. İncelememin bundan sonrası bölümünde beni benden alan alıntılar ve hissettirdiklerine yer vereceğim. 1.alıntı 79 “ Ve ben bir adım atarak korkuluğa yaklaşacağım, saçlarımı balkondan aşağı sarkıtacağım, kendimi boşluğa bırakacağım. Yolda karşıma iyi niyetli biri çıkacak ve soracak olursa ,aşağıdaki insanları gösterip, BİR SÜRE YERE PARALEL GİTTİKTEN SONRA onlara anlamayacakları şeyler anlattım, diyeceğim.Öyle olsun” Bu alıntı kitabın hikayesinin birinci kemik konusu. Başak ,içinde yaşadığı hayata tutunamayıp bir süre yaşar gibi yaptıktan sonra ,bunu da bir süre yere paralel gittikten sonra söz öbeğinden anlıyorsunuz ,içine düştüğü anlamsızlığı ,herkese herseye uyumlu yol almayı bırakıp tüm düzeni ve hayatını dikine kesen bir atlayış gerçekleştiriyor. Bu cümleleri bir not şeklinde yazıp sevgilisi Ahmet’e veriyor,Ahmet bir anlam veremiyor notta Başak’ın ne demek istediğine.Açıkça görülüyor ki Başak tasarlanmış bir intihar gerçekleştiriyor. 2.alıntı sayfa 55 “Oynamak istemiyordum,ama oynamak zorunda hissettim kendimi. İyi biri olmak, benden daha kötü birine yardım etmek.” Bazı insanlar iyilik yapmayı bir görevmiş gibi algılıyor yaptığı güzelliği içselleştirmiyor hissiz ama iyi bir insan olmanın gereği diye belki de öğretilmişliklerin baskısı ile aslında içinden gelmeyeni yapıyor.Ne diyebilirim ki Allah böyle zombi kalpli iyilikseverlerin insafına kalmaktan korusun!! 3.alıntı syf 58 “ Yıllar içinde çarkçıbaşılığa yükseldi ama makina dairesinin gürültüsü yüzünden hep bir uğultu duyuyordu. Zamanla bu uğultuyu , geçmişinin bir tür pişmanlık olarak yankılanan uğultusundan ayıramaz oldu.” Bu alıntıda bahsedilen Başak ve Umut kardeşlerin babaları onları terk ettikten gittikten sonra anneleri işten gelene kadar çocukken uydurdukları BABAM NEREDE? oyununda babanın yaşadığı ve hissettiği düşünülen hayatından bir kesit.Bu oyunun çıkış kaynağı da okulda parkta insanların onlara sık sık sordukları babanız nerede sorusundan ileri geliyor. Başak ve Umut babalarının kendi hayatına dalıp gittiğini ve arkasında kendisini özleyen iki çocuğunu unuttuğunu sezdiriyorlar. Bu alıntı da da hem yaşatan hem yaşayan bir pozisyonda yer alıyor olmanın ağırlığı gün boyunca lime lime etti içimi.. 4. alıntı sayfa 61 “ Bir duygunun itiraf edilmesiyle, adının konulmasıyla kınından çıkan bıçak gibi bir keder...” Böyle anlar hayat devam eder ana fikirli günlerin hengamesinde kendi üzülmüşlüklerinizle bir anda bir koku bir resim bir cümle bir şarkı ile yüzleştiğiniz anlardır.. 5. alıntı sayfa65 “ Ellerini , acıya saygısızlık etmelerinden korktukları bu soytarıları, bacaklarının altına, dizlerinin arasına, koltukaltlarına saklıyor; her türlü hızın neşe olup göze batacağı bu ölü evinde ellerini çok yavaş hareket ettiriyor, olanaklıysa hareket ettirmiyorlardı.” Herkesin bildiği trajik yaşanan bir olayın ardından insanların ilk etkilenen uzuvları gözleri ve elleri oluyor, herkes birbirinin gözlerine bakmaktan çekiniyor,eller kararsız hareket ediyor,bir çoğumuz yaşamışızdır böyle anları ve Barış Bıçakçı’nın müthiş gözlem yeteneği ile güçlü dilinin birleştiği satırlar bunlar. 6.alıntı sayfa 83 “ Umut ile Ahmet bu kalabalığın ortasında bir an büyülenmiş gibi donup kaldı. Cumartesi gününün çevrelerinde hafifçe çalkalanarak mayalandığını, hayat denen o şeye dönüştüğünü , bunun hep böyle olduğunu hissediyorlardı.Gördükleri her şeyin, işittikleri her sesin Başak’ın ölümüyle ve yaşamıyla bir ilgisi olduğunu hissediyorlardı.” Anlatımdaki muazzamlığın ölçüsü beni defalarca döndürdü bu alıntı üzerinde..Hayat böyle bir şey evet dedirtti işte Başak’ın uyum sağlayamayıp bu her gün her gün yeniden yenilenen hayatı dikine kestiği hayat tam olarak bu!! 7.alıntı sayfa 86 “ Senin güçsüz olmana dayanamaz o.Sen biraz zayıf olsan, iki kardeş en savunmasız halleriyle dünyada yapayalnız kalacaklardı sanki.Umut hep böyle gördü hayatı Türkan abla.Hep böyle gördü o.” Gün içinde ikinci kez rutinimden çıkıp dağılmama sebep alıntı da bu oldu.Gün içinde,alışverişte,yürürken,kart basarken,fiyat sorarken, kitap okurken, yan yatarken, üşürken ,yemek yaparken , ders anlatırken , su içerken arka planda hâlen çalışır durumda olduğundan yaşam enerjinizden yiyen bir düşünce, sorumluluk ..İnsanların çocukluklarını neden özlediklerini söylemelerini anladığım anlar.. 8. alıntı sayfa 90 “Zaten bizim için onlar bir kuşak değil bir hırkaydı! “diyerek gülümsemişti Umut.” Seninle benim herhangi bir uhrevi amacımız olmaksızın giydiğimiz, üzerimizden hiç çıkarmak istemediğimiz bir hırka.” 68 ler ve 78 ler kuşağından bahsediyor bu alıntıda.Hayata karşı dik ve güçlü duruşlu insanlar.Haklarını söke söke alan insanlar ve Başak ile Umut’un aile ve yakın efradı bu kuşaktan insanlar..Şanslılar yani.Yaşamanın hayatına sahip çıkmanın ne anlama geldiğini biliyorlar.Bugün ise bir üniversitede yemeğin bir öğüne inmesini kabul etmeyip seslice dile getirdikleri için coplanan gençlik ve izleyen yığınlar...Nerden nereye,hem de şaşırtıcı bir hızla çürümüşlüğümüzden kesif bir koku yayılıyor,adı da yaşamaktan usanç!! 9.alıntı sayfa 92 “ Oysa çok geçti , bilmiyordu ki çok geçti! Olan olmuştu...Böyle şeyler çocukken olur ve bir daha da silinmez .Terk edilmekten korkmak... Korktuğun şey başına gelince de kendini cezalandırmak ..Böyle şeyler çocukken olur bir daha da silinmez.” Başak ve Umut babalarının küçükken terkettiği ve bir daha görmediği iki kardeş.Bu özlemin yerini dolduramıyor ikiside.Hatta babanın gidişinden sonra anne Türkan ve kardeşler Başak ile Umut bir voltrana dönüşüyorlar üç kişilik voltran aralarına kimseyi almıyorlar Umut kendisine alenen böyle bir misyon yüklenmediği halde annesi ve kızkardeşinin koruyuculuğunu üstleniyor, birbirlerine değil de üçü dışındaki herkese ve her şeye üç kişinin zihninden çıkan ama tek bir bakış açısı olarak insanlara yöneltilen bir perspektiften bakıyorlar..Umut şaşırıyor Başak’ın intiharına,ne derdi var da söyleyemedi ,birbirimizin ruhunun dehlizlerinde el fenerimizle dolaşırdık anlardık insanız çünkü diyor.. Çocukluk insanın hayatının en önemli evresi bunu tüm edebiyat eserinde görüyoruz şimdi olduğu gibi de.. 10.alıntı sayfa 105 “Çok saçma değil mi?Ben sanki o yumurta haberini okuduğumdan beri , bir armağan, bir mucize olduğu söylenen şu hayatın saçma sapan bir şekilde bitebileceğinden korktum hep.İçimde böyle bir korku varken de hayatın tam da bu şekilde yani saçma sapan bir şekilde sürdüğünü anlamadım.Asıl bundan korkmam gerektiğini anlamadım.” Birçoğumuz düşünürüz nasıl öleceğimizi hatta evimizden uzun süre ayrılmamız gereken durumlarda dipli köşeli bir temizlik toparlama hummalı hengamesi yaşarız eğer ölür de dönemezsem insanlar sefih biri olduğumu düşünüp bana haksızlık etmesinler ,kendimizi kendimizden ve insanlardan korumaya çalışırız.Ama yoruyor be böyle düşünmek.. Bu alıntıya verilen cevaba bakar mısınız Barış Bıçakçı dumur dalgası içine alıyor resmen..”Ne düşündüm sana söyleyeyim. Hangi haberi okuduğumda normal hayatımı sürdürmeyi bırakacağım,diye düşündüm.” Erteleme hastalığından bahsediyor sanki.. 11.alıntı sayfa 109 “ Her şeyi yerli yerinde , tıkır tıkır işleyen bir hayat kurduğunda , o hayatı yerle bir edecek bir felaket kurgulamak da farz olur.” İşte Barış Bıçakçı’ın kabiliyeti bu tür cümleler arasından tıpkı ağaç yaprakları arasından sızan güneş ışınları gibi bize ulaşıyor duygumuzu tahlil ediyor adını koyuyor içimizi ısıtıyor. 12.alıntı sayfa 116 “ Babam annemden daha güzel görünürdü bana. Sana da öyle gelmez miydi?Yakışıklı adamdı.Bayılırdım babama.Ama aynı zamanda babamın yakışıklılığı anneme yapılmış bir haksızlık gibi gelirdi.Bu haksızlığa karşı annemin yanında yer almam gerektiğini düşünmüştüm.” Bu sözler Umut’a ait.Umut süper egosu çok yüksek sorumluluk ve korumacılık duygusu annesi ve kızkardeşine karşı en yüksek seviyede.Ve Umut empatinin hakkını sonuna kadar veren bir insan hatta bir yerde diyor ki en sonunda Dostoyevski’ye hak verdim, Herkesi her şeyi fazlasıyla anlamak , hastalıktır ...Fazla anlamak Umuta da ağır geliyor bir süre tedavi görüyor..Umut’un bu sözlerinden terkeden bir adama da okuyucu olarak bir taraftan hak veriyorsunuz onu da seviyorsunuz.. İşte böyle ,1k serüvenimde dönüm noktası bir kitap ve inceleme bu oldu diyebilirim. Bu incelemeyi okurken belki şu ezgiyi dinlemeye de bir şans verirsiniz. https://youtu.be/lIOgvXrZkto Keyifli Okumalar(: (Umay Han Atayurtta)
Bir Süre Yere Paralel Gittikten Sonra, Başak’ın intiharı çevresinde gelişen bir anlatı.Başak’ı tanımış, etrafında bulunmuş, birbirlerini tanıyan insanlarla karşılaşıyoruz.Başak’ın yokluğu ile yaşamı kökten değişen kardeşi Umut da önemli bir karakter.Kısa kısa otuz yedi bölümden oluşuyor kitap.Bölümleri okudukça yapbozun parçaları birleşiyor, bir bütüne ulaşıyorsunuz sanki.Alışılmış Barış Bıçakçı sadeliği, incelikli bir romana dönüşmüş. Sevdiğim bir Barış Bıçakçı kitabı oldu, Bir Süre Yere Paralel Gittikten Sonra kitabı. (Özlem Akbaş)
--reklam--
Bir Süre Yere Paralel Gittikten Sonra PDF indirme linki var mı?
--reklam--
Barış Bıçakçı - Bir Süre Yere Paralel Gittikten Sonra kitabı için internette en çok yapılan aramalardan birisi de Bir Süre Yere Paralel Gittikten Sonra PDF linkidir. İnternette ücretli olarak satılan çoğu kitabın PDFleri bulunmaktadır. Ancak bu PDF'leri yasal olmayan yollarla indirmek ve kullanmak hem yasalara hem de ahlaka aykırıdır. Yayın evlerinin sitesinden PDF satılıyorsa indirebilirsiniz.
Kitabın Yazarı Barış Bıçakçı Kimdir?
Barış Bıçakçı 1966'da Adana'da doğdu. Hüseyin Kıyar ve Yavuz Sarıalioğlu ile birlikte, Ocak 1994 ve Ekim 1997 tarihlerinde iki şiir kitabı yayımladı. İlk romanı Herkes Herkesle Dostmuş Gibi (2000) yılında İletişim Yayınları tarafından yayımlandı. İletişim Yayınları'nca yayımlanan diğer kitapları: Veciz Sözler (2002), Aramızdaki En Kısa Mesafe (2003), Bizim Büyük Çaresizliğimiz (2004)
--reklam--
Barış Bıçakçı Kitapları - Eserleri
- Bizim Büyük Çaresizliğimiz
- Aramızdaki En Kısa Mesafe
- Sinek Isırıklarının Müellifi
- Bir Süre Yere Paralel Gittikten Sonra
- Baharda Yine Geliriz
- Herkes Herkesle Dostmuş Gibi
- Veciz Sözler
- Seyrek Yağmur
- Kurbağalara İnanıyorum
- Tarihi Kırıntılar
- Şiirler
- Hüseyin Kıyar, Yavuz Sarıalioğlu, Barış Bıçakçı
- Doğum Lekesi Gibi Bir Gülümseme
- Herkes Herkesle Dostmuş Gibi
--reklam--
Barış Bıçakçı Alıntıları - Sözleri
- "Her söz bir uçurum, onunsa kanatları çok küçük, kayalarsa keskin, her düşüş, bir ölüm." (Hüseyin Kıyar, Yavuz Sarıalioğlu, Barış Bıçakçı)
- Basit şeyler isteyince, basit şeylerden zevk almaya başlayınca, anlıyorum ki âşık olmuşum. (Bizim Büyük Çaresizliğimiz)
- "Kendi içini göremeyen, orada ne rezil şeyler olduğunu bilmeyen, kendi içinden çıkamaz." (Baharda Yine Geliriz)
- "Korku iyi bir harçtır." (Sinek Isırıklarının Müellifi)
- "Hayat alıştığım ve nefret ettiğim akışını kazandı tekrar." (Bir Süre Yere Paralel Gittikten Sonra)
- “Yazarın ömrü kahramanlarının ömrü kadardır.” (Doğum Lekesi Gibi Bir Gülümseme)
- Hep aynı şeyi mi yaşıyoruz, durmadan aynı şeyi? (Veciz Sözler)
- Hayat ne tuhaf! Bazı çatlakların içine insan davranışları sızıyor ve orada birikiyor. Sonra da kötü kokular yükseliyor hayatın çatlak yerlerinden, zayıf yerlerinden. (Herkes Herkesle Dostmuş Gibi)
- Bir felsefeci ölü bulunduğunda akla gelecek ilk şüpheli elbette kafasındaki fikirlerdi. (Aramızdaki En Kısa Mesafe)
- "Yere çakılana kadar kanatlarımın olduğuna inanacağım." Bu inanç yetiyordu ona. Zaten hayat da yere çakılana kadar yaşanan bir şeydi. (Herkes Herkesle Dostmuş Gibi)
- "Her gün o kadar çok acıya tanık oluyoruz ki, ben de artık asgari ahlak sahibi pek çok insan gibi, mutluluk rolü için dublör kullanıyorum." (Seyrek Yağmur)
- "Yaşlı ve cazibesini yitirmiş bir aktris olmaya karar verdim çünkü neysem o olarak kalamazdım.Kimse olduğu gibi kalamaz. Kendisine azıcık saygı duyan hiç kimse olduğu gibi kalamaz." (Doğum Lekesi Gibi Bir Gülümseme)
- Hangi haberi okuduğumda normal hayatımı sürdürmeyi bırakacağım, diye düşündüm. Hangi haberi? (Bir Süre Yere Paralel Gittikten Sonra)
- Hayatın içinde çok fazla insan, mekan ve zaman var. Bu çokluk "inanması zor" şeyleri de mümkün kılıyor. Düşünün, yerküre 4,6 milyar yıl yaşında. Bu kadar sürede her şey olur! Ama sanatın bu kadar süresi yok. Dolayısıyla hayatın devasa çemberi içinde dışarı taşmadan var olan bir şeyi sanatın "dar" çemberi içine aldığımızda ister istemez çemberi ihlal etme tehlikesiyle karşı karşıya kalırız. Sanattaki bir şeyin inandırıcılığına hayattan kanıt bulmaya çalışmak bence nafile bir çaba. (Kurbağalara İnanıyorum)
- Çünkü zamanla her şeyi sever insan, çünkü bir gün öleceğini anlar. (Herkes Herkesle Dostmuş Gibi)
- ... çünkü hiçbir şey göründüğü, hatta yaşandığı gibi değil! Her şey hatırlandığı gibi. (Aramızdaki En Kısa Mesafe)
- Böyle şeyler heyecanlandırırdı onu, yani mağdur olmak. (Herkes Herkesle Dostmuş Gibi)
- "Yürüdüğüm bu yoldan benden önce sonbahar geçmiş, ardından da hiçbir mevsim gelmemiş." (Hüseyin Kıyar, Yavuz Sarıalioğlu, Barış Bıçakçı)
- "Kısa kollu mutsuzluk elbisesiyle annem, durmadan, kaybeden bir kahraman, bağışlamayan bir tanrı sizinle aramızda." (Şiirler)
- “Güzel bir kitap okumak ve ömrümün geri kalanını o kitabı okuduğum yerde geçirmek istiyorum,“ demişti o. Sonra da bana dönüp sormuştu: “İnsan güzel bir kitap okuduğu yerden nasıl ayrılabilir?“ (Baharda Yine Geliriz)
Yorumlar
0 yorumYorum yazmak için tam sürüme geçin