Kitap Künyesi
Yazar: Necdet Sakaoğlu
Yayın Evi: Oğlak Yayıncılık
İSBN: 9789753297172
Sayfa Sayısı: 574
--reklam--
Bu Mülkün Kadın Sultanları Ne Anlatıyor? Konusu, Ana Fikri, Özeti
Doğu hükümdarlarının, özellikle de Osmanlı padişahlarının özel yaşamları, aileleri merak konusu; bu merakı kamçılayansa gizemli "harem"dir. Saraylar daha çok bu merakla gezilir. Padişahların yaşam öyküleri, harem çeşnisiyle tatlandırıldığı oranda sürükleyicidir. Tarih içerikli romanlara duyulan ilgi de aynı nedene dayanır. Fakat gerçek şu ki, eşlerini, kızlarını, hükümdarların siyasi-askeri içerikli yaşamöykülerinden veya romansı yapıtlardan tanımak mümkün değildir.
Bursa, Edirne, İstanbul saraylarındaki "iç âlemi" bu saraylara imparator, kral, prens, bey saraylarından gelen soylu gelinleri veya köle pazarlarından, akıncı, korsan talanlarından savrulmuş bahtlı bahtsız güzelleri; yani hatunları hasekileri gözdeleri, kadınefendileri ikbâlleri; onlardan doğan, masal perileri padişah kızlarını, zengin içerikli bir kitabın sayfalarında sıralı bulmak, tanımak; bu alandaki bilgi eksikliğimiz ya da öznel yorumlarımız açısından herhalde önemlidir.
Daha önemli olansa saray kadınları hakkında belleklerde yer etmiş hüküm ve kanıların ne ölçüde doğru olduğunu denetleyebilmektir. Kaynaklardan, belgelerden damıtılarak yazılan Bu Mülkün Kadın Sultanları'ndaki 297 padişah eşiyle 267 padişah kızı arasında okuyucuyu şaşırtacak, düşündürecek, acındıracak, sevdirecek onlarca kimlik olması doğaldır.
İki ayrı boyutta, 22 baskı yapan, çok okunan ve beğenilen Bu Mülkün Sultanları: 36 Osmanlı Padişahı'ndaki gerçek yaşam öykülerini bir kez de eşlerinin, kızlarının portreleriyle buluşturmayı üstlenen yazarımız zevkle ilgiyle okunacak, her zaman başvurulacak Bu Mülkün Kadın Sultanları'nı da yıllarca süren çalışması sonunda tamamlamış bulunuyor.
Tanıtım Yazısı'ndan
--reklam--
Bu Mülkün Kadın Sultanları Alıntıları - Sözleri
- Fatih'ten Vahideddin'e kadar otuz padişahın haremlerindekiler -istisnaları olsa da- İslam hukukunun tanımladığı konumda, "canlı mal" türünden kölelerdi. Müslüman ana babadan doğmuş bir kızın köleliği şer'an caiz görülmediğinden de hareme alınan tutsak kızların gayrımüslim ailelere mensup ve sarayda Müslüman olmaları koşuldu. Fakat son dönemde bu kural gözardı edilmiş, Müslüman Çerkes, Abaza ailelerden kızlar alınmıştır.
- Unutulmamalıdır ki, saray haremlerindeki yaşamları yazarak çizerek kurgulayanlar da genellikle erkek beyinleri ve becerileridir. Haremin dışındaki cihan tarihi de baştan başa erkeklerin eseridir. Bundan dolayı, tarihin bütün kahramanlarının künyeleri de daima “baba” adını içeriyor; Örneğin “Ertuğrul oğlu Osman” yeterli bir ön kimlik tanımıdır. “Annesinin adı neden yok?” sorusu zihinlere takılmaz.
- Padişah kızlarına gelince, babaları küçük yaşlarda çoğunca, servet sahibi yaşlı vezirlerle evlendiriyor; Saray-I Hümayun dışında, beylik saray, konak ve yalılarda oturuyorlar; kocaları ölür ya da idam edilirse ikinci, üçüncü eşlerle evleniyorlardı.
- Ertuğrul'un ailesiyle Söğüt kışlağında, Domaniç Yaylasında Türkmen töresince yaşarken konuğu olduğu bir Ahi fakihinin telkiniyle Müslümanlığı kabul ettiği yorumuna açıktır. Eşi Hayma'nın da Ertuğrul’a uyduğu söylenebilir. Her ikisinin Müslüman olduklarına, küçük oğullarına verdikleri "Osman" adı da kanıt gösterilebilir. Ama bu "kiçi oğul"un adının, "Ataman," “Otman" veya “Aytaman" iken bir yakıştırmayla sonradan Osman'a dönüştürüldüğü de başka bir savdır. Nitekim, Bizanslı tarihçi Nicephorus Gregoras, "Roma ordularının bu mıntıkadan çekilmesinden sonra, denize kadar olan bütün topraklar Türk satrapların hegemonyasına geçti. Olympos civarını ve bütün Bithynia'yı Atman adında biri ele geçirdi," diyor. Dahası, II. Murad'a kadar ilk Osmanoğullarının "Atmani" olarak anıldıklarını açıklıyor. Kimi sikke, tuğra ve kitabelerdeki tartışmalı "Osman" okunuşları dikkate alınmazsa, karşımıza henüz saf Türkmen yapısını koruyan bir aile çıkıyor.
- Hürrem'in, Süleyman'la bir yastığa baş koyduğu yaklaşık kırk yılın ilk on yılını cariye-hasekilikle geçirdikten sonra, 1530'dan ölümüne değin 28 yıl boyunca resmen "haseki sultan" (hür nikâhlı eş) unvanını taşıyarak Muhteşem Süleyman'a kraliçelik ettiği anlaşılıyor. Padişahtan bu onurlandırıcı kimliği elde ettikten bir yıl sonra, 1531'de, özgürlüğünün ve nikâhının armağanı olarak sonuncu çocuğu Cihangir'i doğurdu. Bu şehzâde, "hür ve nikahlı anneden" doğmuş olmakla ağabeylerine bir fark atmış görünse de, fiziksel özürlü -kambur- ve hassastı. Çocukluğunu sarayda annesi Hürrem ve ablası Mihrümâh ile geçirirken belagat (retorik), din, tarih, sanat eğitimi almıştı.
- İstanbul'da tahta çıkan padişahların ilki olan II. Bayezid, babası Fatih'in “Eski" ve "Yeni" saraylarına eklentiler; Galata'da "gılmanân" (içoğlanları) için üçüncü bir saray yaptırdığı gibi Harem-i Padişahi örgütlerini genişletti. Sekizinin adları bilinen cariye eşleri, 7 oğlu, 17 kızı; bunlardan evlenenlerin eşleri ve çocuklarıyla mevcudu yüzü aşan kalabalık bir aileyi temsil etti. Sancakbeyliklerinde görevlendirdiği yetişkin oğullarının; vezirler ve Türk beyleriyle evlendirdiği kızlarının neden olduğu ailevi, siyasi sorunlar yaşadı ve oğlu Selim tarafından tahttan indirildi. Babası II. Mehmed'in eşlerinden söz açmayan Bostanzâde Yahya Efendi, Tarih-i Saf’ta, "Bayezid'in nikâhlı hatunu, Türkmen Beylerinden Emir Alâüddevle'nin kızı Ayşe Hatun olup denizlerin karaların kahramanı, Arap ve Rum ülkelerinin sahibi, sultanların en değerlisi Sultan Selim Han, bu hatunun oğludur. Sultan Bayezid, Ayşe Hatun öldükten sonra odalıklarla düşüp kalkmıştır," diyor. II. Bayezid'in haremi ünsüz hatunlar ve cariyeler dünyasıdır. Eşleri arasında nikâhlı hatun konumundaki ikisi, birer Türkmen soylusudur. O da babası Fatih gibi, bir Dulkadirli kızı (Alâüddevle Bozkurt kızı Ayşe) ile Karamanoğullarından (Nasuh Bey'in kızı Hüsnüşah) bir hatun almıştır. Bayezid'in, Türkmen hanedanlarından kızlar alması kuşkusuz, önceki padişahların evlenişlerindeki gibi siyasi amaçlara dayanıyordu.
- Haremde haseki, yani padişah eşi olacaklar, daha çocukken yazgı sürprizleriyle gizemli-maceralı bir yaşam evresine giriyor, yurtlarını, ailelerini, asıl kimliklerini yitiriyor; ancak güzellikleri, zekâ pırıltıları, şansları elverirse saray hareminde, acemilik aşamasında büründükleri yeni ad ve kimlikleriyle cariyelik terbiyesinden geçiyorlardı. Aralarından en güzelleri, padişaha sunulabilir kızlara katılıyor; bunlardan Harem adetlerine göre "nâil-i istifraş" (padişahla yatma) şansını yakalayan "gözde" oluyordu.
- Osmanoğullarının atası Kara Osman'ı doğurup emziren, beşiğin sallayan, Ertuğrul Bey'in eşi yörük kadını kimdi? Ataerkil alışkanlıklarımız bu soruyu aklımıza getirmiyor; tarihler de yazmamış. Kuşkusuz Osman Bey'in bir annesi vardı. Ertuğrul Bey, hanedan atası Kara Osman'ı doğuran bu Türkmen kızıyla töre uyarınca toylar-düğünler yapılarak gerdek çadırına girmişti. Ne yazık ki, Hayma Hatun'un kimliği konusunda tarihlere geçmiş yazılı bilgi yoktur. Ne peygamberin yaşamını anlattığı manzum öyküsüne “Âmine Hatun çün Muhammed ânesi" dizesiyle başlayan Bursalı Süleyman Çelebi, ne 14. ve 15. yzyılların öteki ozanları yazarları; Ertuğrul'un eşi -Osman'ın anası- için ya bir dizecik, ya bir tümcecik yazmamışlar.
- Mahpeyker Validenin, camide cülûsa karşı çıkarak devlet geleneğinden ödün vermeyişi; ulemayı, padişahı uyarmadıkları için eleştirmesi; cülûs için gelenlerle dehliz kapusu önünde tartışması, valide sultanla yapılan bir "ayak divanı" idi. Abdülaziz Efendi, Hanefi Efendi gibi dönemin önde gelen din bilginlerine düşüncelerini açıklaması, yönelttiği sorular; ikna olunca da soğukkanlılıkla oğlunun tahttan indirilip yedi yaşındaki torununun tahta oturtulmasını kabul edişi ve bu değişikliğin sorumluluğunu üstlenmesi, onun kritik bir dönemde üstlendiği sorumluluğun kanıtlarıdır.(…) Kösem, valide sultanlığı gelini Hatice Turhan’a bırakmayarak Valide-i Muazzama sanıyla üçüncü kez saltanat naibesi oldu. Bunun Osmanlı tarihinde bir örneği yoktur. İzleyen günlerde, Haremde hapsedilen İbrahim'i, içoğlanlarının tekrar tahta oturtmak için eyleme geçecekleri duyumu üzerine, bunun kendi sonu olacağını hesaplayarak oğlunun kapatıldığı iç köşkün kapı ve pencerelerini ördürttü. 18 Ağustosta da ulemanın fetvasıyla boğdurulmasına ses çıkarmadı.
- O yılların yabancı bir tanığı Busbecq şunları yazmış: "Türkler arasında umumi surette dolaşan bir iaya göre Süleyman kısmen karısı Roxolana’nın büyüsü yüzünden -Çünkü o hemen hemen bir sihirbaz kadın gibi telakki ediliyordu- oğlu Mustafa'dan o kadar soğumuştu ki onu öldürmek için akıl danışmaya başlamıştı. Bir rivayete göre Mustafa, Rüstem'in ve üvey annesinin kendi aleyhindeki tasavvurlarını sezmiş ve canını kurtarmak için babasını tutuklayarak cebren imparatorluğu ele geçirmek istemiştir." Sahayifü'l-ahbâr'da ise bu konuya şöyle değiniliyor: “Hâtır-i hümayun (padişahın gönlü) şehzâde Mustafa tarafına mâil olup kendüyü veliahd etmeğe azm etmişler idi. Lâkin şehzâde Sultan Bayezid'in li-ebeveyn (ana baba bir) hemşiresi olan Mihrümâh Sultan Rüstem Paşa'nın zevcesi idi. Validesiyle (Hürrem), Sultan Bayezid'e veliahdlık tahsili daiyesine düştüler. Bu maddede Rüstem Paşa'yı hevadâr edüp ânın sâ'y ü nifakı ile maslahat tamam oldu." Bu da sonraki bir tarihçinin yorumudur. Bu açıklamalar doğru kabul edilirse asıl tahrikçinin Mihrümâh, teşvikçisinin annesi Hürrem, planı kuran ve yürütenin de Rüstem Paşa olduğu ortaya çıkıyor.
- Ona, Harem âdetlerince verilen Farsça "Hürrem" adının anlamı "sevinçli, şen, mutlu"dur. Bu adı tarihçiler, güleç ve şen oluşuna yakıştırırlar. Venedik Balyosu (elçi) Pietro Bragadino, Hürrem'in güzel değilse de şirin ve genç olduğunu vurgulamaktadır. Topkapı Sarayında ve yabancı memleketlerdeki müzelerde bulunan portreleri de çok güzelmiş dedirtmiyor. Hatta “güzel değildi" diyenler de vardır. Bu resimlerde o, kalkık zarif burunlu, beyaz tenli, sıcak ve anlamlı bakışlı, giyim kuşamı özenli, gerçek bir kraliçeye yaraşır bir betim yansıtıyor. Ulahça, Rusça bildiği, mektuplarından Saray Türkçesini ve Divan edebiyatını öğrendiği, şiirler yazdığı, ürettiklerinden de kumaş, giysi, desen, moda uzmanı olduğu kanıtlanıyor.
- Yıldırım Bayezid'in annesi hakkında bilgilerin kaynaklarda yer almayışı nedendir? Ailesi, din değiştirip değiştirmediği, Murad Bey'le evlendiği ve öldüğü tarihler bilinmiyor. Bursa'daki türbeyle ilgisi de kuşkulu; dayanaksız savlarla annesi Gülçiçek değil, Tamara idi diyenlere karşı çıkmak da anlamsızdır.
- Uzunçarşılı'nın, Orhan Bey vakfiyesi dediği temliknâmenin, sonradan düzenlenmiş bir suret olabileceği konusunda, Prof. H. Scheel ile P. Wittek kuşku belirtmişlerdir. Nitekim, Orhan Bey'in işbu Hicri 724 tarihli temliknâmesinden ayrıca, Bursa'daki imareti için düzenlenen Hicri 761 (M 1360) tarihli vakfiye de yüzyıl sonra değiştirilmiştir. Hüseyin Hüsameddin, aslı günümüze ulaşmayan Orhan Bey'in bu ikinci vakfiyesini yayımladığı makalesinde, "Molla Fenarî merhum, sahid imzalarını atmasa idi bu vakfiyenin tarihi kıymeti daha ziyade yükselirdi. Çünkü 761 senesi ricâlini tamamiyle bildirecek elde bir vesikamız olmadığı cihetle bu zamanlara ait tarihimizin pek mühim kısımları meçhuliyet perdesiyle örtülü bir haldedir," demektedir ki, bu vakfiyede Osman Bey'in "Sultan Osman" sanıyla anılması da vakfiyede, imzaların çıkartılmasından daha başka değişiklikler yapıldığını düşündürmektedir.
- Kimi Sırbistan, Makedonya tarihçileri, “Sultan Murad'ın karısı, Sultan Mehmed'in üvey annesi olan Mara adlı hanımefendinin, geçimi için Sultan Mehmed'in, Serez yakınlarında, Ezova ile komşu bölgeleri de içine alan geniş toprakları bağışlaması sayesinde ömrünün sonuna kadar bir prenses otoritesine sahip olarak yaşadığını" doğrular. Şimdilerde, Jezevo’ya (Ezova) bağlı Nigrita kasabasındaki ortaçağ surlarının harap bir kulesi, meraklılara "Mara Hatun Kulesi" olarak tanıtılıyor. Bu yakıştırma, onu, tarihi bir kalıntıda simgeleştirme arzusundan doğmuş olmalıdır. II. Murad'ın Orhan adlı veya adı saptanamayan bir şehzâdesinin Mara'dan doğduğu; bu şehzâdenin Hıristiyan olup Papa Calixtus tarafından vaftiz edildiği, Calixtus Ottomanus adını aldığı, Avrupa'da yaygın bir söylencedir.
- Kahire'deki Çiçek Hatun, oğlunun Rodos'tan İtalya'ya oradan Fransa'ya geçiş dönüşlerle on üç yıl süren yarı tutsak yarı rehine yaşamından mektuplaşarak haberdar olmaya çalıştı. Diğer yandan, Rodos Şövalyelerinin üstad-ı azamı d'Aubusson, Cem Sultan tarafından yazılmış süsü verilen sahte mektuplarla adamlar gönderip oğlunu kurtaracağını vaat ederek Çiçek Hatun'dan ve Mısır Sultanından paralar sızdırmaktaydı: "Bu tarafda Rodos Beği Mısır'da sultana ve (Cem'in) validesine ademlerle haberler gönderüb bir mıkdar meblâğlarını çekmek, içün eydürmüş ki Cem Sultan'ı size göndereyim ammâ gemiler yapdurmağa ve sâ'ir ceng âletine harc verün deyü bir yarar Frengi rehin koyub nâziklik ile yigirmi bin altunlarını almış. Sabıka (Cem) orada iken nişancısına verüb niçe mektublar nişanladub hıfz etmişler imiş." Vâkıâť'taki bu satırlardan, oğlunun serbest bırakılacağı ve Mısır'a döneceği sözlerine kanan Çiçek Hatun'un elinde avcunda ne varsa Rodos Şövalyelerine gönderdiği anlaşılmaktadır. 1483'te Cem'in öldüğüne dair asılsız bir haber, İstanbul'da II. Bayezid'e ulaştırıldığı gibi, Mısır'da da yayılınca bundan, en çok Çiçek Hatun etkilenmiş. Doğruluğunu öğrenmek için 1484'te güvendiği birini göndermişse de, bu giden Cem Sultan'la görüştürülmemiştir.
--reklam--
Bu Mülkün Kadın Sultanları İncelemesi - Şahsi Yorumlar
Osmanlı padişahlarının çoğunu tanıyoruz, peki bu padişahların diğer aile bireylerini haremini tanıyor muyuz? İşte bu kitap padişah eşleri, gözdeleri ve padişahların kızları hakkında bilgiler içermekte. (Samed Zengin)
--reklam--
Bu Mülkün Kadın Sultanları PDF indirme linki var mı?
--reklam--
Necdet Sakaoğlu - Bu Mülkün Kadın Sultanları kitabı için internette en çok yapılan aramalardan birisi de Bu Mülkün Kadın Sultanları PDF linkidir. İnternette ücretli olarak satılan çoğu kitabın PDFleri bulunmaktadır. Ancak bu PDF'leri yasal olmayan yollarla indirmek ve kullanmak hem yasalara hem de ahlaka aykırıdır. Yayın evlerinin sitesinden PDF satılıyorsa indirebilirsiniz.
Kitabın Yazarı Necdet Sakaoğlu Kimdir?
Divriği Atatürk İlkokulu'nu (1951), Nuri Demirağ ortaokulu (1954), İttihatçı Sivas valisi Muammer Bey'in yaptırdığı şatovari bir öğretmen okulunu (1957) ve en son olarak da, İstanbul Çapa'daki kitabesinde adı "Dârül-Muallimat-ı Aliye" olan Eğitim Enstitüsü'nü bitirmiştir.
Tarih, folklor ve edebiyat alanlarında araştırmaları vardır.
--reklam--
Necdet Sakaoğlu Kitapları - Eserleri
- Bu Mülkün Sultanları
- Bu Mülkün Kadın Sultanları
- Duru Tarih
- Türkiye Eğitim Tarihi
- Süleyman Hurrem ve Diğerleri
- Osmanlıdan Günümüze Eğitim Tarihi
- Türk Anadolu'da: Mengücekoğulları
- Avrupalılaşmanın Yol Haritası ve Sultan Abdülmecid
- Cumhuriyet Dönemi Eğitim Tarihi
- İffet-Saray-ı Şahane
- 8500 Yıllık Tarih İstanbul Dünyanın En Eski Şehri
- Atatürk ve İstanbul
- Tanzimat'tan Cumhuriyet'e Tarih Sözlüğü
- Osmanlı Tarihi Sözlüğü
- 20. Yüzyıl Başında Osmanlı Kentleri
- Köse Paşa Hanedanı
- Saadetim Yıldızı Sultanım
--reklam--
Necdet Sakaoğlu Alıntıları - Sözleri
- Eski gümüş para. 17. yy sonunda para birimi "kuruş" olunca, bunun 1/40’ı sayılan "para"nın 1/3’ü değerindeki birime de akça denmiştir. Tanzimat’ı izleyen yıllarda ise piyasada akça diye bir para mevcut değilken, "para" anlamında "akça" deyimi kullanılıyordu. Örneğin "akça farkı" bir bütçe deyimiydi ve gelir gider açığını ifade ediyordu (Tanzimat'tan Cumhuriyet'e Tarih Sözlüğü)
- Gülhane Hatt-ı Hümayunu’nun getirdiği yeni esaslara uyacağına ilişkin Sultan Abdülmecid’in, Topkapı Sarayı Hırka-i Saadet Dairesi’nde ulemâ ve vükelâ önünde ettiği yemin. (Tanzimat'tan Cumhuriyet'e Tarih Sözlüğü)
- 1920 Nisanında Maarif Nazırı olan Rumbeyoğlu Fahreddin, okul kitaplarına, İkinci Meşrutiyet'in Türkçülük akımıyla giren "Türk" sözcüğünü çıkarttırdı! Bununla birlikte İstanbul'da ve işgal bölgelerinde öğretmenlerin çoğunluğu, Türk'ü ve Türklüğü işlemekten çekinmediler. 6 Mayıs 1920'de TBMM'nde Maarif Vekilliğine seçilen Rıza Nur, üç gün sonra okunacak Hükümet programına eğitimle ilgili konuları da katabilmek için, Ankara Maarif Müdürlüğünden çağırdığı bir tek kâtiple çalışarak yeni halk hükümetinin eğitim stratejisini belirledi: - Dinî ve millî eğitim, - Hayatî, işe dönük, üretkenliği aşılayan eğitim, - Millî yapıya, coğrafyaya, kültüre, geleneklere uygun ders kitapları, - Çağdaş ve bilimsel olanaklara sahip okul, - Sözlük, tarihsel, toplumsal, edebî eserler yazdırılması, bunlarla ulusal duyguların geliştirilmesi, Doğu'nun ve Batı’nın bilim-fen kaynaklarının Türkçe'ye çevrilmesi, - Elde bulunan okulları en iyi biçimde, dikkatle ve özel çabalarla yönetmek... Rıza Nur imzasıyla 10 Mayıs 1920'de yayınlanan ilk genelgede ise öğretmenlere şöyle denmekteydi: "Batı’nın köle etmeyi amaçlayan emperyalist saldırısına uğrayan ulusumuz bir buhran yaşıyor. Dinimiz ve ulusumuz tehdit altındadır. Eğitim ve öğretim görevlileri olan siz aydınlar, ulusumuzu uyarmakla yükümlüsünüz..." (Cumhuriyet Dönemi Eğitim Tarihi)
- Osmanlı Devleti’nin rakı satışı için koyduğu vergi. (Tanzimat'tan Cumhuriyet'e Tarih Sözlüğü)
- Anlaşılır, arı dil. III. Selim’in başlattığı Osmanlıca’nın Türkçeleştirilmesi süreci, II. Mahmud ve Tanzimat dönemlerinde hızlandı. Bir kısım Tanzimat yazarları, arı dil anlamında bu deyimi kullandılar. (Tanzimat'tan Cumhuriyet'e Tarih Sözlüğü)
- ''Anlayışlı olan anlar, bilgili olan bilir, bilen ve anlayan her vakit dileğine ulaşır.'' (Türkiye Eğitim Tarihi)
- Okuması-yazması olmayan Mustafa Naili Paşa, üç kez sadrazamlık yapmıştır. (Avrupalılaşmanın Yol Haritası ve Sultan Abdülmecid)
- Mahpeyker Validenin, camide cülûsa karşı çıkarak devlet geleneğinden ödün vermeyişi; ulemayı, padişahı uyarmadıkları için eleştirmesi; cülûs için gelenlerle dehliz kapusu önünde tartışması, valide sultanla yapılan bir "ayak divanı" idi. Abdülaziz Efendi, Hanefi Efendi gibi dönemin önde gelen din bilginlerine düşüncelerini açıklaması, yönelttiği sorular; ikna olunca da soğukkanlılıkla oğlunun tahttan indirilip yedi yaşındaki torununun tahta oturtulmasını kabul edişi ve bu değişikliğin sorumluluğunu üstlenmesi, onun kritik bir dönemde üstlendiği sorumluluğun kanıtlarıdır.(…) Kösem, valide sultanlığı gelini Hatice Turhan’a bırakmayarak Valide-i Muazzama sanıyla üçüncü kez saltanat naibesi oldu. Bunun Osmanlı tarihinde bir örneği yoktur. İzleyen günlerde, Haremde hapsedilen İbrahim'i, içoğlanlarının tekrar tahta oturtmak için eyleme geçecekleri duyumu üzerine, bunun kendi sonu olacağını hesaplayarak oğlunun kapatıldığı iç köşkün kapı ve pencerelerini ördürttü. 18 Ağustosta da ulemanın fetvasıyla boğdurulmasına ses çıkarmadı. (Bu Mülkün Kadın Sultanları)
- Eğitim; 1950'ye değin, ilköğretim ve okuma-yazma ağırlıklı, halkın gönenmesine dönüktü. Oysa 1950-1960 arasında kalitesiz orta öğretime, 1960'tan sonra da yüksek öğrenime yönelinmiştir. Bir başka, açıdan bakılınca ilk dönemde, eğitimin tabana yayılması ve laiklik; Hasan Ali Yücel döneminde (1938-1946) işe dönük eğitim, yeni hayat-yeni insan; çok partili yaşama geçilince de odunculuk ve prensipsizlik politikaları yakalanmaktadır. 1970'ten sonra ise, genç nüfus patlaması ve çok yönlü çalkantılar sonucu, kontrol ve disiplin mekanizmalarının zayıfladığı görülebiliyor. ... (Cumhuriyet Dönemi Eğitim Tarihi)
- Çok basit bir formda (Orhan bin Osman?) adına tuğra çekilen ilk Osmanlı beyi, Orhan Beydir. (Bu Mülkün Sultanları)
- Harf Devrimi ile kitle eğitiminin temellerini atan odur. İlk Maarif Vekillerinden Hamdullah Suphi (Tanrıöver), Dağ Yolu'ndaki bir söylevinde “Mektep bir iş evidir, esnaf ocağıdır. Bir ihtiyaçtan doğar... Çocuklarımızı neşesizliğe, cesaretsizliğe ve hayatta ricacı bir vaziyete düşüren bugünkü ölgün ve uhrevî terbiyemiz yerine, hayata bağlı, elinde sanatı olan işçi nesli yetiştirecek amelî (uygulamalı) terbiyeyi koymalıyız!" diyordu. (Cumhuriyet Dönemi Eğitim Tarihi)
- Yıldırım Bayezid'in annesi hakkında bilgilerin kaynaklarda yer almayışı nedendir? Ailesi, din değiştirip değiştirmediği, Murad Bey'le evlendiği ve öldüğü tarihler bilinmiyor. Bursa'daki türbeyle ilgisi de kuşkulu; dayanaksız savlarla annesi Gülçiçek değil, Tamara idi diyenlere karşı çıkmak da anlamsızdır. (Bu Mülkün Kadın Sultanları)
- III. Mehmed'in saraydaki ilk gecesinde şehzadeler, kimi anasının, dadısının kucağından alınarak kimi kıskıvrak yakalanarak dairelerden toplatıldı. Bir şehzadenin, gelen dilsizlere önündeki kestane tabağını gösterip, "Bari kestanelerimi yiyeyim!" dediği rivâyet edilir. (Bu Mülkün Sultanları)
- Fatih'ten Vahideddin'e kadar otuz padişahın haremlerindekiler -istisnaları olsa da- İslam hukukunun tanımladığı konumda, "canlı mal" türünden kölelerdi. Müslüman ana babadan doğmuş bir kızın köleliği şer'an caiz görülmediğinden de hareme alınan tutsak kızların gayrımüslim ailelere mensup ve sarayda Müslüman olmaları koşuldu. Fakat son dönemde bu kural gözardı edilmiş, Müslüman Çerkes, Abaza ailelerden kızlar alınmıştır. (Bu Mülkün Kadın Sultanları)
- İnsanları alışkanlıklarından koparmak kolay iş değildir. Onlardan bunu istemek yersizdir. Bırakın insanlar dilediği gibi yaşasınlar... (Türkiye Eğitim Tarihi)
- içeride padişahla nasıl yaşadıklarını dışarıya sızdırmama konusunda da başarılı oldular. (Bu Mülkün Sultanları)
- Abdülmecit'in aile yaşamında dikkati çeken bir başka özellik, ölüm döşeğinde iken "Beni kadınlarım bitirdi" dediğine göre, mutluluğu yakalayamamış olmasıdır. (Avrupalılaşmanın Yol Haritası ve Sultan Abdülmecid)
- Eski Türklerin eğitim gelenekleri Uygurların dağılışından ve 10. yüzyılda da Müslümanlığın Türk boyları arasında yayılmasından sonra; töreyi giderek ikinci plana iten, ulusçu eğitim yerine din eğitimini öne çıkartan bir sürece girilmiştir. (Türkiye Eğitim Tarihi)
- 1926'da yürürlüğe konan İlköğretim Programı'nın, 5 yıllık ilkokullarda uygulanması, millî bir eğitimle, genel bilgilerin çocuklara kazandırılması en önemli hedefken bunun her çevrede gerçekleştirilememesi, yukarıdaki sebeplerin yanı sıra, münakaşası 1910lardan beri süregelen, Arap Elifbası ile okuma-yazma öğretiminin güçlüğüyle de doğrudan ilgilidir. (Cumhuriyet Dönemi Eğitim Tarihi)
- Anlaşılır, arı dil. III. Selim’in başlattığı Osmanlıca’nın Türkçeleştirilmesi süreci, II. Mahmud ve Tanzimat dönemlerinde hızlandı. Bir kısım Tanzimat yazarları, arı dil anlamında bu deyimi kullandılar. (Tanzimat'tan Cumhuriyet'e Tarih Sözlüğü)
Yorumlar
0 yorumYorum yazmak için tam sürüme geçin