Kitap Künyesi
Yazar: Mehmet Azimli
Yayın Evi: Çizgi Kitabevi Yayınları
İSBN: 9786055999759
Sayfa Sayısı: 180
--reklam--
Halifelik Tarihine Giriş Ne Anlatıyor? Konusu, Ana Fikri, Özeti
Bu çalışma, modern dünyada oldukça tartışılan İslam siyaset düşüncesinin odağını oluşturan hilafet kurumu konusunda asırlardır sürmekte olan tartışmalara bir katkı amacını taşımaktadır. Müslümanların siyasi tarihi gözden geçirilirse, tarihi süreçte en çok tartışma konusu olan problemlerinin "halifelik sorunu" olduğu görülecektir.
--reklam--
Halifelik Tarihine Giriş Alıntıları - Sözleri
- Hz. Ebubekir'in "Halifetullah" sıfatını reddetmesi, halifelerin bu sıfatı kullanarak, kendi icraatlarını halka dayatmada bulunacağı endişesinden dolayı olabilir. İslâmî konularda hassasiyetiyle ünlü Emevî halifesi Ömer b. Abdülaziz de, bu sıfatı kullanmayı reddetmiştir.
- Hilafetin saltanata dönüşümünü Mısırlı siyaset bilimci Ziyauddin Rayyıs şöyle özetler: "Parlak ve ideal üstü dönemler çok kısa ömürlüdür. Eylem ve çağrı doruğa ulaşınca aynı hızın korunması zorlaşır. Bu yüzden kimi tutumlar tümüyle bırakılır ve değişime uğrar, toplumun ulaştığı ahlâk seviyesini sürdürülebilmesi hem toplumdaki şartlara hem de öndere bağlıdır. Önderdeki ufacık zaaflar önü alınmaz sorunlar çıkarır...
- Hz. Ali ümmetin büyük bir çoğunluğu tarafından halife olarak kabul edilmiştir Onun halifeliğini sadece Muaviye'nin sözlerine inanan Şam halkı kabul etmemiştir.
- ...maalesef Şia'yı Hz. Ali'nin Hz. Peygamber tarafından veliaht tayin edildiğini iddia ettiği için "imameti nassa dayandırıyor" diye eleştiren Ehl-i Sünnet'in bir kısım da, aktardığımız ayet ve hadislerle, Hz Ebubekir'in halifeliğini nassa dayandırmaya çalışmıştır. Halbuki Hz. Ebubekir tayin edilmemiş, seçilmiştir. Bu noktada nass yoluyla halife ve imam tayini konusunda Sünnî siyaset teorisi, Şii siyasi teoriye oldukça yaklaşmıştır."
- Hz. Peygamber, bir devlet başkanı olarak: "Yollan yedi zira(arşın) yapınız" demiştir.' Bu onun o zamanki şartlar içinde bir devlet başkanı olarak tecrübesidir; fakat onun bu uygulamasını, her zaman uygulanması gerekli bir uygulama olarak algılamak mümkün değildir. Çünkü sonraki yıllarda şartlar değişebilir ve aynı ölçüler uygulanamayabilir. Sahabe de Hz. Peygamber'in uygulamalarını da nihaî hükümler olarak algılamamıştır. Hz. Peygamber bir devlet adamı olarak içki içene kırk değnek cezası uygularken, bu uygulama Hz. Ömer tarafından bağlayıcı bir hüküm olarak algılanmamış, o inisiyatifini kullanarak içki içene seksen değnek ceza uygulanmıştır. Hatta bazı halifeler Hz. Peygamber'in hakkında nass olan konulardaki bazı uygulamalarını bile daha sonraki dönemlerde şartların değişmesi neticesinde uygulamamışlardır. Mesela, Hz. Peygamber, Müellefe-i Kulub'e zekat verdiği halde, Hz. Ömer şartlar değişti diye vermemiştir. Konunun daha iyi anlaşılabilmesi için konumuzla da ilgili başka bir örnek ventıek istiyoruz. Hz. Peygamber'in yerine halife olarak kimseyi bırakmaması, ilk iki halife tarafından örnek alınmamıştır. Onlar Hz. Peygamber'in bir devlet başkanı olarak yaptığı bu uygulamayı bağlayıcı olarak görmemişler ve zamanlarına göre farklı uygulamalara gitmişlerdir.
- “Kuvvetli haksız olduğu sürece benim yanımda en zayıftır. Zayıf da haklı olduğu sürece benim yanımda en güçlüdür.” Hz. Ebubekir
- İslâm tarihinde ortaya çıkan bir çok mezhep, halîfelik meselesi üzerinde yapılan münakaşalardan doğmuş, bu siyasî ve dînî gruplar hilafeti ele geçirmeye çalışmıştır.
- ...bir çok siyasî-itikâdî mezhebin ilk varoluş sebebi, hilâfet meselesidir. Bu da siyasi istikrarsızlık doğurmuştur.
- ...biz bu araştırmamızda öncelikle halifelik etrafında oluşan teorik birikimi aktardıktan sonra halifeliğin ilk bir buçuk asırlık serüvenini siyasi açıdan ortaya koymaya çalışacağız.
- Kur'an'da "halife" iki, "halâif dört, "hulefâ" da üç yerde geçmektedir''' ve bu ayetlerde halife kelimesi insandan önce yaşayan: "Melek veya meleklerin dışındaki varlıkların yerine geçen" manasında veya: "Daha önce yaşayan insan nesilleri" anlamında kullanılmıştır.
- Hz. Ebubekir, halife seçildikten sonra bazı sahabeler, ona hitaben "'Halifetullah-Allah'ın halifesi-" şeklinde bir hitapta bulununca, o bu sıfatı kabul etmeyerek; "Ben Allah'ın değil, Peygamberin halifesiyim." demiş ve kendisine: "Halifet-ü Rasulillah-Allah Resulü'nün Halifesi-" denilmesini istemiştir.
- İlk Dört Halife döneminden sonra Emevîlerin ''Halifetullah" lakabını almaları üzerine' Müslümanları yöneten şahsa "Allah'ın halifesi" denilip denilemeyeceği konusunda bir tartışma oluştu.
- Ancak, Emevî ve Abbasî halifeleri, yaptıkları zulümlerini perdelemek için "Emirü'l-Müminin" unvanını terk ederek, ''Allah'ın Halifesi" unvanını kullanmıştır.
- Hz. Ebubekir'in kullandığı "Halifet-ü Rasûlillah" ve Hz. Ömer'in kullanmaya başlattığı "Emirü'l-Müminin" sıfatı yerine, kendini dinin koruyucusu olarak gören halifeler, "Halifetullah" veya benzer anlamdaki "Zillullahifı'l-Arz" ve "Sultânullahifi Arzihî" gibi sıfatları kullanmıştır.'" Saltanat döneminin başlamasıyla, bu tabir kullanılarak sultanlara bir tür kutsallık kazandırılıyor, sultanların yaptıkları her icraat, Allah adına sayılmaya başlanıyor ve dolayısıyla sultanlar eleştirilemiyordu.
- Bir şeyi Allah için yapmak ayrı, Allah adına yapmak ise ayrı bir şeydir.
--reklam--
Halifelik Tarihine Giriş İncelemesi - Şahsi Yorumlar
Bu çalışma, modern dünyada oldukça tartışılan İslam siyaset düşüncesinin odağını oluşturan hilafet kurumu konusunda asırlardır sürmekte olan tartışmalara bir katkı amacını taşımaktadır. Keyifli okumalar (Emin)
Inceleme değil kitabın kısa özetidir.: Müslümanların siyasi tarihi gözden geçirildiğinde, tarihi süreçte en çok tartışma konusu olan problemlerin ve birçok siyasî-itikâdî mezhebin ilk varoluş sebebinin “Halifelik Sorunu” olduğu görülecektir. Halifelik konusunda birçok dini-siyasi tartışma yapılmış, kanlar dökülmüş ve mezhepsel ayrılıklar meydana gelmiştir. Hilafet meselesinden dolayı ana bünyeden en büyük ayrılışı gerçekleştiren ise Şia olmuş ve hilafetin kimde olup olmayacağı tartışması yüzünden faklı bir yapılanma içine girmiştir. Yazar kitabın önsözünde; eğer hilafet kurumu, tarihi süreçte problemsiz bir şekilde yerini alabilseydi, İslam fetihleri daha geniş alanlara yayılabilir, İslam Medeniyeti ve Kurumları daha net bir şekilde kendini ortaya koyabilirdi diyerek, hiçbir devletin engelleyemediği yeni dinin fetihlerini, hilafet kavgalarının engellediğini belirtmiştir. Bununla birlikte, Hz. Peygamber’den sonra ashabın karşı karşıya kaldığı ilk önemli problemin ve daha sonraki asırlarda da Müslümanlar arasında en büyük ihtilafın hilafet sorunundan kaynaklandığını vurgulamıştır. Hocamızın bu çalışması 1999 yılında doktora çalışması olarak “Halifeliğin Kurumsallaşması” adı ile hazırlanmış, daha sonra da şekilsel olarak yapılan bazı düzenlemelerle “Halifelik Tarihine Giriş” adıyla yayınlanmıştır. Daha sonra Çizgi Kitabevi Yayınlarından üç baskı daha yapan eser; 3 bölümden oluşmaktadır. Eserin Giriş Bölümünde ‘Hilafetin Anlam Çerçevesi’ üzerinde durularak Hilafetin sözlük, Terim anlamı verilerek Halifeler için kullanılan sıfatlar ele alınmıştır. Yazar, İlk dört halife döneminden sonra Emevilerin ‘Halifetullah’ sıfatını kullanmaları üzerine tartışmalar olduğunu, Emevi ve Abbasi halifelerinin, Raşid halifelerin aksine, yaptıkları zulümleri örtmek için ‘Emirü’l-Müminin’ sıfatını terk ederek Allah’ın Halifesi, Zillullahi fi’l-Arz ve Sultanullahi fi Arzihiunvanlarını kullandıklarını belirtmektedir. I. Bölümde “HİLAFET KURUMUNUN TEORİK TEMELLERİ” başlığı altında; Hz. Peygamber’den (s) sonra Müslümanların yüz yüze geldikleri ilk problemin yönetim meselesi olduğu ve bu noktada İslam tarihinde bu kadar önem arz eden Hilafet kurumunun gerekli olup olmadığı konusundaki görüşlere ve İslam’daki yerine değinilmiştir. Yazar, Hilafetin gerekliliği konusundaki tartışmaların en yoğun yaşandığı dönemin XX. Yüzyıl olduğunu ve Hilafet konusundaki tartışmaların en büyüğünü çağdaş yazarlardan Mısırlı Ali Abdurrazık’ın başlattığını belirterek, Abdurrazık’ın; Halifeliğin İslam ile alakasının olmadığını, Kur’an’da hilafetin söz konusu edilmediğini, bu kurum yüzünden Müslümanların başına hep felaketlerin geldiğini ve tarihte halifelik denilince akla hep kan geldiğini ifadeettiğini aktarmaktadır. Ayrıca Cumhuriyet döneminde de Seyit Beyin; Kur’an’da hilafet kurumundan bahsedilmediğini, hilafetin dört halife dönemine mahsus olduğunu, daha sonraki dönemlerde böyle bir kurumun olamayacağını ifade ettiği belirtmektedir. Bu bölümde birçok değerlendirme ile birlikte yazar özetle şunu belirtmektedir: Kur’an belli bir yönetim biçimi ve devlet yapısını öngörmemiş bu konuda ayrıntılı, kesin kurallar koymamıştır. Kur’an’da sadece devlet yapısının ana hatlarına ve temel ilkelerine bazı işaretlerde bulunulmuştur. Hadislerde de bu konuda kesin ve bağlayıcı denebilecek hükümler bulmak mümkün değildir. Bu işin kesin kurallarla tespit edilmemiş olması bu konunun, dönemin insanlarına bırakıldığının en açık göstergesidir. Seyit Bey’in de yerinde bir ifadesi ile “Hilafet doğrudan doğruya milletin işi olup zamanın icâbâtına bağlıdır”. Hilafet ve Dînî Temsil İlişkisi; Halifeliğin dini bir otorite olup olmadığı konusu önem arz eden bir konudur. Çünkü özellikle halifeliğin kaldırılmasıyla birlikte en çok gündeme gelen sorulardan biri olmuştur. Halifenin dini bir yönü ve bağlayıcılığının olmadığını savunan görüşlerin önemli temsilcileri; Ali Abdurrazık, Taha Hüseyin, Halid Muhammed Halid gibi bilginlerdir. Din ile dünyanın birbirinden ayrılması gerektiği konusunda benzer fikirler Seyit Bey tarafından da dile getirilmiştir. Bu ayrımı Muhammed Hamidullah’ın da biraz yumuşatarak desteklediği belirtilmektedir. Söz konusu bu yazarlar halifeliğin dini bir kurum olmadığını, siyasal bir kurum olarak düşünülmesi gerektiğini belirtmişlerdir (s. 24-25). Buna karşılık Mâverdî, İbn Haldun, Hasan İbrahim Hasan, Arnold gibi bilginlerin; halifelik kurumunun dini ve siyasi olarak ayrılamayacağını, halifenin dini, temsil eden ve aynı zamandan da devleti yöneten bir şahsiyet olduğunu belirtmektedirler (s. 25-26). Yazar bu bölümde, karşıt görüşte yer alan söz konusu bilginlerin görüşlerini tek tek aktardıktan sonra değerlendirmelerde bulunmaktadır. Hilafetin, ilk İslam cemaati olan sahabelerin, dönemsel faktörlerin de etkisiyle geliştirdikleri bir yönetim biçimi olup dini bir bağlayıcılığının olmadığını, Hz. Peygamberin ve ilk halifelerin uygulamalarının açık naslara dayananlar hariç, genel itibariyle konunun değişmez ve ideal hükmü olarak değil, dönemin siyasetinin bir gereği olarak değerlendirilmesi gerektiğini belirtmektedir. Sonuç olarak da hakkında nas olmayan konularda, Hz. Peygamberin ve dört halifenin devlet başkanı olarak yaptıkları idari uygulamaların bağlayıcı nitelikte yapılması gerekli nihai uygulamaların olmadığı şeklinde düşünülmesi gerektiğini ifade etmektedir (s. 31). Halifeliğin Şartları; İslam siyaset bilimcileri, ilk dönemdeki uygulamaları da göz önünde bulundurarak halife olacak kişide birtakım şartların olması gerektiğini belirtmişlerdir. Ancak biz bu bölümde şartları tek tek incelemek yerine en çok tartışma konusu olan “Halife Kureyş’ten Olmalıdır” şartı üzerinde durmak istiyoruz. Sakîfe Toplantısında Hz. Ebu Bekir’in söylediği ‘Halifenin Kureyş Kabilesinden olması’ gerektiğine dair sözü etrafında tarihsel bir tartışma ortaya çıkmış ve farklı görüşler savunulmuştur. Halifeliğin mutlak olarak Kureyş’ten olması gerektiğini savunanların delilleri şunlardır: 1- Hz. Ebu Bekir’in Sakife’de söylediği ve Hz. Peygamberden naklettiği ‘İmamlar Kureyş’tendir’ sözü. 2- ‘Bu din toplam 12 halife gelinceye kadar aziz olacak. Bunların hepsi de Kureyş’ten olacak’ hadisi. 3- ‘Emirlik kıyamete kadar Kureyş’te kalacak’ hadisi. Yazar, aktarılan bu hadislerin sahihliğinin tartışılır olduğunu bir kenara bırakarak, Hz. Peygamberden nakledilen bu hadislerin tam tersine anlam taşıyan rivayetleri aktarmaktadır. Örneğin; “Başınıza Habeşli bir köle gelse de itaat edin” hadisi ile Hz. Ömer’in vefatı sırasında “Ebu Huzeyfe’nin azatlısı Sâlim olsaydı onu halife tayin ederdim”demesi Kureyşli olmayan birinin rahatlıkla halife olabileceğinin göstergesi olduğunu vurgulamaktadır. Bununla birlikte AZİMLİ hocamız, Hz. Ebu Bekir’in Sakîfe’de söylediği sözün o dönemdeki bir realiteyi ortaya koymaktan ibaret olduğunu, ancak daha sonraları hadis olarak anlaşıldığının altını çizmektedir. ‘Şayet böyle bir hadis olsaydı, Ensar kesinlikle böyle bir toplantı yapmaz, Hz. Ebu Bekir’in halifeliğine itiraz etmez ve tartışmazlardı diyerek’ bu iddianın kabul edilebilir olmadığını vurgulamaktadır. Halifelik Kurumunun Oluşumu Ve Yapılanması; Tabiatı gereği insanoğlu düzen ister ve toplumlar kurulu bir düzen olmadan yaşayamazlar. Kurulu bir düzen de Devlet demektir. İslam siyasi düşüncesinde, Allah’ın hakimiyet ve yetkisi siyasi açıdan milletin hakimiyet ve yetkisi anlamını taşır. “Hakimiyet Allah’a aittir” ancak bununla birlikte, İslam toplumunda siyasi yetki ve yönetim Müslüman halkın elinde bulunur. Halka bırakılan bu siyasi hakimiyet, insanın zaaf ve kararsızlığına da bırakılmamış, sağlam ilkelere bağlanmıştır. Eserde yer verilen Mısırlı Ali Abdurâzık’ın ifadesiyle “İslam devlet işlerini halkın görüşüne bırakmıştır”. Halk da halife yanlış yapmadığı müddetçe halifeye itaat edecektir. Dört halife döneminde durum önemli ölçüde böyle olmakla birlikte aslında halifenin yanlış yapması durumunda onu azledecek bir mekanizmanın olduğu söylenemez. Nitekim Hz. Osman örneğinde olduğu gibi, yapılan yanlışlara rağmen halifenin azledilmesi mümkün olmamıştır ve niyetinde şehit edilmiştir. Halifenin Belirlenmesi meselesinde; Halifelik tarihi incelenirken, belki de üzerinde durulması gereken en önemli konuların başında, halifenin seçimi konusu olmuştur. Çünkü halifelik kurumu şekillenirken üzerinde en fazla tartışılan konu, halife seçimi veya seçim modeli olmuştur. İslam tarihi boyunca devlet yönetiminde düşünülmüş olan Saltanat, İmamet ve Hilafet modellerinin, halife seçimi konusundaki kanaatleri belirlemede önemli olduğu vurgulanarak, bu üç yönetim modelinde de birtakım aksaklıkların olduğu belirtilmiştir. Halife seçimi konusunda düşünülen usuller şu şekilde sıralanmıştır: a- Zorla Başa Geçme Usulü (İstilâ) b- Vasiyet ve Veliaht tayini (İstihlaf) c- Seçim Usulü Mamafih eserde, Halifenin seçilmesi olayına bakıldığında, Kur’an ve Sünnette, konuyla alakalı kesin bir delilin bulunmadığı belirtilerek, Halifenin seçimi konusunda en uygun olan ve kalıplaşmış fikri gelişmeye engel olan bir sistemden öte, her çağa ve şartlara göre esneklik gösteren bir yapının gerekliliği vurgulanmıştır. Raşid halifelerin seçiliş tarzlarına bakıldığında, hiç birisinin halifeliğe zorla geçmediği, kendi belirledikleri seçim tarzlarını uyguladıkları ve bunu halkın onayına da sundukları görülecektir. Bu noktada halifenin seçilmesinden sonra gerçekleşen ve halkın yetkilerini halifeye devrettiği Bey’at olayı önemli bir unsurdur. Bu olayın bir anlamda idare edenle edilen arasında yapılan ve bağlılık karakteri taşıyan sosyo-politik bir akittir. Böylece Halife güç ve yetkiyi halktan bey’atle almış olur. Emevîler ile birlikte zorla bey’at almanın kurumsallaştığı, Saltanat döneminde ise, halifenin önceden belirlenmesi nedeniyle, ilk dönemlerdeki gibi bir bey’at uygulamasının olmadığıgörülmektedir. Zaten halkın kabul veya itiraz hakkı da bulunmamaktaydı. Kur’an ve Sünnette, halife seçimiyle alakalı kesin bir delilin bulunmadığı belirtilerek, Halifenin seçimi konusunda en uygun olan ve kalıplaşmış fikri gelişmeye engel olan bir sistemden öte, her çağa ve şartlara göre esneklik gösteren bir yapının gerekliliği vurgulanmıştır. Bununla birlikte “Şûra”sız bir yönetim tarzını İslam tasvip etmediğini ve Şûra bir anlamda hakkında nass olmayan durumlarda, halkın temsilcilerinin yönetime katılmaları olduğunu ifade eden Yazar, Tarihin bize halifelerin yönetim işlerinde şûraya danışmadıklarında büyük hatalar işlediklerini aktardığını belirterek, bu sebeple bilginlerin, şûrayı terk eden halifenin azledilmesi gerektiğini belirttiklerinin altını çizmiştir. Bununla birlikte Şûra olayının, aslında insanlığın ilk baştan beri ortaya çıkardığı, görüşe mükemmellik kazandıran bir tecrübesin olduğunu da vurgulamaktadır (s. 57-58). Halifenin Azledilmesi meselesinde; İslam Tarihine bakıldığında, halifenin hayat boyu yönetimde kalmak üzere seçildiği görülmektedir. Bu durum halifeye, yapacağı uygulamalarda icraat rahatlığı vermek ve aynı zamanda “Devlet yönetiminde devamlılık esastır” ilkesine de uymaktadır. Ancak uygun olmayan uygulamalar sebebiyle azledilebileceği de belirtilmiştir. Ancak halifenin azledilmesi mekanizmasının iyi işletilemediğini belirten Yazar, eğer İslam siyasi tarihinde halifenin azli meselesi kurumsallaştırılıp işletilebilseydi, saltanat olayı gelişmeyebilirdi ifadesini kullanmaktadır. II. Bölümde “RAŞÎD HALİFELER DÖNEMİ” başlığı altında Raşîd Halifeler dönemi ele alınmış ve halifelerin sırasıyla halife seçilmeleri, hilafete geliş şekilleri ve hilafet dönemleri ele alınmıştır. Bu bölümle ilgili genel bir değerlendirme yapılacak olursa; Dört halife döneminde uygulanan halife seçimlerinde, halka halife seçimi konusunda kesinlikle bir dayatma olmamıştı. Onların seçimlerine bakıldığında halktan onay alarak seçildikleri görülecektir. Yine onların seçimlerinde kabile şartı gözetilmemişti. Sadece o zamanın gereği olarak Kureyş’ten seçilmesi tercih edilmişti. Bir dayatmanın olmaması gerektiğinin ilk örneğini Hz. Peygamber vererek halife seçme hakkının bir anlamda halka ait olduğunu bildirmek için kimseyi tayin etmemişti. İlk dört halifenin seçiliş tarzlarından önümüze üç seçim tarzı çıkmaktadır. 1- Halkın kendi arasından birini halife seçmesi. Hz. Ebubekir ve Hz. Ali’nin seçilmesi 2- Halkın, bir önceki halifenin teklif ettiği bir adayı onaylaması. Hz. Ömer’in seçilmesi 3- Halkın, bir önceki halifenin teklif ettiği birden fazla aday arasından birini halife seçmesi. Hz. Osman’ın seçilmesi gibi. Hz. Peygamber (s) döneminde devlet görevlilerini kurumlaşmış bir yapı içinde mütalaa edemiyoruz. Ancak ilk dört halife döneminde devlet kurumlarının yavaş yavaş oluştuğu görülmektedir. Onlar çağlarının durumunu göz önünde bulundurarak en güzel uygulamaları ortaya koymaya çalıştıkları ve uygulamalarında genel olarak toplum menfaatini ön plana çıkarmışlardı. Ne Hz. Peygamberin, ne de ilk dört halifenin lider olmalarından kaynaklanan özel alametleri ve giysileri vardı. Onlar halkın içinde özelleşmeye çalışmamışlardı. Bununla birlikte ‘Hutbe’ halifenin alametlerinden biriydi ve cami de siyasi-sosyal merkez idi. Minber ise halife makamıydı ve oraya ondan başka kimse çıkamaz, konuşamazdı. Halifeler mesajlarını minberden bildiriyorlardı. Ayrıca ‘sikke’ bastırmak da halifenin alametlerinden birisi sayılıyordu. Sonraki yıllarda sikke olayı kurumsallaşarak devam etti. Dört Halife döneminde kurumsal anlamda bir vezaret olayından söz etmek mümkün değildir. Ancak bazı yardımcılar edinmişlerdi. Emevîler’de de genelde vezaret olayı tam anlamıyla yerleşmemişti. Ama Abbasîler’ de özellikle görevlerin paylaşılması anlamında Sasaniler’in de etkisiyle kurumsallaşmış bir vezaret kurumu görülmektedir. Bununla birlikte her üç dönemde de asıl karar mercii halife olmuştur. Bu dönemlerde vezirlik hiçbir zaman halifeliğin önüne geçmemiştir. Sonuç olarak devlet işleri ilk başta Arap toplumunun ihtiyaçları doğrultusunda kurumsallaşmışken, toprakların genişlemesi ve yeni kültürlerle tanışmalar, insanların çoğalması sonucunda yavaş yavaş yeni kurumlara ihtiyaç duyuldu ve yeri geldiğinde onlar da transfer edilerek uygulandı. III. Bölümde “SALTANAT DÖNEMİ” başlığı altında Hilafet konusu incelenirken, hilafetin saltanata dönüşümü açısından hilafet ve saltanat arası ilişkiye ve saltanata dönüşüm sürecine ve toplumsal düzen üzerindeki etkisine de göz atmak gerekir. İslam ilk geldiği dönemde Mekke’deki Araplar, çevrelerindeki ülkelerin krallıklarını yakından tanıdıkları için saltanata yabancı değillerdi. Ancak Araplarda böyle bir yapılanma söz konusu değildi. Hz. Peygamber ve ilk dört halifenin yaşantısına ve idare biçimine bakıldığında da böyle bir şeyden söz etmek mümkün değildir. Özellikle ilk iki halife azami ölçüde hassas davranarak gerek idarecilikleri döneminde ve gerekse kendilerinden sonra Hz. Ebubekir’in akrabası olmayan birini tavsiye etmesi ve Hz. Ömer’in de atadığı Şûra’da oğlunun aday olarak gösterilmemesini şart koşması saltanata giden yolda açık kapı bırakmamışlardır. Hz. Osman’ın da saltanata meyletmediğini ve ilk iki halifeye benzemeye çalıştığını görüyoruz ancak bununla birlikte en çok eleştirilen yönü, valilikleri kendi kabilesine vererek, bu kabilenin saltanata giden yolda ilerlemesini sağlamasıydı ve onun döneminde Muaviye Şam’da ileride kuracağı saltanatın temellerini atmıştı. Dördüncü halife Hz. Ali’de de saltanatçı bir mantık görülmemektedir. O saltanat kurmak isteyen Emevi ailesine karşı savaş açtığı için başına birçok fitne sarılmıştı. Dört halife dönemi IV. Halifenin şehit edilmesi ile bitmiş oldu. Artık güçlünün egemen olduğu, seçimin yerini verasetin aldığı, halkın yönetimden uzaklaştırıldığı, şûranın devre dışı bırakıldığı, hilafet ve halk arasına aşılmaz engellerin konulduğu, yönetimi eleştirenin ezildiği bir dönem başlamıştır. Bu dönemle birlikte hilafet için en önemli unsurlardan biri olan ‘Şûra’, saltanatla birlikte kalkmış ve toplumu ilgilendiren konularda tek kişinin kararı geçerli olmuştur. Yine önemli unsurlardan biri olan ‘Bey’at’ olayı da sadece rutin resmi bir şekle dönüşmüş ve halkın onaylaması anlamını kaybetmiş ve halife ölmeden önce sonrakine zorla peşinen alınmaya başlanmıştır. Sonuçta dört halife döneminde genelde halkı baz alan devlet uygulamaları varken, saltanatla birlikte halifeler güçlerini istibdatlarından ve kendi kabilelerinden almışlardır. Böylece kabile asabiyetinin etkisi de artmıştır. Halifeler gücünü halktan alarak kuralları uygulayan bir kimse olmalıyken, saltanat döneminde “Allah’ın yeryüzündeki temsilcisi” gibi sıfatlarla halka baskı kurmuşlardır. SONUÇ Sonuç olarak, bu çalışmada İslam tarihinin en tartışmalı konusu olan hilafet kurumu konusunda ilk dönem meydana gelen olayların ve bu tarihi çerçevede gerçekleşen tartışmaların tahlilleri yapılmaya çalışıldı. Nihayetinde de varılan kanaat, Hilafet kurumu, İslam’ın emirleri ile ortaya konmuş dini bir kurum olmaktan öte halifelerin, dini referans olarak ortaya koymaya çalıştıkları ve sonraki kuşaklar açısından bağlayıcılığı olmayan tarihsel bir kurumdur. Bu yapının oluşumunda, başta Arap siyaset geleneği olmak üzere kabilevi tesirler ve Bizans, Sasani gibi o dönemin önemli devletlerinin idari geleneklerinin de tesiri olmuştur. Buna bağlı olarak da bu kurumda birçok eksiklik görülmektedir. İlk dönem Müslümanlarının dini referans olarak ortaya koymaya çalıştıkları Halifelik Kurumu, nihayetinde kurumsallaşamadan saltanatçıların eline geçmesi ile tarihe karışmıştır. Halifenin görev ve yetki alanları hakkında tartışmaların en büyüğü olan halifeliğin dini veya dünyevi bir yapıda olup olmadığı konusunda da oluşan kanaat; halifenin dini ve dünyevi bir lider olabileceği, ancak halifelik kurumunun dini bağlayıcılığı olamayacağı şeklindedir. Bu kuruma “dini referanslardan da faydalanılarak oluşturulan tarihsel bir kurumdur” denebilir. (Mir'at-ı Cünun)
--reklam--
Halifelik Tarihine Giriş PDF indirme linki var mı?
--reklam--
Mehmet Azimli - Halifelik Tarihine Giriş kitabı için internette en çok yapılan aramalardan birisi de Halifelik Tarihine Giriş PDF linkidir. İnternette ücretli olarak satılan çoğu kitabın PDFleri bulunmaktadır. Ancak bu PDF'leri yasal olmayan yollarla indirmek ve kullanmak hem yasalara hem de ahlaka aykırıdır. Yayın evlerinin sitesinden PDF satılıyorsa indirebilirsiniz.
Kitabın Yazarı Mehmet Azimli Kimdir?
1968 yılında Sille’de (Konya) doğdu. İlköğrenimini Sille İlkokulu’nda, orta öğrenimini Konya İHL’de tamamladı. 1991’de Selçuk Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nden mezun oldu. 1991-1998 yılları arasında Ordu-Ulubey İHL’de ve Konya-Karapınar İHL’de çalıştı. Selçuk Üniversitesi’nde 1994’te yüksek lisansını, 1999’da doktorasını tamamladı. 1998-2012 yılları arası Dicle Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nde İslam Tarihi Anabilimdalı’nda çalıştı. 2005 yılında doçent oldu. Yazdığı eserler yüzünden geciktirilen profesörlük ünvanını 2013 yılında Hitit Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nde aldı. Azimli, üç çocuk sahibi olup Arapça ve İngilizce bilmektedir.
--reklam--
Mehmet Azimli Kitapları - Eserleri
- Siyeri Farklı Okumak
- Cahiliyye'yi Farklı Okumak
- Hz. Ebu Bekir
- Hz. Ömer
- Hz.Ali
- Hz.Osman
- Müslümanların Engizisyonu - 1
- Halifelik Tarihine Giriş
- Tarih Okumaları
- Hasan ve Muaviye
- Babek Bir Direnişci
- Benim Gözümle Coğrafyalar
- İslam Medeniyeti Tarihi
- Siyer
- Müslümanların Engizisyonu - 2
- Hz. Ali Neslinin İsyanları
- Hz. Safvan Bin Muattal
- Siyer Okumaları
- Abbasiler Dönemi Babek İsyanı
- Diyarbakır ve Çevresinin Müslümanlaşma Süreci
- Farklı Okumak / Hüseyin - Yezit
- Zirveden Dramatik Sona
- Farklı Okumalar
- Son Müderris
--reklam--
Mehmet Azimli Alıntıları - Sözleri
- Belki de bu Mazdeki anlayışın, (kadın ve mal ortaklığı) bölge halkının mutayı daha kolay kabul etmesinde bir etkisi olduğu söylenilebilir. (Babek Bir Direnişci)
- Dört halife ve Emeviler döneminde üzerlerindeki şoku atlatarak fetihlerin ve İslam'ın bölgede kalıcı olduğunu gören gerek Güney Azerbaycan gerek Kuzey İran bölgesi insanlar, tepkilerini muhalefet hareketlerini destekleyerek ortaya koydular. Bu bölgede Arap kültürünün yayılmaması için çok çalıştılar. İmparatorlukları yıkılmış ve bir anda esir bir millet durumuna düşmüş olan bölge insanı, isyan edemeseler de tepkilerini bu şekilde ortaya koymaya çalıştılar. (Babek Bir Direnişci)
- Şia doktrininin İran'da revaç bulmasında İran'ın Araplar tarafından fethedilmesine karşı sessiz bir protesto tavrı sezmişimdir hep. Bu kanaatimi İranlıların Ömeri diğer iki gasıptan Ebu Bekir ve Osman'dan daha derin bir kinle anmaları da desteklemektedir. Doktriner açıdan Ebu Bekr'in baş mütecaviz olarak görülmesi gerekirken, ikinci halife Ömer'in böylesine şiddetli bir kine hedef olması onun İran fatihi olmasından ileri geliyor olmalı herhalde. Hz. Ali soyunun İran'da öylesine büyük bir saygı ve tazimle anılmasının sebebi de buydu sanırım. Ali taraftarlığı adeta Müslüman Araplara karşı iranlıların sembolik intikam harekatını temsil ediyordu. Gerçekte Şia doktrini İran'da doğmamıştı ve öteki Müslüman beldelerde de Şii gruplar vardı. Fakat bu doktrin hiçbir yerde halkın duygu ve düşünceleri üzerinde İran'daki kadar derin ve kuşatıcı bir etki bırakmamıştı. İranlılar Ali, Hasan ve Hüseyin'in ölümü için duyduklan acıyı vurunup, dövünerek açığa vurdukları zaman sadece Ehl-i Beyt'in uğradığı yıkım için ağlamıyorlar. Fakat aynı zamanda kendileri için ve kaybolan o eski İran ihtişamı için de ağlıyorlardı adeta...* (Hz. Ömer)
- Biz yüceliğin soy ve sopla değil, insani değerlerle olduğunu bildiren dinin mensubuyuz. (Siyeri Farklı Okumak)
- " Doğru söylersek senden, yalan söylersek Allah'tan korkarız." (Hasan ve Muaviye)
- (Muaviye) İhtiyaç gerekirse Tahkim'de olduğu gibi; Kurandan ayet kullanmasını bilmiş, menfaat gerektiğinde ise içki ticareti yaparak İslamın en keskin emirlerini hiç umursamadan çiğneyebilmiştir. (Hasan ve Muaviye)
- "Zaten yönetim denen yapı, vahiy ile muhatap olabilecek bir yapı değilidir. İnsan vahiyle muhataptır ve vahyin getirdikleri ile sorumludur.." (Hz. Ebu Bekir)
- De ki: "Ben peygamberlerin ilki değilim..." (Ahkaf 9) "Bu Kur'an'ı, daha önce gelenleri tasdik eden ve onların doğrularını korumak üzere hak olarak indirdik... "(Maide 48) Hz. İsa da İncil'de benzer bir şekilde şöyle demiştir: "Kutsal yasayı ya da peygamberin sözlerini geçersiz kılmak için geldiğimi sanmayın. Ben öncekini geçersiz kılmaya değil, tamamlamaya geldim. (Matta, V, 17) (Cahiliyye'yi Farklı Okumak)
- İslam Tarihi siyasi olaylarının sonraki yıllarda rivayetler manzumesine dönüştürüldü bir gerçektir. Siyasi gruplar çok sonraki yıllarda gerçekleşen olayları Hz. Peygamber'in dilinden söylenmiş gibi zikrederek kendilerinin haklılığını ispatlamaya çalışmışlardır. (Hasan ve Muaviye)
- Sahabeden Amr b. As, Mısır'da vefat etmiştir. Fakat İstanbul'da ona atfedilen mezar bulunmaktadır. (Hz. Safvan Bin Muattal)
- ...hayatını, genelde elinde kılıç, hep kızgın ve birilerini öldürmeyi düşünen, akli melekelert ön planda olmayan bir tiplemeyle anlatmışlardır. Şibli'nin yerinde deyimiyle: "Bunlar edebi anlatımlardır ki gerçekte tarih ile edebiyatı birbirinden ayırmak icab eder. Tarihçi haritacı gibi olup yerküreyi olduğu gibi aktarır. Ressam ise aynı yerküreyi kendi ruhuna yansıyan cüziyyatı ortaya koyacak şekilde abartılı aktarıp bazı yönlerini ön plana çıkarır." (Hz. Ömer)
- İkinci halife, İran bölgesindeki savaşların sürekliliğinden rahatsızlığını "bizimle onlar arasında bir set olsaydı, ne biz onlara ne onlar bize ulaşsaydı" sözleriyle ortaya koyuyordu. (Babek Bir Direnişci)
- Fil Olayı; tarihteki bir çok örnekte olduğu gibi Allah Kabe'yi korumaz iken, üstelik Kabe o gün itibariyle bir putperest mabedi gelen ordu ise mümin bir ordu ( İslam gelmeden önceki son din olan Hristiyanlık) iken Kabe ve müşrikler korunmuş, bu mümin ordu yok edilmiştir! (Siyer Okumaları)
- Hz. Ali ümmetin büyük bir çoğunluğu tarafından halife olarak kabul edilmiştir Onun halifeliğini sadece Muaviye'nin sözlerine inanan Şam halkı kabul etmemiştir. (Halifelik Tarihine Giriş)
- ...kaderci anlayış, Emevilerin halka karşı kullandıkları mantıktır. Nitekim Muaviye, Kufe'de haklı olarak itirazlarda bulunan kimselere Allah'ın Kureyş'i (dolayısıyla o dönemde hakim unsur olan Emevileri) özel olarak seçtiğini söyleyerek bu sebeple Allah'ın işine karışmamalarını tavsiye etmiştir. Böylece Allah'ın takdiri ile başa geçen şahısların eline geçen mal da, "Allah'ın malı" olacaktır. Bu mantığın devamı niteliğinde yaptıkları katliamları da Allah'ın üzerine atmaktan çekinmeyeceklerdir. Nitekim Abdülmelik b. Mervan, öldürdüğü bir muhalif için, "Onu Allah'ın takdiriyle öldürdüğü" tezini işleyecektir. Bu anlayışın uzantısı Cahiliyye dönemine kadar götürülebilir. Müşrikler başlarına gelen olayları "Bizi öldüren, dirilten zamandır." diyerek yaşadıkları olayların failinin ve düzenleyicisinin "dehr" olduğunu söylerlerdi ve bunlara "dehriler" denilirdi. (Hz.Osman)
- İlk Dört Halife döneminden sonra Emevîlerin ''Halifetullah" lakabını almaları üzerine' Müslümanları yöneten şahsa "Allah'ın halifesi" denilip denilemeyeceği konusunda bir tartışma oluştu. (Halifelik Tarihine Giriş)
- Küçük yaştan beri insanların farklı inançlara sahip olmasına, her kesimin kendi görüşüne sıkıca bağlanmasına hep şüphe ile baktım. Çok iyi biliyorum ki hakîkat tektir ; o konuda görüş ayrılıkları farklı yöntem kullanmaktan kaynaklanmaktadır. Akli bilgileri kavrayacak düzeye gelince gerçeğin kaynağını aramaya başladım. Olanca hırsımla zan ve şüphenin aldatmasından kurtaracak bir yöntem aradım. Çünkü gerçeği bulmak zor, ona giden yol sarp ve hakikat şüphelerle örtülüdür. Ulemaya iyimser gözle bakmak ise insanın yapısında vardır.. Dolayısıyla önceki nesillerin kitaplarını inceleyen ve onlara iyimser gözle bakan hakikat arayıcısı olamaz.Gerçekte hakikat arayıcısı, kendisini n onlar hakkındaki görüşünü eleştirdiği gibi okuduklarını da eleştirip delillerle kanıtlayandır.. Hakikat doğrudan amaçtır, onu arayan kimseyi onun varlığından başka bir şey ilgilendirmez. Zira Allah ulemayı hata ve kusurdan korumuş değildir ; eğer öyle olsaydı ulema arasında hiçbir ilim dalında ihtilaf bulunmaz ve herhangi bir konuda gerçeğe ilişkin görüşleri farklı olmazdı. Halbuki durum bunun tersidir. Bu sebeple ilmî eserleri inceleyen kimsenin amacı gerçeğin bilgisine ulaşmaksa, kendisini o eserdeki fikirlerin hasmı (antitezi) yerine koyup o gözle okumalı ve bütün yönleriyle sorgulayıp eleştirmeli ; aynı zamanda kendi görüşünü de eleştirerek müellife karşı hoşgörüsüz davranmamalı. Böyle bir yöntem izleyecek olursa hakikatler apaçık ortaya çıkar. Bütün bunları dikkate alarak farklı düşünce ve inançları, çeşitli ilim ve dinleri araştırmaya koyuldum.Bunlar bana fazla bir şey vermediği gibi gerçeğe ulaşmak için bir yöntem, kesin bilgiye kavuşturacak yeni bir anlayış da kazandırmadı. Gerçeği bulmak için duyu verilerinden hareket ederek akli bilgiye ulaşmam gerektiğini anladım. (İbnül Heysem-1039) (Müslümanların Engizisyonu - 2)
- İranlı unsurların, ülkelerini fetheden Hz. Ömer'e karşı öfkeleri onun ölümünden sonra da devam etti. Hz. Ömer'in ismini çocuklarına vermeyerek bu tepkilerini en basit bir şekilde ortaya koydular. Şu anda bile İran'da Hz. Ömer'i öldüren Ebu Lü'lü'nün türbesi ziyaret edilmektedir. (Babek Bir Direnişci)
- Eğer Hz. Peygamber Hz. Ali'yi kendinden sonra halife olarak atamak istiyorsa bunun için gizli konuşma yapmasına, fısıldaşmasına veya burada olduğu gibi yol üstünde tesadüfen gelişen bir olay üzerine bu iddia edilen sözleri söylemesine ve hiç kimseden çekinmesine de gerek yoktu. Veda Hutbesi'nde binlerce sahabe huzurunda bunu açıkça ilan ederdi. mesele biterdi. 133 Dahası eğer bu ayet bunun için geldiyse Medine'de de minbere cikar bunu teyiden ilan ederdi. (Hz.Ali)
- Ebu Hanife, "beni gasp edilmemiş topraklara gömün" şeklindeki vasiyeti ile de adeta yapılan haksızlıklara ölümünden sonra da karşı çıkmayı sürdürmüştür. Nitekim Ebu Hanife'nin bu vasiyetini duyan Halife Mansur, "Bedenin gibi cesedin de bana karşı" demek zorunda kalmıştır. (Sayfa 78) (Müslümanların Engizisyonu - 1)
Yorumlar
0 yorumYorum yazmak için tam sürüme geçin