Kitap Künyesi
Yazar: Erol Güngör
Yayın Evi: Ötüken Neşriyat
İSBN: 9789754370423
Sayfa Sayısı: 224
--reklam--
İslam Tasavvufunun Meseleleri Ne Anlatıyor? Konusu, Ana Fikri, Özeti
"İslâm, bir inanç sistemi ve hayat nizâmı olarak bütün dünyanın ilgisini çekmektedir. "İslâmın Bugünkü Meseleleri" adıyla neşrettiğimiz eserde yazar, bu meseleyi sosyal ilimci gözüyle incelemişti. Bu kitapta ise, aynı metodla tasavvuf meselelerini ele almaktadır. Günümüzde tasavvuf Türk aydınının zihnini ne bakımlardan meşgul etmektedir? Çağımızın tarih, felsefe, sosyoloji-psikoloji bilgileri hesaba katıldığında, tasavvuf üzerinde nasıl bir değerlendirme yapılabilir? Tasavvufî düşüncenin geleceği ne olabilir? Tasavvufun İslâm'daki yeri nedir? Tasavvufî düşünce İslâm'a yabancı doktrinlerden mi gelmiş, yoksa onun içinde mi teşekkül etmiştir? Tasavvufta dış tesirler varsa, bunlar nelerdir ve İslâm ile ne derece te'lif edilmiştir?
"İslâm Tasavvufunun Meseleleri" bu soruları tarihî-sosyolojik açıdan incelemiş, akaid ve kelâm ile ilgili hükmü, o sahaların mütehassıslarına bırakmıştır."
(Tanıtım Yazısından)
--reklam--
İslam Tasavvufunun Meseleleri Alıntıları - Sözleri
- "Arayan aranılmışsa üç kat mübârektir."
- Tasavvufun esas itibariyle dünyadan bir çekilme ve başka alemlerde saadet arama olduğunu düşünenler, bu hareketin yaşanan hayattaki tatminsizlikler son haddine çıktığı zamanlarda geliştiğini ileri sürmektedirler. Ayni görüşün bir benzerini, fakat çok farklı bir gerekçe ile, İbni Teymiye1 de ileri sürmüş ve sufi hareketinin deccalın müjdecisi olduğunu, Moğol istilasının bunlar dolayısiyle gelmiş bir ceza olduğunu iddia etmişti. Daha sonraki müellifler onun bu fikrini sistemli bir sosyolojik izah haline getirmişler, İslam dünyasında tasavvuf hareketlerinin Moğol istilası ve ondan sonraki büyük durgunluk ve bezginlikle paralel olduğunu söyleyerek, bu birincisini ikincisinin sebebi saymışlardır. Maamafih bu türlü izahlar sadece İslam tasavvufu sahasında kalmış değildir; Batı dünyasındaki mistik cereyanlarla siyasi-sosyal çöküş ve dağılma arasında çok sıkı bir münasebet görenler olmuştur. Her iki halde de ileri sürülen ortak iddiaya göre, büyük medeniyetlerin dağılma devirlerinde dünya hayatı insanlar için çekilmez bir hale gelmekte, maddi sefaletlerin yanısıra manevi bakımdan da tatmin bulamıyan, huzursuz kalpler kendilerine başka bir dünyada kurtuluş ve huzur aramaktadırlar. Böyle zamanlarda ilk akla gelen soru dünya hayatının gerçekliğidir. Yaşanan ıstırapların yegane gerçek olduğunu kabul etmek ruha hiçbir teselli vermez, çünkü bu gerçek katlanılabilecek gibi değildir. Fakat dünyada olupbitenlerin geçici veya hayali olduğu, asıl gerçeğin hiç de mükemmel olamayan bir yansımasından ibaret bulunduğu fikri kolayca kabul edilebilir.
- Gazali'de tasavvuf, Kur'an ve Sünnet'in getirdiği hakikati sübjektif tecrübe halinde yaşamanın bir yolu idi; Muhyiddin'de Kur'an ve Sünnet hakikatin ancak bir parçasıdır ve sufi kendi başına hakikate erebilen insandır. Nitekim Muhyiddin'in İslam'a bakışı yirminci yüsyılda 'ebedi felsefe' denen görüşe mensup batılı mütefekkirlerin bakışına benzemektedir. Bunlara göre ilahi hakikat tarihin çeşitli devrelerinde çeşitli yerlerde, muhtelif kimseler tarafından tebliğ edilmiştir. Hazret-i Muhammed'in tebliği hakikattir, ama mesela Buda'nın, Konfüçyüs'ün vb. tebliğleri de hakikattir.
- Suhreverdi İslam'ın en ciddi rakiplerinden biri sayılan Zerdüşt (Zındık) dininden aldığı temaları Müslüman cemaat arasında yaymaya çalıştı, başaramadı.
- Şeyhlik müessesesinin veya tasavvuftaki hiyerarşinin bir başka kaynağı daha vardır ki, bu, İslam tasavvufunun ayrılmaz bir parçası olmaktan ziyade ona yabancı kaynaklardan yamanmış bir ilave hükmündedir. Buna göre görünmeyen alemin temsilcisi olan veliler bu dünyada oradan aldıkları bir misyonu (ilahi görevi) yerine getirmektedirler. Dünya onlara 'tevdi' edilmiştir ve bu görevin sahiplreir gizli bir hükümet halinde dünyayı idare ederler. En yukarıda'kutb' denilen ve mertebesi en yüksek olan bir veli vardır. O, dünyanın mihveridir, yani dünya onun üzerinde (onun iradesine göre) döner. Ondan sonra derece derece daha alt kademelerdeki veliler4 gelir. Bunlar yaşayan şahsiyetlerdir, fakat dışarıdan bir kimse onların ilahi görevlerini bilmez. Bizim sıradan bir insan diye gördüğümüz bir kimse pekala zamanın 'kutb'u olabilir. 4. 'Hall ve akde kaadir ve İlahi saltanatın memuru olanlardan üçyüz tanesi ahyar, kırk tanesi abdal, yedisi ebrar, dördü evlad, üçü nukaba, ve biri kutb veya gavs'tır. bunların cümlesi birbirlerini tanır ve birbirlerinin rızası olmadan hareket etmezler' Hucviri, a.g.e.
- Diyonizos dininde ruhun mahiyeti ferdi olmaktan ziyade; bu adeta bir kabile ruhu idi ve fertler vasıtasiyle tezahür etmekle birlikte onlardan fazla birşey ifade ediyordu. Bu itibarla Diyonizos dininin mensupları müşterek bir ruhun parçalarını taşımış olmakla birbirine yakınlık ve bağlılık duyuyorlar, ruhun birliği cemaat arasında bir birlik getiriyordu. Pitagoras bu grup ruhu anlayışını muhafaza etti. Muhtemelen grup ruhunun kendi şahsında bir bedene kavuştuğunu kabul ediyordu. Kurduğu tarikat içinde her türlü ferdi çıkışın şüphe ile karşılanması, yapılan matematik keşiflerinin hiçbir şahsi isme bağlanmaması bunu gösteriyor. Pitagoras'tan 'Üstad' veya 'O' diye bahsediliyordu. O öldükten sonra, temsil ettiği grup ruhu müridleinin logos'u (kelam) olarak devam etti. Pitagorcular üstadlarının -ölümünden sonra- Tanrı'nın (Apollo) oğlu hatta bizzat Tanrı (Apollon Hyberoreios) olduğuna inanmışlardı.
- Pitagoras bir tarikat kurmuştu ve orada müridlerine bu dünyanın geçici ve aldatıcı olduğunu, ruhun burada hapishane hayatı yaşadığını, ancak -görünmeyen- bir Tanrı ile mistik bir birlik kurmak sayesinde ruhun kurtulacağını öğretiyordu.
- Tasavvufun temel bilgilerini edinmek isteyenler bu konuda yazılmış yerli ve yabancı kaynaklara1 başvurabilirler. 1. Eskiden Türkiye'de sadece mutasavvufların kendi kitapları çıkıyordu. Son zamanlarda araştırma tipinde çalışmalar ve metin neşrleri hususunda ciddi örneklere rastlıyoruz. Yüksek İslam Enstitülerimizin gayretli öğretim üyelerinin (özellikle Süleyman Uludağ ve Yaşar Nuri Öztürk) çalışmaları Türkçe'den başka dil bilmeyen okuyucular için çok faydalı bilgi getirmektedir.
- Dine yabancı olanlara Tanrı'nın varlığı hakkındaki bütün isbatları verdikten sonra bunların hepsinin de derhal imâna gelmediklerine bakılırsa, ya bu adamlarda ya bizim isbatlarımızda eksik bir taraf var demektir. Bundan da anlaşılıyor ki, dinî sezgi bu husustaki akli bilgiden daima önce gelir".
- İşte bugünkü bilgimize göre, mistik düşünce bir bilgi metodu olarak Yunan felsefesine Pitagoras vasıtasıyla girmiştir ve Pitagoras Orfik dinin başlıca reformcusu olarak bilinir.
- Filozof olarak tasavvufu bir felsefi sistem -tam Gazali'nin aksine- haline getirme yolunda ilk ciddi teşebbüs Suhreverdi'ye aittir. 1191'de halep'de eyyübi hükümdarının emriyle idam edildiği için 'maktül' veya 'şehit' lakabıyla anılan Suhreverdi, Plotinus'un sudür (emanation) teorisinden hareket ederek varlık kademeleri hakkında yeni bir görüş getirmiştir.
- Dokuzuncu, onuncu ve onbirinci yüzyıllarda mu'tezilenin rasyonalizmi yanında, helenistik felsefenin tesiri altında gelişen felasife hareketi de hadis ehlinin başlıca hedeflerinden birini teşkil ediyordu. Gerçekten, filozofların hiçbiri İslamiyet'i açıkça reddetmemekle birlikte, bunların dine bağlılıkları çok şüpheliydi. İlk filozoflardan Ebu isa El-Verrak (ö. 885) zındık ilan edilmiştir. İbni Ravendi (ö. 993) peygamberleri sihirbaz ve büyücülere benzetiyor ve kendisi de akıl tarafını tutuyordu. Nitekim İbnü'l-Cevzi onu Ebu Hayyan Tevhidi ve Ma'arri ile birlikte 'Üç büyük zındık' arasında sayıyor, Ebu Bekr Razi (935) ise saadetin dinde değil, felsefede olduğunu söylemiştir. Ona göre peygamberler basit birer hokkabazdan ibaret olup değersiz kitaplar getirmişlerdi, halbuki Sokrat ve Eflatun'un felsefeleri saadete götürecek gerçek hikmeti temsil etmekteydi.
- Nitekim Baküs ayininde coşup kendinden geçmeyi ifade eden kelime, Tanrı'nın insana hülul etmesi, insan ile Tanrı'nın bir olması manasına geliyordu. Baküs dininin en önemli şahsiyetlerinden biri, Tanrı mı yoksa insan mı olduğu pek anlaşılmayan Orfeus'tur. Onunla birlikte bu dinde önemli bir reform yapıldığı görülüyor ki, reformun temel unsuru şarap içerek kendinden geçme yerine, zühd sarhoşluğunun gelmesidir. Orfeus dinin mensupları şarabı sadece sembol olarak kullşanıyorlar, Tanrı ile bir olmanın verdiği sarhoşluğu arıyorlardı. Onlara göre insanın ilahi bir menşei vardı; insan bu dünyaya değil yıldızlar dünyasına aittir. insanın ruhu konusunda da Yunanlılar'a yepyeni bir anlayış getirmişlerdi. Ruh artık eskiden zannedildiği gibi insanın şeffaf bir kopyesi değildi, insanın bedenine hapsolmuş ilahi bir varlıktı. Ruh dünyada bedene girmekle bir çeşit ceza çekiyordu; fakat bu cezanın daha da kötüsü ruhun insandan sonra bir hayvan veya bitki bedenine bürünmesiydi. Böylece daha korkunç cezalara müstahak olabilirdi. İşte Orfus dini insan ruhunu bu devamlı 'doğu çarkı'ndan kurtarmak ve ilahi menşeine geri götürmek, yani Allah'a kavuşturmak gayesini güdüyordu.
- Kapımızı çalan adam pek ala Hızır aleyhisselam olabilir; karşılaştığımız, görüştüğümüz insanlar arasında kimlerin veli olduklarını hiç bilemeyiz. Hatta içimize doğan şeylerin Rabbani birer ilham olması pekala mümkündür. Tanrı her an yanıbaşımızda, her an bizimle meşguldür.
- Tasavvufun çöküntü zamanlarında ortaya çıkan bir ümitsizlik felsefesi veya tembelliğin aklileştirilmesi olduğu doğru değildir. Çöküntü zamanlarında kuvvetlendiği görülmekle birlikte, bu çöküntü karşısında çözülmeyi değil, ona karşı manevî bir reaksiyonu temsil etmektedir. Ancak bu reaksiyonun cemiyetin toparlanması bakımından fonksiyonel olup olmadığı her zaman tartışılabilir ve tartışılmıştır.
--reklam--
İslam Tasavvufunun Meseleleri İncelemesi - Şahsi Yorumlar
Kitabın özellikle girişi ve tarihte tasavvufun gelişimi üzerine anlattıkları mükemmel bir derleme sunmuş. Ancak sonuç kısmına geldiğinde tartışmasında söylendiği gibi objektif kalamamış ve köşe yazarı gibi desteksiz hatta geçmiş yazdıklarının aksi ifadelerde bulunmuş. (Tuna Ç)
Öze Dönmek için Tutulan Yol!!: Tasavvufun ile İslam dünyasında çok farklı anlatımlar, anlamlar ve manalar ile tasvir edilmiştir. Kalbi kötülüklerden arındırmak için bu yolu kendine şiar edinmiş, ahlakı kötü şeylerden arıtmak için sufiler hem ilmen hemde ameli olarak zaruri görerekten bir çerçeve çizmişlerdir. Allah'tan başkasını görmemek herşeyden safiyane ayırmak ve kalbini onunla doldurmaktadır. En nihayetinde tasavvuf dinin gerçeklerine kavramak için tutulacak tariktir. Tasavvufta yol alanların dine yeni bir birlik anlayışı içinde hamle gücü kazanmasına yardim etti( burada din yeni bir birlik anlayışını önünde Kur'an ve Sünnet olmasına rağmen neden bu yolu seçtiği de hep tartışma konusu olagelmiştir. Veda hutbesinde Efendimiz Muhammed sav ben size iki şey bırakıyorum kim bunlara sarılırsa kurtuluşa erer sözü de hala sarih bir şekilde durur.) (Mete Hun)
Günümüz de yaşananları yıllar önce tesbit eden rahmetli hocamızın bu kitaplarını her Türk milliyetçisi olanların okuması lazım. (Mehmet TOSUN)
--reklam--
İslam Tasavvufunun Meseleleri PDF indirme linki var mı?
--reklam--
Erol Güngör - İslam Tasavvufunun Meseleleri kitabı için internette en çok yapılan aramalardan birisi de İslam Tasavvufunun Meseleleri PDF linkidir. İnternette ücretli olarak satılan çoğu kitabın PDFleri bulunmaktadır. Ancak bu PDF'leri yasal olmayan yollarla indirmek ve kullanmak hem yasalara hem de ahlaka aykırıdır. Yayın evlerinin sitesinden PDF satılıyorsa indirebilirsiniz.
Kitabın Yazarı Erol Güngör Kimdir?
1956 yılında İstanbul Üniversitesi Hukuk bölümüne kaydoldu. Burada hocası Fethi Gemuhluoğlu onu Mümtaz Turhan’la tanıştırdı. Mümtaz Turhan hocanın teşvikiyle hukuk fakültesinden ayrılıp İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi'ne kaydını yaptırdı. 1961 yılında fakülteden mezun olan Güngör, 1975’te bu fakültede resmî göreve başladı. Fransızca ve İngilizce de öğrenen Erol Güngör, misafir profesör olan Hains’in asistanlığını yaptı ve onun ders notlarını Türkçeye çevirdi.
Tecrübî Psikoloji kürsüsünde asistan oldu. Bu sırada Türkiye’de yeni bir bilim dalı olan Sosyal Psikolojiye yöneldi. Bu disiplinin önemli eserlerinden Krech ve Crithfield'in Sosyal Psikoloji kitabını Türkçeye çevirdi. 1965'de “Kelâmî (Verbal) Yapılarda Estetik Organizasyon” adlı teziyle doktor oldu. 1966'da ABD Colorado Üniversitesinden tanınmış sosyal-psikolog Kenneth Hammond'un daveti üzerine Amerika'ya gitti. Bu üniversitenin Davranış Bilimleri Enstitüsünde milletlerarası bir ekibin araştırmalarına katıldı. Sosyal-psikoloji ders ve seminerlerini yürüttü. “Şahıslar arası İhtilafların Çözümünde Lisanın Rolü” konulu teziyle 1970 yılında doçent oldu. Akademik çalışmalarının yanı sıra çeşitli yerlerde yazılar yazmaya devam etti. Erol Güngör üniversitede verdiği derslerle, ilmi yayınlarıyla Türkiye'de sosyal-psikoloji dalını önemli bir saha haline getirdi. [kaynak belirtilmeli]Devlet Planlama Teşkilatı, Milli Eğitim Bakanlığı ve Kültür Bakanlığı’nın çeşitli komisyonlarında görev alan Güngör, 1978 yılında "Değerler Psikolojisi Üzerinde Araştırmalar" adlı teziyle profesör oldu. 1982 yılında YÖK tarafından Selçuk Üniversitesi’ne rektör tayin edildi ve bu görevi sırasında 24 Nisan 1983’te geçirdiği bir kalp krizi sonucunda öldü.
En verimli dönemi 70'li yıllardır. Hemen hemen bütün eserlerinde geleneği, halk, kültür, din ve şahsiyet ile yorumlamaktadır. Güngör'ün muhafazakârlığı statükoculuğa kapalı, değişimlere ve yenilikçiliğe açıktır.
--reklam--
Erol Güngör Kitapları - Eserleri
- Türk Kültürü ve Milliyetçilik
- Tarihte Türkler
- Kültür Değişmesi ve Milliyetçilik
- Dünden Bugünden Tarih-Kültür-Milliyetçilik
- İslamın Bugünkü Meseleleri
- İslam Tasavvufunun Meseleleri
- Sosyal Meseleler ve Aydınlar
- Ahlak Psikolojisi ve Sosyal Ahlak
- Türkiye'de Misyoner Faaliyetleri
- Değerler Psikolojisi Üzerinde Araştırmalar
- Doktora, Doçentlik, Profesörlük Tezleri
- Evliya Çelebi Seyahatnamesi'nde İstanbul
- Tarihte Türkler
--reklam--
Erol Güngör Alıntıları - Sözleri
- Aslında İslam'da halifeliğin hiçbir zaman dini meselelerde Papa otoritesine benzer bir otorite ile teçhiz edildiğinden de bahsedilemezdi. İlk dört halifeden sonra Emevi ailesinin devlet idaresine geçmeleriyle birlikte devlet reisi veya halifelerin dini otorite olarak bir kıymeti kalmadı.Emevi hükümdarları Müslümanların devlet başkanı olarak 'Emirü'l mü'minin' sıfatını kullanıyorlar,otoritelerinin kaynağını ise İslamın 'Sizden olan emir sahiplerine itaat edin' hükmünden çıkarıyorlardı. Halifelik bir aile mirası haline gelmekle birlikte,dış görünüşte daha önceki hukuki 'seçim' usulü uygulanıyor,İslam cemaatının ileri gelenlerinin 'biat' etmesiyle bu icap yerine getirilmiş oluyordu. Abbasi hükümdarları ile birlikte devlet başkanları yine 'halife' ve 'Emirü'l mü'minin' sıfatlarını kullanacaklar,fakat din işleri içtihat sahibi alimlerin eline geçecektir.Hükümdarlar Müslümanların reisi sıfatiyle onların işleri hakkında karar verirken,kararlarını esas itibariyle,bu içtihat sahiplerinin hükümlerine dayandırmışlardır.İslam halifeliğinin bu karekteri Osmanlı halifeleri zamanında da devam etmiştir. Bu yüzden Osmanlı Devletini bir teokratik devlet sayanların fikri tamamen yanlıştır.Teokratik devlet,devlet başkanlarının,aynı zamanda dini lider,yani din işlerinde doğrudan doğruya hüküm sahibi oldukları devlettir.Osmanlı sultanlarının dini otoritelerin üstünde olmadığını,hatta onlara tabii bulunduklarını ise daha önce birkaç defa ifade etmiştik. Halifelik dendiği zaman çok kimsenin aklına hemen gelen şey,kendini peygamberin halefi sayan veya öyle kabul edilen bir liderlik makamıdır.Belki de 'halife'kelimesinin lügat manası bu düşünceyi ilham etmektedir.Fakat meseleye hem tarihi hem İslam açısından bakıldığı zaman bu fikrin hakikate hiç uymadığı görülür.Herşeyden önce,Peygamberin halefi olmaktan ne anlaşıldığını iyice bilmek lazımdır.Hz.Muhammed son peygamber olduğu için,herhangi birinin ona vekil veya halef olması söz konusu olamaz;peygamberlik onunla sona ermiştir.Şu halde peygamberin dini görevini yüklenme veya devam ettirme manasında bir halifelik düşünülmesi İslam doktirinine aykırıdır.Bu taktirde 'halife'diye bilinen kimselere bu sıfatın verilmesi hangi esasa dayanmaktadır? Emevi ailesinin hakimiyetinden bu yana gelen halifeler hakkında çeşitli şüpheler beslense bile, 'Hulefa-i Raşidin' adı verilen ilk dört halifenin durumunu nasıl izah edeceğiz? Hakikatte dört halifenin halifelik sıfatı konusunda sünni doktirininde hiçbir ihtilaf yoktur.Üstelik hilafet tartışmaları başladığı zaman herkes bunlara referans vermiş,bazıları sadece onların halife sayılabileceğini iddia etmiştir. Maverdi 'hilafet' yerine 'imamet' tabirini kullanıyor.Ona göre imamet müessesesinin hikmet-i vücudu dinin muhafazası ve dünya işlerinin idaresi hususunda son temsilcisi Peygamber olan nübüvvete vekalettir. İşte hilafet münakaşaları bu suretle başlamış ve Sünni çevrelerde ilk dört halife ile hilafetin sona erdiği,ondan sonrakilere halife denemeyeceği ileri sürülmeye başlanmıştır.Maturidi doktirininde hilafet ve imamet kavramları birbirinden ayrılarak ilk dört halifeden sonrakiler imam sayılıyordu.Niyahet 14.yy.sonunda artık halifeliğin dördüncü halife Hz.Ali ile sona erdiği,ondan sonraki devlet reislerinin ancak şeriata uygun bir idareyi temsil etmeleri şartıyla halife veya imam sayılabilecekleri kabul edildi.O tarihten sonra İslam geleneğinde 'halife' adı şeriata uygun her devlet reisi için kullanabilen bir tabir haline gelmiştir.Başka bir ifade ile,halifenin tek olması,Kureyş'ten gelmesi,Peygamberden itibaren gelen devlet reisleri zincirine bağlı bulunması ilh. şart olmaktan çıkmıştır.Nitekim Osmanlı padişahları Yavuz Selim'den önce çeşitli vesilelerle halife olarak anıldıkları gibi,Osmanlı hilafeti zamanında Hindistan'daki Babürlü hükümdarlarına yine halife denildiği görülmektedir. Bu anlattıklarımızdan çıkan neticeleri gözden geçirecek olursak,diyebiliriz ki Sünni İslam doktirininde din işlerini idare eden ve sadece manevi otoritesi bulunan bir halifelik makamı mevcut değildir.İslam dinine uygun vazife gören her devlet reisi halifedir,yani peygamberin devlet reisi olarak sahip bulunduğu fonksiyona 'halef' durumundadır. (İslamın Bugünkü Meseleleri)
- Pornografi kitaplarının yazılış gayesi okuyucunun şehvetini kamçılamaktır. Bunlarda edebiyatın asıl konusu olan insan münasebetleri yerine eşya arasındaki mekanik durumlara benzeyen bedeni münasebetler birinci plana geçer, hatta bütün sahneye hakim olur. İnsanlar arasında herhangi bir duygu bağı yoktur; sanki bunlar cinsi tatminsizlik çeken kimseleri eğlendirmek için para ile tutulmuş birer canbazdırlar. Aralarındaki münasebetin yeri, zamanı ve entrikası da söz konusu değildir; yeri, zamanı ve insan isimlerini değiştirirseniz, insanları bir araya getiren vesileleri ortadan kaldırırsanız pornografik romanda hiç bir şey değişmez. Bu yüzden pornografinin ideal tipi sinema filmidir; orada insanlar elbiseleriyle birlikte müstehcenin dışında insanı ilgilendirebilecek her şeyden soyunmuşlardır. (Sosyal Meseleler ve Aydınlar)
- Biz kaybedilmiş bir medeniyetin çocuklarıyız (Dünden Bugünden Tarih-Kültür-Milliyetçilik)
- İlk defa Ziya Gökalp'ın kültür-medeniyet ayırımına götüren düşüncenin temelinde Türkiye için pratik bir endişe yatıyordu. Bütün devlet gücünü, aydınların bütün gayretini seferber ederek yöneldiğimiz B atı dünyasının medeni gelişmelerini taklid ederken, onların sosyal ve kültürel özelliklerini de benimseyecek miydik? Başka bir ifade ile, eski teknolojimizle birlikte eski adet ve geleneklerimizi , inançlarımızı da bırakacak mıydık? Kılık kıyafetimizden tutun da. dinimize kadar Avrupalı gibi mi olacaktık? (Türkiye'de Misyoner Faaliyetleri)
- Ahmet Hamdi Tanpınar şiir için "iç kale sanatı" derdi. Çünkü şiir en fazla çağrışım yüklü olan sanattır ve bu çağrışımlar her millet veya insan grubunun kendine has olan hafızasında saklanır. Gerçekten, şiir tıpkı bir iç kale gibi milletin varliğının çekirdeğini teşkil eder ve düşmana en son verilen odur. Onun gitmesiyle her şey bitmiş demektir. (Kültür Değişmesi ve Milliyetçilik)
- Devamlı hata işleyen, hiçbir iş başaramayan, bu başarısızlığına rağmen kendini bir türlü düzeltmeyen, üstelik bir de yaptığı beceriksizlikler büyük felaketlere yol açınca hiçbir şey olmamış gibi pişkin davranan bir insan, eğer gerizekalı değilse, mutlaka ahlak karakteri çok zayıf biri demektir. (Kültür Değişmesi ve Milliyetçilik)
- Bazı ortak değerler yoksa, şahsi değerler insanı toplayıcı olmaktan çok dağıtıcı olabilirdi. (Değerler Psikolojisi Üzerinde Araştırmalar)
- Fikir hürriyetine imkan vermeyen bir milliyetçilik düşünülemez. (Dünden Bugünden Tarih-Kültür-Milliyetçilik)
- ...bir felsefeci"ahlakın gayesi yaşamak değil, yaşatmaktır" diyor. Şu halde, ahlak terbiyesi veren kişiler anne, baba,mürebbi, öğretmen,din adamı,hatta politikacı ve devlet adamı bu gerçeği daima göz önünde bulundurmalı, insanı bütün yönleriyle öğrenmeli ve öğretmelidirler. (Ahlak Psikolojisi ve Sosyal Ahlak)
- Özellikle ahlâkî davranış konusunda değer, bir kimsenin çeşitli insanları, insanlara ait nitelikleri, istek ve niyetleri, davranışları değerlendirirken başvurduğu bir kriter demektir. Bir örnek verelim: Ahmet iyi insandır. Niçin? İnsanlara elinden geldiğince yardım etmektedir. Çünkü insanlara yardım etmek iyidir. Değer bir inanç olmak bakımından, dünyamızın belli bir kısmıyla ilgili idrak, duygu ve bilgilerimizin bir terkibi demektir. Fakat değer, inancın spesifik bir şekli olmak itibariyle ondan daha yukarıda bir zihin organizasyonudur. Şöyle ki bir değer bir tek inanca değil, bir arada organize olmuş bir grup inanca tekabül eder. Yukarıda örnek verdiğimiz değeri misal alırsak, insanlara yardımcı olmanın iyiliği hakkındaki inancımız bizim insan ilişkileriyle ilgili çeşitli hayat tecrübelerimizden doğmuştur ve bunun içinde birden fazla inancın insanın kıymetine olan inanç, iyilik yapmanın vicdan huzuru vereceğine olan inanç, yardımseverliğin barışa yol açacağına olan inanç, Tanrının yardım edicileri sevdiğine olan inanç vs.katkısı vardır. (Değerler Psikolojisi Üzerinde Araştırmalar)
- Görüyoruz ki insanların tatmin edilmek istenen ihtiyaçları, toplum tarafından ancak belirli bir düzen içinde karşılanırsa "meşru" ve "ahlaki" sayılmaktadır. Bazı sosyologlar hertürlü ahlak -dışı hareketlerin sebebini şu noktada görürler: Toplum insanlara birtakım hedefler göstermekte, fakat bazan onları bu hedeflere götürecek vasıtalardan mahrum bırakmaktadir.Mesela servet sahibi olmanın çok kıymetli sayıldığı bir yerde, eğer herkesin bu kıymeti elde etme imkanı olmazsa -ki olması pek beklenemez-o zaman bazı insanlar ahlak ve kanun dışı yollardan servet kazanmaya çalışacaklardır. (Ahlak Psikolojisi ve Sosyal Ahlak)
- Bir ülkede milli eğitimin esasları bir devlet politikası halinde tesbit edilmedikçe, öğretmen karanlık orman içinde yol bulmaya çalışan bir insan olmaktan kurtulamayacaktır. (Dünden Bugünden Tarih-Kültür-Milliyetçilik)
- Filozof olarak tasavvufu bir felsefi sistem -tam Gazali'nin aksine- haline getirme yolunda ilk ciddi teşebbüs Suhreverdi'ye aittir. 1191'de halep'de eyyübi hükümdarının emriyle idam edildiği için 'maktül' veya 'şehit' lakabıyla anılan Suhreverdi, Plotinus'un sudür (emanation) teorisinden hareket ederek varlık kademeleri hakkında yeni bir görüş getirmiştir. (İslam Tasavvufunun Meseleleri)
- Macar süvarisi omuz omuza saflar halinde mızraklarla hücuma kalkınca önce Rumeli, sonra Anadolu askeri yarılarak yol verdi.Yıldırım hızıyla bizim merkeze doğru yürüyen Macarlar birden top atışları altında allak bullak oldular.Artık hiçbir hücum insiyatifler kalmamış, küçük gruplar halinde dağılmışlardı.Balı Bey'le Husrev Bey'in akıncı birlikleri de önden ve arkadan kıskacı kapatmaya başlayınca Macar ordusu için hiçbir ümit kalmadı.. ( Mohaç Meydan Savaşı / 1526 ) (Tarihte Türkler)
- "Batı" ile "medeniyet" kavramları birbirinin aynı değildir. (Dünden Bugünden Tarih-Kültür-Milliyetçilik)
- Diyonizos dininde ruhun mahiyeti ferdi olmaktan ziyade; bu adeta bir kabile ruhu idi ve fertler vasıtasiyle tezahür etmekle birlikte onlardan fazla birşey ifade ediyordu. Bu itibarla Diyonizos dininin mensupları müşterek bir ruhun parçalarını taşımış olmakla birbirine yakınlık ve bağlılık duyuyorlar, ruhun birliği cemaat arasında bir birlik getiriyordu. Pitagoras bu grup ruhu anlayışını muhafaza etti. Muhtemelen grup ruhunun kendi şahsında bir bedene kavuştuğunu kabul ediyordu. Kurduğu tarikat içinde her türlü ferdi çıkışın şüphe ile karşılanması, yapılan matematik keşiflerinin hiçbir şahsi isme bağlanmaması bunu gösteriyor. Pitagoras'tan 'Üstad' veya 'O' diye bahsediliyordu. O öldükten sonra, temsil ettiği grup ruhu müridleinin logos'u (kelam) olarak devam etti. Pitagorcular üstadlarının -ölümünden sonra- Tanrı'nın (Apollo) oğlu hatta bizzat Tanrı (Apollon Hyberoreios) olduğuna inanmışlardı. (İslam Tasavvufunun Meseleleri)
- Orkun Abideleri Türk milleti'nin binlerce yıllık tarihi boyunca meydana getirdiği eserlerin en başta gelenleridir; dünyada başka hiçbir milletin tarihinde bu derece edebi hakikatleri bu kadar yüksek bir edebiyat diliyle ortaya koyan eser bulunmaz. Orada Türk tarihinin ve Türk milletinin özü, taşlara kazılmıştır. Öyle ki, Türk 'ün bütün tarihi kaybolsa, sadece Orkun Abideleri' ne bakarak bu milletin yüksek medeniyetini, devlet kurucu dehasını, ahlak ve faziletini, askeri kahramanlığını, devlet ve kanun anlayışını öğrenmek münkündür. (Tarihte Türkler)
- Pitagoras bir tarikat kurmuştu ve orada müridlerine bu dünyanın geçici ve aldatıcı olduğunu, ruhun burada hapishane hayatı yaşadığını, ancak -görünmeyen- bir Tanrı ile mistik bir birlik kurmak sayesinde ruhun kurtulacağını öğretiyordu. (İslam Tasavvufunun Meseleleri)
- Milli tarih şuuru, milliyetçiliğin temelini teşkil ettiği için, ona en çok düşman olanlar da milliyetçilik aleyhtarlarıdır (Kültür Değişmesi ve Milliyetçilik)
- İçlerinde ulubatlı Hasan adlı bir er surun üstüne Türk sancağını dikti. Bizanslılar büyük bir telaşa kapılmışlar ve ok yağdırmaya başlamışlardı. Ulubatlı orada şehid oldu, fakat sancağı bırakmadı. (Tarihte Türkler)
Yorumlar
0 yorumYorum yazmak için tam sürüme geçin