Kitap Künyesi
Yazar: Nurettin Topçu
Yayın Evi: Dergah Yayınları
İSBN: 9789759952433
Sayfa Sayısı: 223
İslam ve İnsan - Mevlana ve Tasavvuf Ne Anlatıyor? Konusu, Ana Fikri, Özeti
Türlü sefaletlerle ihtirasların parça parça böldüğü hasta bir vücudu andıran İslam dünyası, en bedbaht devirlerinden birini yaşıyor ve her İslam memleketinde ruhlar birbirinden ayrılmış, birbirlerine saldırıyorlar. Her sene yüzbinlerle ziyaretçi ile dolan Kabe´nin etrafında ruh birliği ve beraberliği meydana gelemiyor. Bunun sebebi ne siyasi, ne iktisadi, ne de esasında ilmi ve fikridir. Bu halin sebebi, İslam´ın temeli ve Kur´an ´ın özü olan ahlakın kaybedilmiş olmasıdır. Bugünkü müslümanlar, birtakım geleneksel hareketleri dikkat ve titizlikle yapmaktan başka endişesi olmayan, ilkçağın ve ilkel devrin sihirbazlarını andırıyorlar. Kur´an harikası olan devrin sihirbazlarını andırıyorlar. Kur´an harikası olan ilahi ahlak İslam diyarında çoktan gömülmüştür.Ahlaka idealine karşı ruhlarda işlenen bu zulmün tarihte çok tekrarlanan tehditleri, bugün büyük sanayi medeniyetinin insanı makinalaştıran ve makinaya esir yapan zulmüyle elele vermiş bulunuyor. Belki yakın bir gelecekte büyük petrol kuyularıyla İslam ülkelerinin tröst sahipleri bu vasıflarını şeyhlikle birleştireceklerdir. İnsanlığın beşbin yıllık ruh ve vicdan eserini inkar ederek düşünmeyi günah sayan sefaleti din diye tanıtan gerilikle taassup, bu zulme sığınmış bulunmaktadır. Kalbe karşı gelen kaideleri İslam çerçevesi içinde insan ruhunun esaret zinciri yapmakla geçinenler kendilerine din adamı dedirttikçe ve halkın bunlara hörmet ve itibarı devam ettiği müddetçe İslam dünyasının, içinde yüzdüğü sefaletten kurtulması imkansızdır.
İslam ve İnsan - Mevlana ve Tasavvuf Alıntıları - Sözleri
- Üniversitelerinden bile ilim ve ahlâkın kovulduğu bu yurdun Alpaslan'larla Akşemsettin'lerin yurdu olduğuna kim inanır şimdi? İslâm'ın bütün ruhundan sıyrılarak sade kabuk kaidelerden ibaret kaldığı bu diyara kim İslâm diyarı diyebilir?
- "Sen yerde olanlara merhamet et ki, gökte olan da sana merhamet etsin. Senden aşağı olana acı ki, senden üstün olan da sana acısın."
- Dindar adam, yalnız mabette değil, hayatının her hadisesinde ve gündelik hareketlerinde bile ibadet halinde bulunur. Dindar her zaman dinî hayatını yaşar; kendi benliğinin dışına çıkmaktan korkar, bu halin günah olduğunu hisseder.
- Bir zamanlar bu yurdun şehirlerinde, bu şehirlerin sokaklarında kendine inanmış, azmi payansız, iradesi demirden, ihtirası ilâhî insanlar dolaştı. Şüphesiz o devirler ruhumuzun, aşkımızın gençlik demleriydi. Yorulduk mu nedir? Bugünkü imansız, iradesiz ve Allah'sız yürüyüş, Yunus'ların, Sinan'ların, Mevlâna'ların getirdiği hidayeti bütün bütün kaybetmiş bedbaht bir kafilenin hasta gidişidir.
- Aşk yolu dinin yoludur ve bütün fani gözüken şeylerin aşkından fani olan varlık vücut, çehre, emeller ve şekiller silinip de yalnız aşk ortada kalınca işte o Allah'ın aşkıdır, varlığın mutlak sevgisidir. Fuzuli onu seziyordu. Yunus anladı ve anlattı. Tabiatın aşkı, insanın aşkı, vatanın ve vecdin aşkı ve bütün aşklar bağlandıkları konulardan tastamam ayrılıp da saf ve mutlak olarak ele alınınca önce O, aşkın aşkıdır, Muhammed'in yolunda murada erdikten sonra Allah'ın aşkı olduğu bilinir. Aşkın gerçek sahibi "benden içerü varlığı bilinen Ben"dir. O'nun temaşasına Tur'daki Mûsa dayanamadı. Miraç'ta Muhammedﷺ murada erdi.
- Büyük mezarların üstünde büyük vatanlar vardır. Büyük ölüleri olmayan milletler ebedî olamazlar. Üzerinde büyük ruhların sevildiği topraklarda ebedî hayat ağacı yeşeriyor, gerçek hayat, gerçek saadet tadılıyor. Onlarsız yeryüzünde yetim yaşıyoruz. Yaşadığımız bu yeryüzünde toprağın ruhu yoksa bizde de hayat olamıyor.
- İyilikle fenalığı yanyana barındıran dünyamızda fenalık her zaman iyiliğe üstün gelmiş ve fenalar iyileri ezmiştir. Bedenler her zaman ruhlara düşman yaşamış, katı eller her devirde narin kalpleri hançerlemişlerdir.
- Kitap yokluğu kadar yayınlanan kitapların çokluğu da şuurların hür işleyişini köstekleyicidir.
- İnsan, sefil bir varlıktır. Zira bir maddenin kalıbına bürünmüş olan nefsin esiridir. İnsanın ilk hareketleri, nefsinin kımıldanışlarıdır. Ve eğer insan ömrü boyunca nefsine söz vererek onun kumandasında yaşamak isterse hayvanî bir hayatın mahkûmu olur. O insanda bütün hayvanları bulmak kabildir. İnsanın küçük ve sefil dünyası olan nefsinden onu Allah'a yaklaştıran düşünen varlığına yükselmek, hayatın mânası olsa gerektir. Bu iki atletizm, önce tezatlarla dolu olan varlığı, tezatlarından sıyırıyor, hür ve büyük bir eser, bir büyük kâinat olan ruhuna kavuşturuyor. Bu ilâhi yolculukta önce insan kendi sefaletlerini anlıyor ve kendisine çevriliyor. İlk düşüncemiz, sefaletimizin düşünülmesidir. İştihalariyle yaşamaya başlayan insan sonra ızdırabını idrak ediyor. Bununla gerçek ruh hayatı onda başlamış oluyor. Bu insan artık ferd olan benliğinden çıkarak kainatın bütününe doğru yürüyen yolcudur.
- Ruhunun her köşesi fitne ve menfaat, hased ve kazanç kurtlarıyla delik deşik olmuş bir cemaata müslüman cemaati denmez. Cami yaptırmakla din kurtarılmaz. Ruhumuzu imar etmemiz lâzım geliyor. Dünyasına isyan etmeyen ruh Allah'a teslim olmamıştır. Camileri dolduran kalabalık halkın, kenardaki kunduralardan farkı olmuyor. Cemaat, insan vücutlarının topluluğu değil, ruhların birlik içinde toplanmasıdır.
- İnsan kendi iç gözleminden uzaklaştığı nisbette otomat ve taklitçi olmaya mahkûmdur. İçindeki âleme kuvvetle dalmayan, onu tanımayan insan etrafındakileri taklit eder, umumî cereyana kendini kaptırır, herkes gibi olur: Cemaatın içerisinden bir erkek sesi yükselmez. Millet de öyledir. Milletin iç hayatı, tarihi ve onun her günkü mahsulü olan mukaddesatıdır. Bunlara dalarak kendini tarih ve mukaddesatı içinde aramıyan bir millet, başka milletleri taklide çalışır. Milletimizin bir buçuk asırlık buhranı bu yolda müptelâ olduğumuz Garp mukallitliğinden ileri gelmiştir. Bugün ne milletimizin içtimaî yapısına uygun bir idare sistemi, ne toprağımızın kabiliyetleri ve halkımızın servet ve imkânlarıyle ölçülü bir ziraat projesi, ne de ruhî varlığımıza hayat ve kuvvet verebilecek bir milli eğitim tarzı kullanmaktayız. Bu sahaların hepsinde milletimizin kendi iç gözlemini yapmadan etraftan kapma olarak ele geçirdiğimiz ve taklide yeltendiğimiz yabancı sistemler hâkimdir.
- Biz hudutlarda yenilmeden önce kendi içimizde mağlûp olduk. Devâ bulmaz bir derdin sefaleti neslimize hâkim oldu. Bunun üzerinde bir de, kendi nefsi ile hesaplaşmıyan insanın derdi olan ahlâk yarası belirdi. İçimizde en tehlikeli düşman olan şahsi menfaat hâkimsiz, ithamsız ve kontrolsüz kaldı. Nihayet, yüksek mevkilere tırmanmak ve milletin sırtına tufeyli olarak yapışmak yegâne gerçek ideali olan bir nesil ve bir münevverler belâsı meydana çıktı. Milletimizin kurulduğu tarih içinde, sırtında zembil taşıyan münevver, millet ahlâkının velisi idi. Devlet adamı ise, ilk hatâsında boynu vurulan mes'uliyetin mümessili olmuştu. Zamanımızda münevver, sâde menfaatler ve şöhretler paylaşan bir politikacıdır. O, ahlâk düşmanı, milliyet düşmanı olduğu halde ve vicdanlar huzurunda zerre kadar itibarı kalmadığı halde bile, millet vicdanına bir an hesap vermeyi düşünmiyen bir mes'uliyetsiz ve bu mânada bir tufeylidir. Devlet adamı ise bütün dünya vicdanına ikrah verecek kadar eli kirlense, bir milletin yalnız mukaddesatina değil, hayatına, servetine hiçbir kanun ve haya kaidesinin kabul etmiyeceği zilletlerle saldırsa, yine devlet sıralarında, yine ikbal sandalyelerinin muhalif cephesinde, istikbâl ümidiyle ve yine devletle, servetle ayakta duruyor.
- Anadolu'nun kapısını Malazgirt'te açarak bu ülkeyi altıyüz sene bahtiyar Islâm beldesi yapan kuvvet, Alparslan'ın ruhundaki merhametten taşan âlicenâplik hamlesi idi. Asıl fetih bu kalp ve ruh hamlesinindir. Kılıç onda, şâirin elindeki kalemin yaptığından fazlasını yapmış değildir. Haçlı seferlerinde Kudüs'ü elde eden barbar Ingiliz kralı Arslan Yürekli Rişar'ın bu şehirde yediden yetmişe kadar bütün müslümanları kılıçtan geçirmesine karşılık, büyük İslâm mücahidi Selahaddin-i Eyyübi'nin ertesi sene şehri tekrar aldıktan sonra bir tek hıristiyanın burnunu kanatmayışı, bu olayın insanlık âlemine örnek verdiği merhametten fışkırarak haçlılan bu topraklarda perişan eden kuvvet olmuştur. Onlar yine bu kuvvetlerle perişan edileceklerdir. Büyük fethi ebedi yapan kuvvet kılıçla tankın değil, atomdan daha kuvvetli olan ulu ecdadın ruhundaki adalet kuvveti idi.
- Sâde nüfus cüzdanı ile müslüman olmak ve yalnız camide kulluk yapmak (ibadet), bu ne Allah'ı tanımaktır, ne de gerçekten müslüman olmaya yeterlidir. İbadetimiz yani kulluğumuz, bütün hareketlerimizde görülen bir hâdisedir.
- Çok şeyler bilip de düşünmeyen zekâ, bir aptal veya hastanın zekâsıdır. Allah sözünün mânasını hiç düşündürmeyen hafızlık, böyle bir zekâ âfetidir.
İslam ve İnsan - Mevlana ve Tasavvuf İncelemesi - Şahsi Yorumlar
Es Selam Dostlar… Ahlak üzerine yaptığı bereketli çalışmaları ile münevver , nadir mütefekkirlerden biri Nurettin TOPÇU… Avrupa’da Ahlak Felsefesi üzerine doktora yapmış ve Sorbonne Üniversitesi’nde felsefe doktorası yapan ilk Türk olarak kayda geçmiştir. Fransa’da kalması yönünde yapılan teklifleri kabul etmeyip Türkiye’ye dönmüş ve Abdülaziz Efendi (Bekkine) ile tanıştıktan sonra hayatı boyunca ona intisap etmiştir. Hepimizin bildiği gibi sıra dışı bir coğrafyada yaşıyoruz. Bu noktada Nurettin TOPÇU hocamızın İslam dünyasına dair tespitleri kayda değer. Her sene yüz binlerce ziyaretçi ile dolan Kabe’yi ne kadar ziyaret etsek de birlik ve beraberliği sağlayamıyoruz. Bunun sebebi de ne siyasi ne ilmi ne de fikridir. İslam’ın temelinden ve Kur’an ahlakından uzak kalmamız en büyük etkendir der Üstad. Bu noktada geçmişten beri Pagan kültürünün yansımalarını şu cümleleri ile net bir şekilde (dini istismar) ifade etmiştir. ‘‘Asırların artığı sözde din adamları, devrimizin maddeci yıkımını göstererek kendilerinin ALLAH YOLCUSU oldukları vehmini halka sunuyorlar.’’ Filhakika ; ‘’ALLAH YOLCULUĞU ,mevlidhanlıktan , duacılıktan ,mukabelecilikten ve kasidecilikten geçmediği gibi kinin , tekfirin , tehdidin ve ruh karartıcılığının da ilahi yolculuğa yoldaşlığı olmadığını ,yolumuzun İslam’ın sahih kaynaklarındaki (Kur’an-Sünnet) nurlardan fışkıran ümit ile iman sevdasının aleme ve Allah’ın bütün kullarına ulaştırma yoludur. İslam’ın insanla birleştiren yolda işte budur.’’diyerek çözümü daha doğrusu reçeteyi bizlere sunmuştur. Peki aciz insanlar olarak sonu olan dünyamızda sonsuzluğa hislerimizle mi akıl ile mi ilham ile mi ulaşırız sorusuna cevaben der ki; Hisler;cüz’idir , egoisttir,kördür. Akıl hislerin üstünde olup ebedi ve alemşumuldur. Sağlam ölçülere sahip olup hisler gibi yanılmaz. Akıl insana kendini kaybettirmez bilakis kendine getirir. Mümeyyiz vasfı ve hayali hakikatte ayırt ettirir. İlham ise; bizleri sonsuzluğa ulaştıran his ve akıldan da üstün olan ilahi unsurdur. Değerli Dostlar! Yaşadığımız postmodern dünyada Üstadın şu sözleri günümüz din anlayışı ne güzel ifade etmektedir; İnsanlığın kurtuluşu için inen İslam dini ,kabuklanmış kaideler ,kin kuvvetleri,şiddet tehditleri , din adına manevi bezirganlık ile birlikte İslam ruhunun yaşandığı ashab ahlakının yerine geçmişten günümüze kadar kaideci taassup anlayışı hakim olmuştur. İslamı yükseltmek ve bu bağnazlıktan kurtulmak için yapmamız gereken şudur ki; İslam ideali ,insan idealidir. İnsan ideali, kalp tekniğine muhtaçtır. İlimle ahlakın birlikteliği ile hikmet ile, kalbi inkişaf ile yol almaktır. Bu bağlamda hep beraber bir tefekküre ne dersiniz? Her varlığa bağlanan ve dünyalara sığmayan her ümidin arkasında yokluk gizlidir desem katılır mısınız bana? Ve geriye dönüp baktığımızda sonsuzluk isteğinin hasıl olduğu bu dünyada iyilikle fenalık hep mücadele içinde olacaktır ve olmaya devam edecektir. Bizlerde biliyoruz da maalesef fenalık bir adım öndedir. Bizleri rahatlatan unsur ise dünya fani, diğer alemin baki olması ümidi… Ve ilahi huzurda kazanacak olanların hep iyilerin olması… Her varlığın koşarak hiçliğin kucağına atıldığı bu alemde zerre sonsuzluk inancı ruhumuzu doyum,fazilet ve hayatı yaşamaya değerli kılan saadet hazinesidir. Bizler yaratılmışların en şereflisi olmamızın yanında kabul edelim ki en sefihi de olabiliyoruz. Dağların kabul etmediği emaneti üzerimize de alarak her türlü hal, hareket ve davranışlardan sorumlu bir varlık olmuşuzdur. Bu sorumluluk nasıl yerine getirilir? Üstad der ki; Allaha yönelik ahlaki fazilet şairimizdir. Bunu terk ettiğimiz an çirkefleşiyoruz,bambaşka bir karakter bürünebiliyoruz. Bunca sefih davranışların barındığı bir dünyada yaşamak şüphe yok ki çetin bir imtihandır. Hayat mektebinde bu sınavı başarabilmek için ilk şart aşka ulaşabilmektir, aşk yolu dinin yoludur, fani olan varlıkta vücud ,çehre,emeller ve şekiller silinir ve yalnız ‘’ALLAH AŞKI varlığın mutlak sevgisi olarak zuhur eder. O aşk ki, Fuzuli sezdi, Yunus anladı, anlattı… Turdaki Musa dayanamadı, Miraç’ta Muhammed murada erdi… İÇ GÖZLEM En can alıcı tespitlerden… İç gözlem;bir nev’i nefsimizle baş başa kalmak,kalabilmek,hatta psikolojik bir metod da diyebiliriz . Diyor ki Üstadımız; İnsan kendi iç gözleminden uzaklaştığı nispet ile otomat ve taklitçi olmaya mahkumdur. Bir buçuk asırdır yaptığımız millet olarak iç gözlemden uzak kalmamız değil midir? Nihayetinde iç gözlem en büyük yararımız olup hayatımızın merkezine almadığımızda her alanda taklitçilik hatta putlaştırma tipi davranışlar hasıl olabilmektir. Ki iç gözlem küçük yaştan itibaren öğretim metodu olarak gençlerimize uygulansın ve sonucunda ezbere dayalı iradesiz mecalsiz şaşkın bırakan unsurlardan beri olalım … Nurettin Hocamız bilginin yanında düşünmenin muhakkak olduğunu, ruhun düşünmeden hakikate ulaşamayacağını ilgili bölümlerde ısrarla vurguluyor. Çünkü düşündürmeyen bilgi kısır bir sevdadır. Lakin kafa ambarlarına doldurulan her çeşit bol bilgi yükü, düşünme ile işlenmedikten sonra boş bir hafızadan ibarettir. Bilgi düşünce ile yoğrulunca engin ufuklara geniş dimağlara götürücü kuvvet sağlar İslam dünya’sının da geri kalmasında en büyük etken düşünmeyi bırakıp, hakikat diye kalıplanmış düşüncelere bağlanmalarıdır diyerek bilim ile düşünmenın ayrılmaz bir bütün olduğunu ifade ediyor. Bu yüzden bu tarz davranışları ile; Kur’an ruhundaki mana gömüldü. Kur’an kendi hayat sahnelerine icra edildi. Cennet deyince parlak bir gazino benzeri ,huri ve gılman denilince dişili, erkekli garsonlar düşünülüp heveslenildi. Yapılan Kur’an tefsirleri mana ve hüviyetinden uzak bir şekilde yapıldı gibi örneklerle düşüncesini pekiştirmeye çalışıyor. Hamiş; Düşünmek ruh selameti aramaktır.o’n da manaya ulaşmaktır. Peki nasıl bir Müslümanlık,nasıl bir kişilik? Bütün dinlerin geneline baktığımızda , insanların ahlakını yükseltmeye çalıştıklarını görürüz. Ve idrak ederiz ki her dininde kendine özgü ahlak kuralları vardır ve bir sistemde belirli esaslar çerçevesinde teşekkül ederler.Mensup olduğumuz dine baktığımızda esasların temeli de; menfaatsizlik, sonsuzluğa uzanma aşk ve samimiyet kapsar. İşte ruh arayışı bu dört unsur ile yükselmektedir. İslam Alemi’nde geri kalmasının en büyük etkenlerden birininde ruh ve ahlak düşüklüğü olduğunu pek iyi anlıyoruz diyebiliriz. Ki en az üç yüz yıllık hurafecilikte fikir esaretinden ve taassup kabusundan kurtulamayan İslam dünyası hala bu kabus ve esaretin tazyiki altında bulunmaya devam etmektedir. Ne yazık ki bunun yansıması,zamanımızın dini,kültür ve neşriyatı,hep eskilerin tekrarı,hikayesi,övülmesi ve tabullaştırılmasından ibarettir. DİN EĞİTİMİ… Daha doğrusu Din Adamı nasıl olmalı ( Kendime de pay biçtim alındım:)))… Üstad bu konuda oldukça hassas ve bir o kadar da düşünceli… Din Adamı,söz ile yazısı bir ve özellikle ahlaki ile halka örnek olmalıdır. Genç kalplerin iç yaralarna merhem olan, kin ile kibirden temizlenmiş bir eğitim neferi… Ayin,terennüm,teganni,temcit işlerinden uzak duran… Unutmayalım ki İslam’ın aslında ruhban sınıfı olmadığı gibi bir yüzü merasim ve teganni olan Din Adamları sınıfı da yoktur . DİN TERBİYESİ Din cehaletin değil,ilmin,hikmetin ve felsefenin konusudur. Din terbiyesi cahilane bir anlayış ile yapılacak bir eylem değildir. Din terbiyesi şahsiyet terbiyesidir. Çok bilgi,hikaye ve öğütler insanı dindar yapmaz. Ancak AŞK Terbiyesi ile verilir dini terbiye… ,ilmi, sanatı, ahlakı ve insanlığı severek ALLAH’a ulaşmaya kabiliyetli bir ruh övgüsüdür. İSLAM AHLAKI Ahlak,İslam dininin özü,esası hatta bizzat kendisidir. Bize düşen ise bu mantık anlayışına sahip olmaktır, kendimizde yaşamaktır. Akıl ve hikmet sözüyle Kur’an’ın en büyük en esaslı kavramı da Ahlaktır. Ebediyet’in mutlu bir yolcusu olabilmemiz için Ahlak-ı Aşk ile yaşamamız elzemdir. Ve diyoruz ki; alemde ahlaktan daha güzel,daha gerçek bir şey yoktur . Demem o ki; Sayfa 130 ‘a kadar inceleme yaptığımı vurgulamak istiyorum öncelikle. Niçin Mevlana ve tasavvuf konusu hakkında yazmadığım bahsine geçince… Bu konuda daha detaylı ve ilmi bir araştırma ile ki çok çetrefilli bir konu, ayrıyeten bir değerlendirme yapmayı düşünüyorum… Hasılı; Kitaba dair o kadar yazacak cümle ve konu var ki en güzeli en kısa zamanda bu eseri okumam(n )ız derim. Var ise hatamız affola.. Dil sürçer kalem yanılabilir…. Selam ve dua ile..! (Slh)
Mahmud Erol Kılıç, tasavvuf için "İslamın arkeolojisidir." der. Arkeoloji sanırım derinlere kazmak ile ilgili. "Sevda derinlerdedir, oysa Ferhâd üstünü kazmada dağın" diye inleyen şairin hissedişi dağları yerinden oynatıyor. Güvercinin Kayıp Gerdanlığı isimli filimde maşuk aşığına bir cennet meyvesi olan nar uzatır. Âşık narı nasıl yiyeceğini bilmediğini söyler. Cevap çok hoştur: "Önce kabuğunu soymalısın!" Topçu elimizdeki narı kabuğuyla yemeye çalıştığımızı söylemeye çalışıyor. Bence ağır ifadeler de kullanıyor eleştirirken. "Nikâh kaçakçısı hocalar." ifadesi zihnime mıhlandı mesela. "Kalp şeffaf bir ayna yapısında iken onun üstüne yüzlerce perde örtülmüş insanların çoğu bütün ömürlerince kalplerinde gizlenen samimiyete hasret yaşamışlardır." Hasrete doğru bir tarif isterseniz budur diyebilirim. Hayata dair şu hassas cümle hangi dar imbiklerden geçmiştir: "Varlığın varoluşuyla yok ettiğini zannettiğimiz yokluk, her yerde varlığa saldırıyor ve her varlığı günün birinde mutlaka pençesine geçiriyor; ölüm daima hayatı kovalıyor, sonsuz, kendinde son fikrin taşıyor ve iradenin her yer olduğu yerde onu karşımıza çıkarıyor, karanlık aydınlığı kovalıyor, yaşayanlar ölülerden gıdalanıyor." Hayata biçilen çarpık değerin ifadesi nasıl ifade edilebilir? : "İnsan kalbinin sığındığı en büyük ihtiyaç adalet olduğu halde dünyamız, birbirine zulüm yapmakla yaşayan insanların saadeti ile değerli olmaktadır." Lisân-ı iştikadan sâdır şu cümleleri bir itiraz olarak kaydetmek zorundayım: "Sahtekar müşridlerle dolandırıcı şeyhler ve dervişler alayı yumruk ve tehdit vaveylaları arasında yol alırken, nikah kaçakçısı hocalar, çığlıkçı, duacı ve mevlitçiler, pazarlıkla Kur'an ayetleri satan hafızlar, Kabe yolunda birbirini soyan alimler, ve serâpâ taasub sermayesini kullanan sözde dinî neşriyat, siyasetle ve masonlukla el ele veren dini faaliyet, soyguncu tüccardan yardım dinlenen idareciler, hepsi de tarihin kaydettiği en ileri küstahlığa bürünmüş, İslam'ı, tüyler ürpertici bir karanlığa götürüyorlar." Çok not aldım. Hayata değmeyen notların ne kıymeti var! (Vakti Garîbe Âlemi Muhal)
Öncelikle bir Nurettin Topçu kitabını okumak ciddiyet ve kalem eline alıp ders çalışır gibi pür dikkat gerekiyor. Mütefekkir, ilim irfan ehli ve Ahlak müdafisi gibi birçok güzel vasıflara sahip olan üstadımız biz insanların kendi iç gözlemizden uzak iştihalarımıza isteklerimize esir olup otomat ve mukallit olmaya mahkum olup İslamiyetin özü olan iman ve ibadet mistisizmden uzak anlayış içerisinde olduğumuzu ifade eder. Mahiyetinde insanların kalbin güneşi samimiyeti olan aşk ile sonlu varlık alemden sonsuz alem olan ruha uluhiyete ancak bu şekilde ulaşabiliriz . Bu merhaleler de tabi ciddi ruh sporları,sabır ve dervişlik çilesi ile tasavvuf anlayışıyla temizlenerek hakikat ehli olma yolunda kalbin perdelerini sıyırarak benden içeri ben vasfına mazhar oluruz. (Devran Kırmızıalan)
Kitabın Yazarı Nurettin Topçu Kimdir?
Nurettin Topçu, 1909 yılında İstanbul’da doğdu. Asıl adı Osman Nuri Topçu’dur. Nurettin Topçu’nun babası Topçuzâde Ahmet Efendi Erzurumlu, annesi Fatma hanım ise Eğinlilidir. (Erzincan’ın Kemaliye ilçesinin eski adı) Topçu ailesi Topçuzâdeler diye tanınmaktadır. Dedesi Osman Efendi, Erzurum’un Ruslar tarafından işgali sırasında Türk ordusunda topçuluk yapmıştır, bu lâkap da oradan gelmektedir.
Eğitimi
Nurettin Topçu, öğrenim hayatına altı yaşında Bezmiâlem Velide Sultan Mektebi’nin ana kısmında başladı. İlkokulu Büyük Reşid Paşa Numûne Mektebi’nde okudu.İlkokuldan sonra Vefa İdadisi’nde öğrenimini sürdüren Nurettin Topçu, birinci sınıfta iken babasını kaybetmiştir. Lise tahsilini İstanbul Lisesi’nin Edebiyat Bölümü’nde pekiyi derece ile tamamlamıştır. (1927-28) Mehmet Akif’in medeniyet telakkisini kavramış ve ilmini almak için Akif’in oğlu Asım’ı niçin Batı’ya göndermiş olduğunu idrak etmiş olan Nurettin Topçu, daha iyi bir eğitim alabilmek için Avrupa’da tahsil görmek gerektiğinin farkında olarak liseyi bitirdikten sonra kendi imkanlarıyla Milli Eğitim Bakanlığı’nın açmış olduğu Avrupa imtihanlarına girmiş ve kazanmıştır. Fransa’nın Türkiye’deki liselerin denkliğini kabul etmemesinden dolayı Topçu buradaki eğitimine Paris’teki Bordeaux Lisesi’nde başlamıştır. İki sene sonra Strazbourg’a giden (1930) Topçu, burada üniversite tahsiline başlamış; psikoloji ve güzel sanatlar, genel felsefe ve mantık, çağdaş sanat tarihi, sosyoloji ve ahlak, ilk zaman sanat ve arkeolojisi dersleri almıştır. Strazbourg’da tamamladığı doktorasını 1934 yılında Sorbonne Ünivesitesi’nde vermiştir. Sorbonne Üniversitesi’nde okuyan ilk Türk öğrenci olmuştur. Çalışması Sorbone Üniversitesi Felsefe Jürisi tarafından yılın en başarılı doktora tezi seçilir. Üniversitenin geleneklerine göre birinci olan öğrenciler mutlaka ödüllendirilir. Bunun üzerine yetkili Profesör, Nurettin Topçu’nun yanına gelerek durumu anlatır ve ödül olarak neyi istediğini sorar:
- Efendim, bir altın saat mi? Amerika veya Kuzey Avrupa’ya bir mavi yolculuk mu?
Hangisini tercih edecekseniz onu alacaksınız veya o ülkeye ziyarete gideceksiniz!
Nurettin Topçu, kararlı ve gayet kendinden emin bir şekilde bu soruya şöyle cevap verir:
- Hiçbiri değil!
- O zaman ne istiyorsunuz?
- Sorbonne Üniversitesi’nin giriş ve çıkış kulelerinde yirmi dört saat ay-yıldızlı Türk bayrağının dalgalanmasını istiyorum!
- Derhal bu isteğiniz yerine getirilecektir!
Nurettin Topçu kendine yapılan teklife verdiği cevabı duyan herkes hayret ve hayranlık içinde kalmıştır. Vatan ve bayrak sevgisinin gurbet illerde okuyan bir öğrencinin yüreğinde böylesine yüceldiği az görülmüştür. Ayrıca bu olay, onun düşünce yapısını, vatan ve millet sevgisi ile hayat felsefesini yansıtan önemli bir ayrıntıdır.
Öğretmenliği
Avrupa’dan döndükten sonra 1935 yılında Galatasaray Lisesi’nde felsefe öğretmenliğine başladı. Topçu İzmir’de öğretmenliğinin henüz daha dördüncü yılında, Türk düşünce tarihinde önemli bir yeri olan “Fikir ve Sanatta Hareket Dergisi”ni yayınlamaya başlar. (1939)
Denizli’den sonra İstanbul’a tayin edilen Topçu, Haydarpaşa Lisesi, Vefa Lisesi, Robert Koleji, İstanbul İmam Hatip Lisesi ve İstanbul Lisesi’nde öğretmen iken yaş haddinden emekli olmuştur. Nurettin Topçu, Bergson’dan hareketle hazırlamış olduğu Sezgiciliğin Değeri isimli çalışmasıyla İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nde doçent ünvanı almıştır.
Milletimizin son dönemde yetiştirmiş olduğu önemli fikir ve aksiyon adamlarından biri olan Nurettin Topçu’nun hayatını, sık sık idealize ettiği mesuliyet duygusunun yoğun baskısı altında Anadolu’da Türk Milletinin yeniden dirilişinin ilham kaynaklarını arayacak, münevver bir zümre meydana getirmeye çalışmıştır. Bu münevver kadroyla aklın saltanatını yönetimde, eğitimde, sanatta ve bilimde hâkim kılacak bir “Türk Rönesansı”nı gerçekleştirme çabası içerisinde olmuştur. Hayatı, bunun mücadelesi ile geçmiştir. Ahlâk alanında doktora yapmış olan Topçu, imanlı, ahlâklı debdebeden ve gösterişten uzak hayatı, doğru bildiğini söylemekten ve yaşamaktan çekinmeyen tavizsiz karakteri ile örnek bir şahsiyettir. Ömrünü her an büyük mahkemenin huzurundaymış gibi hesap vermeye hazır, hiçbir otoritenin etkisinde kalmaksızın milletinin meseleleriyle ve ahlâk dersi vermekle geçmiştir. Sınıfta, öğretmenler odasında, sokakta, camide, evde, konferans salonunda, kısacası hayatın her alanında ve her aşamasında… Kendisine maddenin ve servetin fethini değil, ruhların fethini gaye ettiği gibi, insanlara da onu hedef olarak göstermiştir. Felsefeden sanata, dinden ekonomiye ve eğitime kadar pek çok sahada kendine has tahlilleri, bakış açıları ve önerileri olan Topçu, hem Batı’yı çok iyi tahlil eden, gözlemleyen ve Batı düşüncesini bilen hem de ailesi ve muhiti dolayısıyla geleneksel yapı ve değerleri tanıyan, bilen ender düşünürlerden biridir. Birçok kaynaktan etkilenmiş olan Topçu’nun eserlerinde bu etkilerin izlerini görmek mümkündür.
Başlıca Eserleri
Yarınki Türkiye, İslam ve İnsan, Ahlak Nizamı, İradenin Davası, Mehmet Akif, Felsefe, Büyük Fetih, Devlet ve Demokrasi, Sosyoloji
Nurettin Topçu Kitapları - Eserleri
- Var Olmak
- Ahlak Nizamı
- İslam ve İnsan - Mevlana ve Tasavvuf
- İsyan Ahlakı
- Taşralı
- Ahlak
- Amerikan Mektupları / Düşünen Adam Aranızda
- Bergson
- Türkiye'nin Maarif Davası
- Büyük Fetih
- Mehmet Akif
- Yarınki Türkiye
- Kültür ve Medeniyet
- Millet Mistikleri
- Felsefe
- Mantık
- Psikoloji
- Sosyoloji
- Reha
- İradenin Davası / Devlet ve Demokrasi
- Varoluş Felsefesi - Hareket Felsefesi
- Milliyetçiliğimizin Esasları
- Garbın İlim Zihniyeti ve Ahlak Görüşü
- Mevlana Ve Tasavvuf
- Devlet ve Demokrasi
Nurettin Topçu Alıntıları - Sözleri
- "Kötülük bir bilgisizliktir, hiç kimse bilerek kötülük etmez." (İsyan Ahlakı)
- Yorgundum; varlıktan sıyrılan bir sonsuzlukta sanki binlerce yıl dinlenmeye muhtacım. (Taşralı)
- İnsanlık kadar eski olduğu halde, insanların pek azına nasip olan bu nesne aşktır... (Mehmet Akif)
- Kendi tarihlerini tanımayan ve inkâr eden milletler için, yıkılıp yok olma tehlikesi vardır. (Ahlak)
- Yumuşak başlı isem, kim demiş uysal koyunum? (Mehmet Akif)
- Herkes bir medenî yaşayışa sahip olduğu halde, herkes kültürlü değildir. (Sosyoloji)
- kendimden başkasına bağlanmak istemiyorum (Varoluş Felsefesi - Hareket Felsefesi)
- Tarih kronolojiden ibaret değildir; olayları zaman sırasına koyarak nakletmekle yetinmez. Onları doğurmuş olan sebepleri araştırır; tenkit süzgecinden geçirilen olaylar arasında sebep-sonuç bağıntılarını meydana çıkarır. (Mantık)
- Hamal eşyanızı eve getirdikten sonra çok yorulduğunu söyleyerek pazarlıktan fazlasını koparmak için kapınızda bağırıp çağırmaya koyulur. Ev sahibi hava parası dilenir, kiracı, kirayı ödememek için kırk dereden su getirir. Ve her yerde, her adım başında, meyhanede veya mabed kapısında o klâsik tavırlı, mel’un endamlı profesyonel dilenciler el açıp yalvarırlar: “Allah rizası için!” Allah'ın dilenciliği en çok levm ettiği bir dinin halkı ne kadar da dilencilere düşkün, bunlar ne kadar da hürmetsizce dileniyorlar! (Amerikan Mektupları / Düşünen Adam Aranızda)
- Milliyet, en kısa ifadesiyle tarih ve toprak şuûrudur. (Mehmet Akif)
- … Allah bir fikir değildir ki, ispat edilsin.” O kendisine bağlanılarak yaşanan bir varlıktır.” (Varoluş Felsefesi - Hareket Felsefesi)
- “İnsan için bütün bir ömür kendini aramaktan başka bir şey değilse, acaba sonunda aradığımızı buluyor muyuz? (Millet Mistikleri)
- Anadolu'nun kapısını Malazgirt'te açarak bu ülkeyi altıyüz sene bahtiyar Islâm beldesi yapan kuvvet, Alparslan'ın ruhundaki merhametten taşan âlicenâplik hamlesi idi. Asıl fetih bu kalp ve ruh hamlesinindir. Kılıç onda, şâirin elindeki kalemin yaptığından fazlasını yapmış değildir. Haçlı seferlerinde Kudüs'ü elde eden barbar Ingiliz kralı Arslan Yürekli Rişar'ın bu şehirde yediden yetmişe kadar bütün müslümanları kılıçtan geçirmesine karşılık, büyük İslâm mücahidi Selahaddin-i Eyyübi'nin ertesi sene şehri tekrar aldıktan sonra bir tek hıristiyanın burnunu kanatmayışı, bu olayın insanlık âlemine örnek verdiği merhametten fışkırarak haçlılan bu topraklarda perişan eden kuvvet olmuştur. Onlar yine bu kuvvetlerle perişan edileceklerdir. Büyük fethi ebedi yapan kuvvet kılıçla tankın değil, atomdan daha kuvvetli olan ulu ecdadın ruhundaki adalet kuvveti idi. (İslam ve İnsan - Mevlana ve Tasavvuf)
- Izdırap dostluğu ne teselli verici şeydir! (Reha)
- Hocalık mesleği, şüphesiz ki kitap sayfalarındaki bilgileri gençlerin dimağına aktarmaktan ibaret değildir; hocanın şahsiyetinden körpe ruhlara aşı vermesini bilmektir. (Millet Mistikleri)
- Ruh için en yüksek iyilik ve en büyük erdemlilik, Allah'ın bilinmesidir. (Ahlak)
- Kanayan bir yara gördüm mü yanar ta ciğerim... (Mehmet Akif)
- “Ben bir insanım “ dediğim zaman bu ifadeye girmiş olan “ben…im” kelimesi varlığı ifade ettiği halde “insan” kelimesi öz ifade etmektedir. Yalnız Allah’ta varlıkla öz birleşmiş bulunur, birbirinden ayrılamaz. (Varoluş Felsefesi - Hareket Felsefesi)
- Bu insanlar arasında kalbim, sık bir ormanda dolaşan kelebek gibi, ne tarafa uçsa ağaçlara çarpıyor. (Var Olmak)
- İnsanın affedilmez şaşkınlığı, düşmanı kendi dışında aramasıdır. (Var Olmak)
Yorumlar
0 yorumYorum yazmak için tam sürüme geçin