Kitap Künyesi
Yazar: Knut Hamsun
Yazar: Hans Christian Andersen
Çevirmen: Banu Gürsaler Syvertsen
Yayın Evi: Yapı Kredi Yayınları
İSBN: 9789753632201
Sayfa Sayısı: 140
İstanbul'da İki İskandinav Seyyah Ne Anlatıyor? Konusu, Ana Fikri, Özeti
Knut Hamsun - Norveç'in şaibeli gururu. Hans Christian Andersen - başmasalcı, gerçek bir seyyah, kötü bir oyun yazarı.
Bu iki "kuzey" yazarını güneye, İstanbul'a çeken neydi? İstanbul sokaklarında birer yabancı yazar olarak dolaştıklarında, bizim görmediğimiz, atladığımız neleri yakalamışlardı?
"Hilalin Altında" gezen iki "dünya yazarı"nın, özgün dillerinden yapılan çevirileriyle İstanbul anıları! Türkçede ilk kez...
İstanbul'da İki İskandinav Seyyah Alıntıları - Sözleri
- Çok az şeye ihtiyaç duyar; bir dilim ekmek, bir soğan ve bir yudum incir şerbeti bir öğün yemektir ona.
- Ayağını Türk toprağına basmış olmak bile büyük bir muvaffakiyet değil mi zaten? Var mı herkeste bu cesaret ? Tamam, Türkler adam yemiyor artık. Lakin hepten de dişsiz olduklarını kim iddia edebilir? Benden başka Norveçli bir yazar bu memlekete gelme cesaretini gösterebilmiş mi? Goethe bir zamanlar Weimar'dan İtalya'ya kadar gitmişti, Türkiye'yi ziyaret etti mi acep?
- Türklerin, ya da daha yerinde bir deyişle Türk milleti içindeki cahillerin, bütün divanelerin tanrısal bir ruhtan ilham aldıklarını zannettikleri bilinen bir gerçektir. Bu nedenle de camiler delilere açıktır.
- Hayat zevk almaktır!
- Sanki Türk, John Stuart Mill'in şu satırlarını okumuş gibidir: "Mekanik icatların insanoğlunun hayatını kolaylaştırıp, kolaylaştırmamış olduğu şüphe götürür". Belki de John Stuart Mill bu konuda şüpheye düşmeyi Türk'ten öğrenmiştir kimbilir...
- Küçük bir çocukken "Binbir Gece"yi hiç aklımdan çıkarmaz, asma bahçeleri ve fıskiyeli havuzlarıyla mermer saraylar düşlerdim.
- Hakikatı bilmek güç. Bunun nedeni belki de bize hakikatı anlatacak olan Avrupa basınının tek sesliliğidir. İnsan biraz şüpheleniyor doğrusu. Sesini duyurması lazım gelen taraf tamamiyle dilsiz.
- Yepyenidir unutulmuş şiirler.
- Maalesef, herkes Büyük lskender olamaz ki, her ikisini de kazansın ve en muzaffer olduğu anda ölerek kazancını iki kata çıkarsın.
- "Geziye çıkmak, yaşamaktır. İşte o zaman yaşam canlanır, zenginleşir; insan bir pelikan gibi kendi kanıyla değil doğayla beslenir."
- Burada kaldığım süre içinde her gün, Türklerin en fazla hüsnüniyet sahibi, en dürüst halk olduğuna dair kanıtlar buldum.
- Türkler dünyaya gelen her çocuk için bir çınar, her ölü için ise bir servi dikerler.
- Şiir burada! Türk'ün ta kendisi, sarı afyon çiğneyeni, kırmızı şalvarı, sarı kaftanı ve yeşil türbanıyla yaşayan bir şiirdir.
- İnsan ya ülkenin geleneklerine uymalıdır ya da o ülkeyi terketmelidir.
İstanbul'da İki İskandinav Seyyah İncelemesi - Şahsi Yorumlar
İstanbul'u, tabiat olarak bu topraklara en uzak insanlardan- İskandinav yazarlardan- dinlemek müthiş bir deneyim. Önce yazar/knut-hamsun'un deneyimleri yer alıyor. Farklılığa, yeniliğe açık bir bakış açısıyla değerlendirmiş İstanbul'u. Abdülhamid Han'a da hayran kalmış. Abdülhamid'in batıya, inkılâba açık tavrını ve aynı zamanda haşin ama özünde merhametli tavrını takdir ediyor. Bu konuda da şöyle bir anektot veriyor: "Sultan yorgun görünüyordu. Askerlerin selam duruşunu Asyalı bir kayıtsızlıkla cevaplandırdı. Ancak bu iade-i selam bile, kendisi tarafından vazife edinilmişti. Selefi Abdül Aziz selamlara asla cevap vermezmiş. Burada adil olunacaksa, bu küçük hususiyet Sultanın vahşi tabiatı hanesine eksi, insani tarafları hanesine ise bir artı olarak kaydedilmelidir." Oldukça eğlenceli ve merak uyandırıcı bir anlatıyla hareket etmiş. Dervişlere ve müziğe de Andersen kadar şaşkınlık göstermiyor. Genel olarak Türk halkını övmüş, ağırbaşlılıklarını takdir etmiş. Ermeni, Yahudi, Rum esnaflar ile Türk esnafının farkını anlattığı bölüm komikti. Türk'ün pazarlamaya, dil dökmeye tenezzül etmemesini beğeniyor. İslam hakkında da gayet olumlu. Ama İslam'ı Hristiyan bir anlayışla algıladığı için bazen yanlış anladığı yerler olmuş. Sonra yazar/Hans-Christian-Andersen'in deneyimleri başlıyor. Andersen daha kapalı bir bakış açısıyla yaklaşıyor. Dervişlerin dansına çok şaşırıyor. Ama doğadan, boğazdan, güzelliklerden daha çok bahsediyor. Masalcı olduğu su götürmez bir biçimde bir masal olarak ele alıyor İstanbul'u. Mevlid'i kendi hayal gücünden öğeler ekleyerek anlattığı bölüm komikti. Peygamberin hayatını bir Avrupa anlatısına dönüştürmüştü. Andersen, İstanbul'a Abdülmecid Han tahtta iken geliyor. Abdülmecid henüz 19 yaşında olduğundan mütevellit onda bir ihtişam değil zayıflık ve solgunluk buluyor. Mitlere, masallara hakimiyetini belli eder şekilde sürekli gönderme yapıyor. Danimarka ve İsveç ile mimari açıdan pek çok benzerlik keşfediyor. Hamsun gibi Andersen de Türkleri övüyor. kibar ve dürüst buluyor. İki yazarın da anlatısı çok güzel. Bu tarz anlatılarda bize garip gelmeyen ama bu kültüre yabancı birini hayrete düşüren noktaları görmeyi seviyorum. Bu sayede tahayyüllerimin ne kadarı insani tabiatıma ne kadarı Türk kültürüne bağlı daha net algılıyorum. (sorcière)
1800’lü yıllarda İstanbul’u ziyaret eden seyyahların ortak özellikleri şöyledir: • Pera’da (Beyoğlu) kalırlar, Avrupai yaşam tarzını Osmanlı ülkesinde görmek hoşlarına gider. Pera ile İstanbul arasındaki modernlik farkına dikkat çekerler. • Muhakkak Galata’dan bahsederler. Köprünün kalabalığı, geçiş ücreti, İstanbul’a gezmeye gidişler hep anlatılır. • Ayasofya, At Meydanı gibi mimari eserleri ve Kapalıçarşı gibi önemli merkezleri ziyaret ederler. • İstanbul’un köpeklerinin çokluğundan ve gürültülerinden bahsetmeden edemezler. • Büyükdere ve Göksü gibi şehrin dışında kalan yerlerdeki sayfiyelerden ve şenliklerden söz ederler. • Üsküdar muhakkak her seyyahın dikkatini çeker. Özellikle dervişleri izlemek için Üsküdar’a gelirler ve çoğu da “Dervişlerin dansını seyrettik” diye bahsederler. • Türklere ve Türklerin kendine has yaşam tarzlarına dikkat çekerek derin gözlemler yaparlar. • Ziyaret ettikleri dönemdeki padişah ve idaresi hakkında mutlaka malumat paylaşırlar. Cuma selamlığına denk gelirlerse detaylıca anlatırlar. • Hiçbiri saray haremini görmemiştir ama muhakkak harem hakkında söylentilere yer verirler. • Osmanlı kadınının hayat tarzını Avrupa kadını ile mukayese ederler. • Kapalıçarşı’daki Müslüman esnaf ile Yahudi ve Ermeni esnaf arasındaki iş ahlakının farkına mutlaka değinirler. Bunlar haricinde her seyyahın kendine has değerlendirmeleri ve gözlemleri hatıratlarda/seyahatnamelerde yer alır. Sosyal yaşamdan siyasi olaylara, ekonomik koşullardan coğrafi öğelere kadar İstanbul’un altını üstüne getirirler. Bu seyyahlardan İskandinav kökenli iki tanesi Andersen ve Hamsun olup farklı dönemlerde İstanbul’u ziyaret ederek seyahatlerini yazmışlar. Hamsun oldukça “artist” olup bazen bol keseden sallamış olsa da o dönemki İstanbul’a dair önemli değerlendirmelerde bulunmuş. Andersen ise yaşadığı her olayı masal gibi yansıtarak yer yer sıkıcı olmakla birlikte yine güzel anektodlardan bahsetmiş. 19. yüzyıl İstanbul’una 21. yüzyıldan bakmak isteyenler için bu kitap çok güzel! (Muhammed Tutar)
Kitap isminden anlaşılacağı üzere 18. yüzyılda İskandinav iki seyyahın Osmanlı dönemindeki İstanbul'u inceleyen 1. kişi ağzıyla aktarılmış bir kitap. O dönemin toplumsal çalkantılarına rağmen İstanbul'un cennet gibi oluşu çok güzel bir şekilde dile getirilmiş. Dönemin insanlarının yaşayış şeklini ve kendi toplumlarıyla olan kıyaslarını ele alması, eserin daha akıcı bir hale sokuyor. Tarih kitaplarında gerileme dönemi Osmanlı Devleti genel olarak belli başlı nedenler ele alınarak üstü kapalı bir şekilde geçilirken bu kitapla o dönemin toplumsal psikolojik durumunu ve ilgilerinin neye yönelik olduğunu öğrenebilirsiniz. (Ashile Sun ︎)
Kitabın Yazarı Knut Hamsun Kimdir?
Norveçli yazar ve 1920 yılı Nobel Edebiyat Ödülü sahibi.
Knud Pedersen (sonradan Knut Hamsun adını almıştır), Norveç'in kuzeyinde Gudbrandsdal sınırları içinde Lom kasabasında doğmuştur. Bir terzi olan babası, kalabalık ailesini alarak, daha kuzeye, Hamsund, Hamaröy kasabasına göç etti. Yazarlıkta kullandığı Hamsun adını, babasının 1863’te yerleştiği Hamsund köyünden aldı. Çocukluğu ve gençliği kırsal bölgede geçti. Hemen hemen hiç resmî eğitim görmedi.
Sekiz yaşında iken dayısının isteği üzerine annesiyle babası onu bir rahibin eğitimine verdiler. On dört yaşında, doğduğu kasabaya gidip orada bir tüccar yanında tezgahtarlık yaptı. Bir yıl sonra da Tranöy`de daha büyük bir tüccar yanında kalfalığa başladı. Tüccarın kızına aşık oldu fakat tüccar iflas edince ayrılmak zorunda kaldı. Bu sıralarda "Esrarengiz Adam" adında küçük bir aşk romanı yazdı. Bu roman, gezginlik yıllarında tanıştığı bir kitapçı tarafından bastırıldı. Buradan ayrılınca bir iki arkadaşıyla birlikte ucuz eşyalar satmaya başladılar. Kibrit, mum gibi şeyler satıyorlardı. Daha sonra ayrıldılar. Arkadaşı güneye, Knut kuzeye gitti.
İş bulamayınca zanaat öğrenmek amacıyla bir ayakkabıcının yanına gitti.
Bir yıl sonra daha büyük, epik bir eser kaleme aldı. Henrik Ibsen'i okumuştu, onun etkisi altında bulunuyordu. "Bir Karşılaşma" adındaki bu kitabını da, Bodö'de bir kitapçı yayımladı. Daha sonra bir aşk hikâyesi daha yazdı.
Kitaplarını okuyan ailesi artık bir iş bulmanın zamanı geldi diyerek onu bir bucak müdürünün yanına yardımcı olarak verdi. Bu bucak müdürünün pek çok kitabı vardı. Björnson'un toplu eserlerini okumasına izin verilmişti. Knut bu heyecanla kitaplara sarıldı ve gözlerini bozana kadar okudu.
Bu kitapların etkisiyle Knut bir kitap daha yazdı fakat yayıncılar basmaya yanaşmadılar. Knut'un bu kitapları bir yayınevinin desteği olmadan basabilmesi için bir zenginin desteği gerekiyordu.
Aradığı kişiyi buldu. Erasmus Zahl adında bir tüccardı bu. Çok gence yardım etmişti. Knut ona yazar olmak istediğini söyledi. Son yazdığım hikâye diye başka bir yazarı verdi. Tüccar kâğıtlara değil yüzüne baktı Knut'un. Genç Hamsun tüccardan çıkarken cebine bin kron indirmişti bile.
"Frida" adında bir köy hikâyesi ve şiirler yazmaya başladı.
Hikayesini tamamlayınca bir vapur bileti alarak Kopenhaga gitti. Bir kitapçıya, sonra da Norveçli bir şaire eserlerini kabul ettirme çabaları boşa çıkınca Oslo'ya döndü. Sonra göçebe olarak uzun bir yolculuğa çıktı.
Parası tükenen Hamsun tekrar aynı tüccarın yolunu tuttu. Tüccar yardımını esirgemedi. Makaleler, hikâyeler yazıyor bunları satmaya çalışıyordu. Parası tekrar tükenince aç kaldı ve bunu romanlaştırdı. Açlık romanı şöhretinin ilk basamağı oldu.
Bu sıkıntılar içerisindeyken, yol yapımında iş buldu. Kum ocağında kâtiplik edecek, çekilen kumların hesabını tutacaktı. Zor değildi bu iş. Çalışma ve dinlenme saatlerinde bol bol kitap okuyordu. Müsveddelere şiirler, makaleler karalıyordu. Zamanla bir hatip gibi konuşabildiğini keşfetti işçilerle sohbet ederken. Tanıştığı bir rahip ona konferans vermesini tavsiye etti. Bunun üzerine Gjövik şehrinde bir salon kiralandı. Konferans edebiyat alanında olacaktı.
Konferansı dinlemeye sadece altı kişi geldi. Altı kişiden biri olan bir yazı işleri müdürü konferansı beğendi. Çevreye konferansı övdü. Bir sonraki konferansına da sayıları artmıştı. Bu sefer yedi kişiydiler. Anlaşılan bu yörenin edebiyatla ilgilendiği yoktu. Knut evine geri döndü.
Yirmi bir yaşındaydı ama çalışmaktan ziyade yazmak istiyordu. Noelde bir arkadaşı onu çiftliğine davet etti. Arkadaşının annesi Knut'u çok sevdi ve ona bir rahip olmasını öğütledi. Ama Knut'un Amerika'ya gitmek istediğini öğrenince bu aile, Knut'a yol parası dört yüz kron ödünç verdi. O da, hemen İngilizce öğrenmeye koyuldu. Ünlü yazar Björnson'a gidip ondan bir tavsiye mektubu aldı. 1882'de Knut Amerika'ya gitmişti.
Amerika'da Björson'un mektubu bir işe yaramamıştı. Burada kimse onu tanımıyordu. Henry Johnson adında bir öğretmenle ahbap olup ondan İngilizce dersleri aldı. Onun kütüphanesini taradı. Özellikle Mark Twain onu etkilemişti.
Önce Norveççe daha sonra da, İngilizce konferanslar hazırladı. Geceli gündüzlü çalışmalardan sonra Minesota'ya geçti ve orada muhasebe işine başladı.
Arkadaşı Johnson karısıyla bir Avrupa gezisine çıkınca işler Knut'a kaldı. 1884 yazı ile güzü bu şekilde geçti. Bir açık arttırmada yüksek sesle konuşurken göğsünde bir sancı duydu. Öksürük nöbetiyle yere yığıldı. Doktor hızlı ilerleyen verem teşhisi koydu ve ona birkaç aylık ömrü kaldığını söyledi.
Knut birkaç ay hasta yattı. Ölürsem Norveç'te gömüleyim diyerek Norveç'e doğru yolculuğa çıktı. Ne kendisinin ne de dostlarının anlayamadıkları bir şekilde yol süresince kendiliğinden iyileşti. Deniz havası iyi gelmişti.
Norveç'e döndüğünde bir gazete ile anlaştı. Oraya makaleler yollayacak hiç değilse böylece dinlenecekti. Çalışıyor ve yazıyordu. 1885'de Mark Twain ile ilgili bir yazısında imzası Knut Hamsund, bir matbaa hatası yüzünden Knut Hamsun şeklinde basıldı. O da düzeltmeye yanaşmadı. O tarihten itibaren ismi böyle kaldı.
Norveç'te işinden ayrılınca tekrar aç kaldı. Bu açlığa bir yıl katlandı. Daha sonra bir zenginin yardımıyla tekrar Amerika'ya döndü.
Amerika'da tramvaylarda biletçilik yaptı. Biletçilik işini becerememişti. Çünkü durakları aklında tutamıyordu. Kitap okumaya daldığı için yolculara haber vermiyordu. Bu yüzden işinden ayrılıp Kuzey Dakota'ya gidip tarlalarda çalıştı.
1887 sonbaharını kapsayan bu çalışmalarda cebinde biraz parayla Amerika'ya ilk geldiğinde kaldığı yerlere döndü. Artık yazmaya başlayabilirdi.
Bu sürede Danimarka'ya gitti. Yazmaya azimle başladı.
"Yumruğunu yemedikçe kimsenin bırakıp gitmediği o garip şehir, Kristiania'da aç gezdiğim günlerdeydi. Tavan arasında uyanık yatıyordum. Alt katta bir saatin altıya vurduğunu duydum. Hafif aydınlanmıştı ortalık; insanlar merdivenleri inip çıkmaya başlamışlardı..." diyordu büyülenmişliğiyle.
Kağıtları üst üste yığıyor sürekli yazıyordu. Ne yazdığını iyi biliyordu. Açlık romanıydı bunlar. Yazdığı kısımları Politiken gazetesi yazı işleri müdürlerinden Edvard Brandes'e götürdü. Brandes bu karşılamayı daha sonra şöyle anlatıyordu: "Ondan daha düşkün bir başka insan pek az görmüşümdür. Düşkünlüğü elbisesinin yırtık pırtık olduğundan değildi. Ya o yüzü!. Çok uzundu müsveddeler. Kendisine geri veriyordum ki, birdenbire kelebek gözlüğü gerisinde gözlerindeki ifadeyi gördüm."
Behçet Necatigil tarafından dilimize çevrilen "Göçebe" adlı kitabını ise elli yaşlarında tamamlamıştır. Üç bölümlük büyük romana yazarın verdiği genel isimdir. İlk kitap "Sonbahar Yıldızları" altında 1906'da, "Hüzünlü Havalar" 1909'da, "Son Mutluluk" 1912'de Göçebe'de toplanmıştır ve yazarın ağzından anlatılmıştır. Bu defa kitabında evliliğin zor temasını işlemeye yönelir.
Hamsun, Göçebe adlı romanıyla 1920’de Nobel Edebiyat Ödülü'nü aldı. 1930’larda ülkesindeki faşist partiye katıldı. İkinci Dünya Savaşı’nda Norveç’in işgali sırasında Almanları destekledi. Ülkesi Norveç'in işgalinden önce başladığı Nazi taraftarlığını ülkesinin işgali sırasında da devam ettirmesiyle ünü ciddi şekilde lekelenmiştir. 1943 yılında aldığı Nobel ödülünü Goebbels'e göndermiştir. Savaştan sonra Nazi taraftarlığı nedeniyle tutuklandı, ancak ileri yaşı dolayısıyla yalnızca para cezasına çarptırıldı.
Hamsun’un yalın ve çocuksu üslubu incelikle örülmüş bir düzyazı şiirini andırır. Yapıtlarında Rus yazarlarının, özellikle de Dostoyevski’nin ruhsal yaklaşımı ile Amerikan edebiyatının etkilerini taşıyan kara mizahı birleştirmiştir. Romanlarındaki neşeli hava, insanın çevresini saran boşluğu gizlemekten uzaktır. 20. yüzyıl başında gelişen yeni-romantizmin edebiyattaki öncüsü olmuş ve romanı aşırı bir doğalcılığa kaymaktan kurtarmıştır. Yapıtları ancak ölümünden sonra ilgi görmüştür. Göçebe, Viktorya, Pan, Hüzünlü Havalar, İstanbul’da İki İskandinav Seyyah, Son Mutluluk başlıca yapıtlarıdır.
19 Şubat 1952 yılında doksan iki yaşında banyoda ölü bulundu. Cenazesi yakılmıştır.
Knut Hamsun Kitapları - Eserleri
- Açlık
- Dünya Nimeti
- Pan
- Rosa
- Uçarı
- Victoria
- Göçebe
- Hüzünlü Havalar
- Son Mutluluk
- Sonbahar Yıldızları Altında
- İstanbul'da İki İskandinav Seyyah
- Benoni
- Gizemler
- Son Bölüm
- Nağıllar Diyarında
- Oğlum Oğlum & Victoria
- Dünya Nimeti 2. Cilt
Knut Hamsun Alıntıları - Sözleri
- Böyledir bu: Yaşamak bile başlı başına bir nimettir; hayatın ayrı ayrı bütün mahrumiyetlerini karşılayan, peşin ve bol bir ödemedir yaşamak nimeti. (Göçebe)
- Üff çekingen insanlar ne zor! Onların yanında her şeyi bizim yapmamız, bizim söylememiz gerek; hiç de yardım etmezler bize. (Açlık)
- Hakikatı bilmek güç. Bunun nedeni belki de bize hakikatı anlatacak olan Avrupa basınının tek sesliliğidir. İnsan biraz şüpheleniyor doğrusu. Sesini duyurması lazım gelen taraf tamamiyle dilsiz. (İstanbul'da İki İskandinav Seyyah)
- Tatlı sarhoşluğum hala devam ediyordu, dünyanın en kıymetli mektubunu almıştım, onu şuracıkta iç cebimde taşıyordum , o bana yazılmışa. Yazmayınız. Hayır, yazmam, pekala, ama kalkıp gelebilirim. Ve cümlenin sonunda üç nokta bulunuyordu. (Sonbahar Yıldızları Altında)
- Hayat zevk almaktır! (İstanbul'da İki İskandinav Seyyah)
- "Mesele ne harflerde, ne de kelimelerde!" "Ya neyde?" "Manasında!" (Benoni)
- Hayatından hep memnun olabilmesi; üstelik yeni yeni mutluluklar besleyebilmesi için, insanın az çok basit olması gerekir. (Göçebe)
- " Öyle, şu yeryüzünde avare kimseleriz. Yollar çöller aşar, kâh sürünür kâh yürür ve çiğner geçeriz birbirimizi. Daniel gibi, o da çiğnedi ve çiğnendi." (Son Bölüm)
- İnsanlar hep aynı telden çalamazlar, bazı teller kopar. Ara sıra sonuncu teli tıngırdatmak gerek. (Son Bölüm)
- Buğdaysa ekmek demekti; buğday veya buğdaysızlık, hayat veya ölüm demekti. (Dünya Nimeti)
- Ölüm, hayatta bata çıka yürür çamurlu bir batakta gibi... (Son Bölüm)
- Bu yeryüzünde tek başıma ve meçhul dolaşıyorum. Benim kaderim de böyleymiş. İçimde neler olduğundan kimsenin haberi yok; benim de bir şeyler mırıldandığımı kimse duymadı. (Victoria)
- Dünyalığa gelince, her çeşit dünyalıktan nefret etmen gerekir. (Açlık)
- "Aşk bir insanı yere yıkabilir, onu tekrar ayağa kaldırabilir, onu yeniden rezil edebilirdi... Ve aşk; dünyanın kaynağı, dünyanın sultanı oldu ama aşkın yolları çiçek ve kanla doldu, çiçek ve kanla." (Victoria)
- Gün bitti. Her şey iyiydi, canımı sıkacak hiçbir şey olmadı.Çevremdeki büyük sessizlikte. yetişkin, göçebe tek insanım ben. Bununla büyüyor, daha bir önem kazanıyor, gittikçe yaklaşıyorum Allah’a. İçimde tavlanan demirlerin de rahatı, sanırım iyidir; çünkü Tanrı, kendine yakın olanlara inayetini ihsan eder. (Son Mutluluk)
- Tanrı insanın gönlüne göre verir. (Pan)
- Gençlikten kalma bir sevginin böyle yer etmesi, arada bir kendini göstermesi tuhaf. (Gizemler)
- Aşk akıllıyı aptal eder... (Dünya Nimeti)
- Ölüm için hayat ucuz bir eşyadır. (Son Bölüm)
- Sevda da cinayet kadar tehlikelidir. (Göçebe)
Yorumlar
0 yorumYorum yazmak için tam sürüme geçin