Kitap Künyesi
Yazar: Hans Fallada
Çevirmen: Ahmet Arpad
Orijinal Adı: Wolf unter Wölfen, 1937
Yayın Evi: Everest Yayınları
İSBN: 9786051418810
Sayfa Sayısı: 1222
--reklam--
Kurtlar Sofrasında Ne Anlatıyor? Konusu, Ana Fikri, Özeti
Yıl 1923. Almanya'da enflasyon almış başını gidiyor. Ülke bir uçuruma sürükleniyor. Bencilleşen bireyler yazgılarını ellerine alıyor. Paranın çılgın gibi değer yitirdiği dönemde insanlar kendilerini, parçalanmaya başlayan toplumun içine düştüğü bataktan kurtarmaya çabalıyor.
O günlerin karmaşasında, yaşamın gittikçe çılgınlaştığı başkent Berlin'de tekrar karşılaşan, Birinci Dünya Savaşı'nda birlikte cepheye gitmiş üç insanın yazgısından yola çıkıyor Hans Fallada. Kurtlar Sofrasında adını verdiği bu dev romanda, toplumun her kesiminden özenle seçtiği kahramanlarına adeta bir resmigeçit yaptırıyor; kısa sürede zenginleşenler, bir günde varını yoğunu yitirenler, tüm servetini kumara yatıranlar, dönekler, karaborsacılar, yeraltı babaları, büyük arazi sahibi soylular, subaylar, küçük insanlar, vurguncular, sokak kadınları, uyuşturucu bağımlıları ve daha niceleri…
20. yüzyıl Alman edebiyatının en önemli isimlerinden Fallada, o yılların Almanya'sında yaşanan sosyal ve ekonomik kriz sonucu eriyen orta sınıfın, parçalanan toplumun sorunlarını ele aldığı bu ünlü romanıyla Hitler öncesi dönemi çok kurnazca ve çekici bir anlatımla okura sunuyor. Kurtlar Sofrasında, toplum karmaşasının yaşandığı, gerilim dolu yılları başarıyla anlatan büyük bir eser, epik bir belge!
"Güzel bir romanı değerli yapan her şey var bu eserinizde. Sağlam ve güvenilir bir temele dayandırdığınız konuyu tümüyle ele alıp işliyorsunuz. İnsanlarınız kişiliklerine uygun gelişiyor. Yazar olarak hiçbirini zorlamıyorsunuz, onları kendilerine bırakıyorsunuz. Eser, bir mimar titizliği ile yaratılmış. Dilinden yapısına dek her şey öylesine kusursuz ki, bir meslektaşınız olarak sizi bu başarınız nedeniyle kıskanmadım değil..."
-HERMANN BROCH Fallada'ya 22 Kasım 1937'de yazdığı mektuptan-
(Tanıtım Bülteninden)
--reklam--
Kurtlar Sofrasında Alıntıları - Sözleri
- 1923 yılında da bir kadına ''sen şişkosun'' demek bir hakaret sayılıyordu. Hele ''yağlı şişko'' hakaretlerin en büyüğü idi !
- Evet, bir şeyler yazıyorlardı, fakat o ne yazdıklarını okuyamıyordu. Çünkü yaşlı kedisi geçen yıl gözlüğünü kırmıştı; bu yıl çilekleri satınca belki parası yeni bir gözlüğe yeterdi.
- Gerçekten ruhen çökmüş insanlar, içinde bulundukları durumdan başkalarına söz etmezler, ruhsal çöküntülerini onlardan gizlerler.
- Dolar kuru da o günlerde iki yüz kırk iki milyon marktan yetmiş üç milyar marka yükseliverdi. Açlık ve grip salgını bütün Almanya'ya yayıldı. İnsanlar her geçen gün daha çok umutsuzluğa kapıldı. İnsanların eline geçen her kilo patates onları ölümden uzak tutan bir engeldi.
- En küçük adam bile bir milyonerdi. Ve bütün milyonerler açlık sınırının altında yaşıyordu ! Yükselen rakamlarla açlık ve sefalet de yükseliyordu.
- Gerçekten ruhen çökmüş insanlar, içinde bulundukları durumdan başkalarına söz etmezler, ruhsal çöküntülerini onlardan gizlerler.
- Bir türlü anlayamadığı bir şey vardı: Kentlerde yoksulluk arttıkça, insanlar gittikçe daha az yiyecek ekmek buldukça, taşra orada yaşayanlara yeterince gıda malzemesi vermesine karşın herkes kentlere akın ediyordu. Öldürücü alevin tuzağına düşen güveler gibiydi!
- Sorularını yanıtlarken çok ciddiydi, yanlış bir şey söylememek için dikkat ediyordu. Bilmediği bir şey sordu mu da genç kızı yanına alıp büyük bir kütüphaneye gidiyordu. Orada birlikte kitapların sayfalarını karıştırıyor, yazanları okuyorlardı. Bazen de Petra tek başına, önünde kocaman bir kitap, biraz canı sıkkın oturup, kocaman salonun sessizliğinde kitap sayfalarını karıştıran, bir şeyler okuyan insanları seyrediyordu. Herkes sanki bir uykudaymış gibi hareket ediyordu. Kimi zaman da kendini bir masalın içinde sandığı oluyordu.
- Bu ışığın ve havanın bir oyunuydu; zarif, neşeli, hızlı bir oyun. Dursana sen, kötü suratlı, kara dünya!
- Ölüm bile bedava değil, bilmiyor musun?
- Ben ne keşfettim biliyor musun? İnsanların yüzde doksanı paraya ulaşmak için çok eziyet çekiyor, gece gündüz hep parayı düşünüyor, sadece ondan söz ediyor, biriktiriyor, kesesine göre harcamaya çaba gösteriyor. Para sorunu hiç bitmeyen, sürekli yaşanan bir sorun. Kısacası dünyanın dönüşü paraya bağlı! Paraya kafa yormayan, ondan hiç söz etmeyen bir insan bu dünyaya yabancı biridir!"
- Avlayanla avlanan! İnsanlar hem avcı, hem de kurban! İşte bu onları hem kötü huylu, hem de sabırsız yapıyor. Her ikisi bir arada, öyle değil mi?
- İçi oyuk bir elin içindeydik biz, yaşam gelip geçiyordu, sürüklüyordu bizi beraberinde. Bir yere ulaşamadık. Sonra her şey kayıp gitti, yitirildi, bitti. Fakat bir şey kaldı. Ben kaldım. Ve o kaldı. Biz.
- Her insanın, en çalışkanın bile, günlük yaşamında kısa da olsa başka bir şey yapmak istediği bir dönüm noktası vardır. Kendini o anda biraz güçsüz hisseder, her şeyi bir kenara bırakır. Duygularına karşı koymaz, hiçbir şey düşünmez, kendini bir akıntıya bırakır. O anda tepesine yumruk inmeye kalksa bile başını çekmez. Evet, sen yaşamın akıntısında sürüklenen bir yaprak gibisindir! Hafif dalgalar seni durgun kıyıya sürükler, fakat sonra tekrar anaforların içine itilirsin. Engel olman kolay değildir. Ya batıp gidersin, ya da bir süre daha sürüklenirsin yaşamın akıntısında.
- Petra, hüzünlendi. İnsan böyledir. Doğru, adam haklıydı. İnsan böyledir. Fakat ben öyle olmak istemiyorum. Ben aldanmayacağım!
--reklam--
Kurtlar Sofrasında İncelemesi - Şahsi Yorumlar
Bir ülke düşünün, sadece dört aylık enflasyon oranı %374 milyon. Yanlış duymadınız veya ben yanlış yazmadım. İsterseniz bir daha okuyun rakamı. Dikkatinizi çekerim 374 değil , 374 bin de değil. Tam tamına enflasyon oranı 4 ayda yüzde 374 milyon. Böyle bir ülkede insanlar ne yapar diye hiç düşündünüz mü ? Nasıl bir kaos yaşanır ? Peki böyle bir şey yaşanmış mı? diye sorarsanız cevabım kocaman bir evet olacak. Yer: Almanya. Yıl: 1923. Ve yılın ikinci yarısı. Temmuz- Kasım ayları arasındaki enflasyon oranı, yukarıda da söylediğim gibi yüzde 374 milyon. Hans Fallada bu kitabında bizi 1923 yılının Almanya'sına götürüyor ve o dört ayda yaşananları sanki bize tekrar yaşatıyor. 1 Dolar'ın nasıl 4 trilyon iki yüz on milyar mark olduğunun gün gün hikayesini anlatıyor. İnsanların yaşadığı çaresizliğin içine girdiriyor. Neredeyse yediğiniz yemeğin fiyatının daha siz yemeğinizi bitirmeden nasıl iki katına çıkabileceğini, aldığınız çalışma ücretinin daha markete varmadan değerinin nasıl yarıya inebileceğini, yemeyip içmeyip, her şeyinizden tasarruf ederek yirmi yılda biriktirdiğiniz bankadaki emekli paranızın tamamını bile verseniz bir tek ekmek almanıza yetmeyecek derecede nasıl bir anda eriyebileceğini gösteriyor. İnsan aklının hayal bile edemeyeceği ama maalesef yaşanmış olan bir kaos ortamının hikayesini anlatıyor. O insanların nasıl bir ruh hali içerisinde olduklarını bize yansıtıyor. Fallada, bütün bunları da Almanya'nın kuzeyindeki küçük bir yerleşim biriminde yolları kesişen bir grup insanın yaşadığı olaylar üzerinden bize aktarıyor. (Bir grup insan derken bir kaç kişi değil , neredeyse toplumun her kesiminden seçilmiş çok sayıda insandan bahsediyorum.) Kitap tam bir tuğla görünümünde ve 1222 sayfa olmasına rağmen müthiş akıcılığı sayesinde kolayca okunuyor. Tek olumsuz tarafı kitabın ağırlığı. Tam olarak 1365 gram olan ağırlığı dolayısıyla biraz kolları yoruyor. Yazarın dönemi yaşamış bir kişi olması sebebiyle , kitaptaki anlatılanların büyük bir kısmının, tanık olduğu gerçek olaylardan kurgulandığı aşikardır. Bu yüzden kitabın, o dönemi yansıtan büyük bir bilgi hazinesi olduğunu da unutmamak gerekir. Ben kitabı, çok büyük beğeniyle, keyifle ve heyecanla okudum. Özellikle bu tür dönem kitaplarını sevenlerin mutlaka okuması gereken bir kitap olduğunu düşünüyor ve okunmasını da tavsiye ediyorum. (mehmet temiz)
Dolar kuru yedi yüz altmış bin mark Yazar, en iyi kitabım diye adlandırdığı bu kitabı 1936 ila 1937 yılları arasında 10 ayda yazmış. Bu kitapla ilgili yazar, “yazarken kafamı ne kaldırdım ne sağ sola çevirdim, ne sağıma ne soluma baktım” der. Kitabın yazıldığı yıllarda Faşizm Almanya’da kendine çoktan sağlam bir zemin bulmuş durumdaydı ve Avrupa’da hızla yayılıyordu. Ancak kitapta faşist ya da komünist karakterlere rastlamıyoruz. Faşizm yok ama Faşizme yol açan sosyal ve ekonomik durumlar var. Hitler ya da onun gibi diktatörlere yer verilmese de kitapta gizli bir örgütün varlığı ve başarısız bir darbe girişimi sanırım siyasi tarihe bir gönderme yapıyor. Balzakvari bir romanı andıran bu kitapta toplumun en alt katmanından en üst katmanına kadar çeşitli karakter tiplemeleri görüyoruz. Ortada çok büyük bir toplum portresi söz konusu. 1 Dünya Savaşı ve Versay Antlaşması kitabın tarihi arka planını oluşturuyor. Dolar kuru bir milyon yüz bin mark Roman 1. Dünya Savaşı sonrasında 1923’te Berlin’de başlıyor ve savaş sonrası Alman ekonomisinin çökmesiyle birlikte ortaya çıkan açlığı, sefaleti, ayaklanmaları ve işsizliği anlatıyor. Yani o dönemin Weimar Almanyası nasılsa kitapta aynısını görmeniz mümkün. Kitap şehirde başlıyor ve karşımıza daha ilk sayfalarda dizginlenemeyen bir enflasyon, hayat pahalılığı ve fakirlik çıkıyor. Toplumda genel bir moral bozukluğu ve ahlaki çöküş daha ilk sayfalardan kendini hissettiriyor. Bir yandan devam eden Fransız istilası şehirlerdeki hayatı oldukça zorlaştırmaktadır. Yazar, 1. Dünya Savaşında birlikte aynı cephede savaşmış üç askerin savaş sonrasında toplumdaki uyum sürecini, yaşam mücadelelerini ve hayatı anlamlandırma çabalarını konu ediyor. Şehirlerden kırsala doğru genel bir göç eğilimi vardır. Bu askerler şehirlerde yaygınlaşan ve cazip hale gelen kumar, fuhuş, uyuşturucu ve hırsızlık gibi kötü alışkanlıklardan kaçış için kırsalı sığınılacak güvenli bir liman olarak görürler. Ancak kitabın bence okuyucuya vermek istediği en önemli mesaj kırsalın da şehir hayatından çok farklı olmadığıdır. Yüksek enflasyon kırsaldaki insanları da olumsuz etkiler, onları da yozlaştırır. Koşullar tüm ülkede aynıdır. Bu kişiler orada aradıklarını bulamazlar, hayalleri birer birer kırsalda dönen entrikalar yüzünden yıkılmaya başlar. Her biri karşılarına çıkan sorunlarla baş etmede oldukça yetersiz kalır. Dolar kuru dört milyon sekiz yüz altı bin mark Kitabın başlığı da kitapta anlatılanlarla oldukça örtüşmektedir. Aslında kitabın kısa bir özeti bile denebilir. Ana karakterin adı bile arkadaş camiasında Wolf (İngilizcede kurt demek) olarak geçer. Aslında kitaptaki neredeyse tüm karakterler aç ve yalnız bir kurt gibidirler. Tabii bu durum onların özgür tercihleri değildir, içinde bulundukları zor zamanlara karşı geliştirdikleri içgüdüsel bir davranıştır. Çünkü herkes önce kendini ve kendi çıkarını düşünür. Bireyler toplumdan izole olmuşlardır. Güçlü olanın hayatta kaldığı evrimsel bir ilke geçerlidir. Yaşanan döneme de bakılınca tam bir “açlık çağı” ya da “kurtlar çağı” gibidir. Dolar kuru yüz on dört milyon mark Kitabın ana karakteri aslında her sayfayı çevirdiğinizde Amerikan doları karşısında hızla değer kaybeden para olduğunu söylemek gerekiyor. Para burada yıkıcı, insanları birbirine yabancılaştıran insan ilişkilerini bozan, toplumun parçalanma ve ayrışma sürecini hızlandıran, bireyi yalnızlaştıran bir güç olarak karşımıza çıkıyor. Özel yaşam için büyük bir tehdit unsuru oluşturur. Dolar kuru iki yüz kırk milyon mark Kitap oldukça kalın olmasına rağmen okunabilir ve sade bir dille yazılmış. Yazarla ilk tanışma kitabı olarak doğru bir kitap mı seçtim bilmiyorum ama ancak kitapla ilgili şahsi görüşlerim biraz olumsuz. Öncelikle bana gereksiz uzunlukta bir kitapmış gibi geldi. Yazarın olaylara karşı gösterdiği tepkiyi ya da düşüncelerini daha fazla görmek isterdim. Kitap neredeyse tamamıyla olaylar üzerine kurgulanmış. Bu da beni okurken fazlasıyla sıktı. Üstelik olayların çok dar bir çevrede, bir köy kırsalında geçmesi sanki oraya hapsedilmişim gibi hissettirdi. Kitap bitsin de artık bir nefes alayım dediğim oldu açıkçası. Tabii benim şahsi görüşlerim sizi kitaba karşı soğutmasın. Keyifli okumalar dilerim. Dolar kuru yedi yüz seksen milyon mark Hayır, yeni bir güncelleme daha geldi Dolar kuru üç yüz kırk milyar mark oldu… (N)
1923 Almanya'sı tek kelimeyle özetlenebilen bir ülkeydi: Hiperenflasyon. Hatta, Hitler'in henüz sıradan bir politikacıyken Birahane Darbesi yapmaya kalkışması ve bir gün sonra başarısızlıkla kendini zindanda bulup Kavgam'ı yazmaya başlaması da o 1923'ün ruhunun sonucuydu. Hans Fallada, 3 adam ve onların çevresinden oluşan bir çiftlikte o ruhun anatomisini çıkarıyor romanda. Darbeye kalkışan başıbozuk asker eskileri, kumarbazlar, şehvetin tuzağına düşenler, para hırsızları ve para hırslıları... Donanımı ümit vaat eden bir roman olsa da içerik bir türlü vaat ettiğini gerçekleştirmeyen malzemelerle dolu romanda. Haliyle 1222 sayfanın büyük bir kısmı işlenen atmosferin de dışına çıkıp vasat bir anlatıma sürükleniyor. Tempo ise birinci sayfadan son sayfaya kadar aynı. Ne akar ne kokar... Bu kitabın bir özelliği de herhalde hayatım boyunca okuduğum en ağır roman olması. Matbaada çalışanlarin sinirli bir günlerine denk gelmiş olmalı ki üç kat dikişle dikmişler kitabı. 1 kilo 400 gramlık kitap başlarda ve sonlarda okuması çok güç ve hatta işkence haline gelen bir kitaba dönüşüyor. Bu tip kitapları ya ciltli basmak ya da iki ciltte yayımlamak lazım. (Muhammed Tiryaki)
--reklam--
Kurtlar Sofrasında PDF indirme linki var mı?
--reklam--
Hans Fallada - Kurtlar Sofrasında kitabı için internette en çok yapılan aramalardan birisi de Kurtlar Sofrasında PDF linkidir. İnternette ücretli olarak satılan çoğu kitabın PDFleri bulunmaktadır. Ancak bu PDF'leri yasal olmayan yollarla indirmek ve kullanmak hem yasalara hem de ahlaka aykırıdır. Yayın evlerinin sitesinden PDF satılıyorsa indirebilirsiniz.
Kitabın Yazarı Hans Fallada Kimdir?
Asıl adı Rudolf Wilhelm Friedrich Ditzen olan Hans Fallada bir hukukçunun oğlu olarak dünyaya geldi. Babası evde çoğu zaman çocuklarına yüksek sesle Shakespeare ve Schiller okurdu. 1899 yılında babasının görevi nedeniyle Berlin’e taşındılar ve 1901 yılında burada okula başladı. Babasının Anayasa Mahkemesi’ne atanması sonucu aile 1909 yılında Leipzig’e taşınır. 1911 yılında burada bir düelloda arkadaşını öldürür, tutuklanarak psikiyatri tedavisi görür. Bu olaydan sonra yaşamı boyunca uyuşturucu sorunuyla uğraşır. 1914 yılında gönüllü olarak orduya yazılır fakat kısa bir süre sonra terhis edilir. Bundan sonra yaşam mücadelesi onu tezgâhtarlık, satıcılık, muhasebecilik, patates yetiştiriciliği gibi çeşitli işlerde çalışmak zorunda bıraktı.
1920 yılında özyaşamöyküsel özellikler taşıyan ilk romanı Der junge Goedeschal’ı (Genç Goedeschal) yayımlandı. 1923 yılında Anton und Gerda(Anton ve Gerda) adlı ikinci romanını tamamladı. Bu sırada uyuşturucu sorunu yüzünden zimmetine para geçirdiği için 3 ay hapis yattı. Daha sonra aynı sorunlar devam etti. 1929 yılı Fallada için büyük değişimlerin yaşandığı bir yıl oldu. O yıl Anna Margarete Issel’le evlendi ve bir yerel gazetede çalışmaya başladı. 1931 yılında Bauern, Bonzen und Bomben (Köylüler, Kodamanlar ve Bombalar) kitabı yayımlandı. Daha sonrada 1932’de onun dünya çapında tanınmasını sağlayan romanı Kleiner Mann, was nun? (Küçük Adam Ne Oldu Sana?) yayımlandı. Roman ekonominin çöküşüyle Almanya'da yaşanan büyük enflasyon sonucu yoksulluğun, işsizliğin arttığı, sol düşüncenin yaygınlaştığı, Spartakist tepkilerin çatışmalara yol açtığı, buna karşın Nazi rejiminin güçlenmeye başladığı bir ortamda geçiyordu. Roman o kadar beğenildi ki 1934 yılında Frank Borzage yönetmenliğinde Universal Pictures tarafında sinemaya aktarıldı. Bunun sonucunda Nazi karşıtı faaliyetleri suçlamasıyla kısa bir süre hapsedildi, sorgulandı fakat serbest bırakıldı.
Naziler’in iktidarda olduğu bu yıllarda Fallada romanlarına devam etti. 1934’te Wer einmal aus dem Blechnapf frißt (Karavanasından Bir Kez Yiyen) ve Wir hatten mal ein Kind (Bir Zamanlar Çocuğumuz Vardı), 1935’te Das Märchen vom Stadtschreiber, der aufs Land flog (Yaşlı bir Yüreğin Yolcuğu), 1937’de Wolf unter Wolfen (Kurtlar Arasındaki Kurt), 1938’de Der Eiserne Gustav (Demir Gustav), 1940’ta Der Mann ungeliebte(Sevilmeyen Adam), 1943’te Ein Mann will hinauf’ı (Bir Adam Yukarı Çıkacak) yazdı. Fallada bu dönemde Naziler’den baskı görmesine rağmen Almanya’yı terk etmeyecek kadar yurdunu seviyordu. Bir süredir alkol kullanmaya da başlamıştı. 1944 yılında üç çocuk sahibi olduğu eşi Anna Issel’in kafasına silahla vurduğu için 4 ay hapiste kaldı ve boşandı. Bu sıkıntılı günlerde Naziler’in Yahudi karşıtı roman siparişine karşılık yazdığı özyaşamöyküsel romanı Der Trinker’i (Ayyaş) 1944 yılında bitirdiğinde savaşın sonu gelmişti ve Naziler yeniliyordu. Romandaki boşluklar ölümünden sonra dolduruldu ve kitap 1950 yılında yayımlandı.
Savaştan sonra 1 Şubat 1945’te 24 yaşındaki Ursula Losch ile evlendi ve Kızıl Ordu Feldberg’e girince bir süreliğine belediye başkanlığı yaptı. Sonrasında istifa etti ve Berlin’e yerleşti. Alkol ve uyuşturucu sorunları onu gittikçe yıpratıyordu. 1946’da yazdığı son romanı Jeder stirbt für sich allein (Herkes Tek Başına Ölür) yayımlandığında kısa sürede tükendi fakat ikinci baskısını göremeden 5 Şubat 1947’de uyuşturucuya bağlı olarak kalp yetmezliğinden Berlin’de öldü.
Küçük insanların avukatı sayılan Hans Fallada romanlarına kahraman olarak, çeşitli işlerde çalıştığı sırada tanıdığı halktan gelme kişileri seçti, yapıtlarında insanların yaşamını kimi zaman gerçekçi kimi zaman da mizahî bir dille yansıttı. Hans Fallada’nın yapıtlarının bir kısmı ölümünden sonra yayımlanabilmiştir. Bazıları da sinemaya uyarlanmıştır. Son olarak Herkes Tek Başına Ölür adlı romanı bazı elyazmalarının bulunmasıyla 2010’da yeni bir düzenlemeyle basılmıştır. 1981 yılından beri yazarın anısını yaşatmak için Neumünster kentinde Hans Fallada Ödülü verilmektedir.
--reklam--
Hans Fallada Kitapları - Eserleri
- Herkes Tek Başına Ölür
- Neden Ucuz Saat Takıyorsun?
- Küçük Adam Ne Oldu Sana?
- Ayyaş
- Kambur
- Kurtlar Sofrasında
- Yükselmek İsteyen Adam
- Köylüler Kodamanlar ve Bombalar
- Küçük Adam Büyük Adam
- Nightmare in Berlin
--reklam--
Hans Fallada Alıntıları - Sözleri
- Köylüler pasif direnişten aktif direnişe geçtikleri anda her şey kökten değişebilir. (Köylüler Kodamanlar ve Bombalar)
- Efendime söyleyeyim,bir gün tenise gidiyorum,tenis oynarım ben, oyundan sonra üzerimi değiştiriyorum,ne buyurursunuz? Nasıl? Evet ya! Benim saat gitmiş! Benim saat çalınmış. Duyduğun yeisi siz düşünün! Benim her zaman elimin altında bulunan patatesim yok olup gitmiş! Ayrıca bir zahmet şunu da düşünün: Ben babama ne diyeceğim? Evet ,lütfen söyleyin, peder beye ne anlatacağım? Evet,lütfen,lütfen, istirham ederim,siz söyleyin... Bu eski nesil öyle şüpheci ki! (Neden Ucuz Saat Takıyorsun?)
- Kodamanları kodaman yapan kimdir? Onlar gelip belediye başkanlığı koltuğunu zorla mı ele geçirdiler? Hayır, onlar seçildi. Onları seçenler dostlarınız, akrabalarınız, tanışınız esnaf ve tüccar! İşte bu nedenle tümü de suçlu! Zavallı kentliler ne yaptıklarını bilmiyorlar mıydı? Biliyorlardı. Hem de hepsi. Ancak kentliler bizler gibi değildir, işine yarayacak herkesle anlaşır, kimseyle arasını bozmak istemez. (Köylüler Kodamanlar ve Bombalar)
- "Bakın Heilbutt, yukarıdakiler bize istedikleri kadar kötü davransınlar, baskı yapsınlar, düşük maaş versinler..." "Öyle de yapıyorlar" diye Heilbutt atıldı. "Bizler onlar için değersiz varlıklarız. Bizler onların beslenip büyüdükleri gübreleriz. (Küçük Adam Ne Oldu Sana?)
- Fakat maalesef, insanoğlu karşısındakini alçaltıp onu küçük düşürmeye o kadar kolay alışıveriyor ki! (Ayyaş)
- "Kim o?" cılız bir ses duyuluyor: "Benim!" Kulak kabartarak duruyor. Birden anlıyor, pencereyi açarak bağırıyor: "Sen de kimsin? Benim ne demek? Ben nereden bileyim sen kimsin? Saçmalığa bak!" (Neden Ucuz Saat Takıyorsun?)
- “Önüne koyacağınız serçelerle bir aslanın karnını doyurabilir misiniz ?” (Kambur)
- ...Tutun beni yere yuvarlanmayayım. Bizim damat buna sendika diyor! İki arada kalmış bir birlik o, sarı sendikanın alası! Tanrım! Çocuklar, ne güzel bir espri, öyle değil mi? (Küçük Adam Ne Oldu Sana?)
- Issız bir adada tek başına yaşadığında daha başarılı olacağına inanan birisiydi. Başkaları sanki rahatını kaçırıyordu. (Küçük Adam Ne Oldu Sana?)
- Her insanın, en çalışkanın bile, günlük yaşamında kısa da olsa başka bir şey yapmak istediği bir dönüm noktası vardır. Kendini o anda biraz güçsüz hisseder, her şeyi bir kenara bırakır. Duygularına karşı koymaz, hiçbir şey düşünmez, kendini bir akıntıya bırakır. O anda tepesine yumruk inmeye kalksa bile başını çekmez. Evet, sen yaşamın akıntısında sürüklenen bir yaprak gibisindir! Hafif dalgalar seni durgun kıyıya sürükler, fakat sonra tekrar anaforların içine itilirsin. Engel olman kolay değildir. Ya batıp gidersin, ya da bir süre daha sürüklenirsin yaşamın akıntısında. (Kurtlar Sofrasında)
- İçki içmenin en kötü yanının insana kendine olan güvenini kaybettirmesi, sanki bir şeyler yolunda değilmiş gibi hissettirmesi olduğunu çoktan öğrenmiştim. (Ayyaş)
- Evet, bir şeyler yazıyorlardı, fakat o ne yazdıklarını okuyamıyordu. Çünkü yaşlı kedisi geçen yıl gözlüğünü kırmıştı; bu yıl çilekleri satınca belki parası yeni bir gözlüğe yeterdi. (Kurtlar Sofrasında)
- Bu dünya tuhaftı, insanın her yaptığında hep bir hata vardı. Biri sevinirken diğeri ağlıyordu.. (Kambur)
- Ben ne keşfettim biliyor musun? İnsanların yüzde doksanı paraya ulaşmak için çok eziyet çekiyor, gece gündüz hep parayı düşünüyor, sadece ondan söz ediyor, biriktiriyor, kesesine göre harcamaya çaba gösteriyor. Para sorunu hiç bitmeyen, sürekli yaşanan bir sorun. Kısacası dünyanın dönüşü paraya bağlı! Paraya kafa yormayan, ondan hiç söz etmeyen bir insan bu dünyaya yabancı biridir!" (Kurtlar Sofrasında)
- Ah, bizler zavallı insanlarız. Küçük nedenlerle başlamıştı her şey. Ben dolapta unutulmuş bir şişe kırmızı şarapla atmıştım bu yaşama ilk adımlarımı. Kötü bir anımda çıkıvermişti karşıma. Mutlaka onun için de kötü bir rastlantı her şeyin başlangıcı olmuştu... İşte, önemsiz bir şey büyür, gelişir, bizi içine alır ve daha da büyür; ta ki biz altında kalıp ezilene dek. Sonunda da şu kalın demir parmaklıkların ardından özgür dünyaya bakarız. (Ayyaş)
- Gerçek şu ki, biz insanlar, başkalarının ne kadar zor durumda olduğunu ancak kendimiz zor duruma düştüğümüzde anlarız. (Yükselmek İsteyen Adam)
- "...Organize olamadığınız için dedi," Bay Mörschel. "Aranızda birlik ve beraberlik olmadığı için. İşte bu nedenle de işverenler istedikleri gibi at koşturuyor!" (Küçük Adam Ne Oldu Sana?)
- "Ölüm gölgelerin arasındaydı ve o ölümün içindeydi. Sonra gölgeler suskun suskun çevresinde durdular, ona baktılar, ruhuna girdiler ve onun bomboş olduğunu gördüler. Ve gölgeler haykırdı, "Sen ölmek mi istiyorsun? Sen çoktan bir ölüsün! Öl, ölü!" (Kambur)
- Petra, hüzünlendi. İnsan böyledir. Doğru, adam haklıydı. İnsan böyledir. Fakat ben öyle olmak istemiyorum. Ben aldanmayacağım! (Kurtlar Sofrasında)
- Fakat o anı beklemek, onu yaşamak... İşte bu bekleyiş dayanılmaz. (Köylüler Kodamanlar ve Bombalar)
Yorumlar
0 yorumYorum yazmak için tam sürüme geçin