Kitap Künyesi

Yazar: Enver Aysever

Yayın Evi: Remzi Kitabevi

İSBN: 9789751415684

Sayfa Sayısı: 240

--reklam--

Nasıl Yazar Olunur? Ne Anlatıyor? Konusu, Ana Fikri, Özeti

Yazarların Gizli Sokaklarına Yolculuk Yazarlar bir başka memleketin insanları. Onların sokaklarında dolaşmak biraz cesaret isteyen, cesaret istediği kadar da keyifli bir

eylem. Kimsenin okumaya vakit bulamadığı, herkesin yazmak istediği bir dönemde sır kapısını aralayan bir kitap!

Okumak, yazmak, yazarlık için yepyeni sorular...

(Tanıtım Bülteninden)

--reklam--

Nasıl Yazar Olunur? Alıntıları - Sözleri

  • Çocukluğumun en büyük keyfi, kitapçıları dolaşıp raflar arasında gezinmek, ayaküstü birkaç satır okumak, sonra en çok gönlümü çelen bir kitaba sahip olup bir an önce okumaktı. Kitaplar davetkar durur, sanki giz dolu sözler fısıldardı kulağıma, Şimdi büyük merkezlerde açılan, her türlü konforun sunulduğu bu mağazalarda kaybolup gidiyorum. Kitaplarla baş başa kalmayı bir kenara bırakın, değerli kitaplara ulaşmak için hayli çabalamanız gerekiyor. Vitrinleri, ön safları çok satan polisiyeler, seks içerikli boşboğaz romanlar, çarpıtma tarihi metinler, yemek, güzellik kitapları, burçlarla büyülerle ilgili, kağıt israfından başka hiçbir şeye hizmet etmeyen, adına zorunlu olarak kitap denilen, biçimi dışında hiç bir şeyi bu tanımlamayı hak etmeyen nesneler doldurmuş durumda! Acı çekiyorum oralarda. Üstü örtülü dinci yayınların, Osmanlıca hareketlerin, padişahların kepaze yaşamlarının övüldüğü kimi kurmaca kimi kurgu dışı bu yapıtlara gösterilen ilgi ihanetmiş gibi geliyor bana. Demek sadece ekmekler değil, kitapçıların kokusu da bozulmuş!
  • Ahmet Oktay aydınlatıcı kitabı Romanımıza ne oldu?’da pek çok yazınsal sorundan söz açar ve okuru sorgular. Yazarların yaratma süreçleri, etkileşimleri, nedense salt onlara ait gibi algılanır. Buna itiraz ederim. Okurun tutumu, tüm bu yayın dünyasına biçim verir. Oktay işe kitapların isimlerinden koyulmuş. Okuru bir kitabı eline almaya iten de, raflardan davet eden de bu isimler değilmidir? Hadi bir adım öteye gidelim, bir toplumun yaşamını okuduğu kitapların isimlerinden sezebiliriz sanki… Sözü Oktay Akbal’a getireceğim. Ahmet Oktay ’’Önce Ekmekler Bozuldu’’ ismine işaret ediyor ve ekliyor: ‘’Bir zamanlar romancılarımız, öykücülerimiz 20-25 yaşlarındaki erkek kahramanlarını 70 yaşındaki kadınların koynuna sokmayı, bu kadınları zevkten öldürmeyi düşünmez, buna karşılık gündelik yaşamın en basit, en sıradan ama en yaşamsal maddelerindeki değişimlere ve bu değişimin toplumsal / bireysel alanda yol açtığı olgulara dikkat eder, öykülerine (ve sonradan kitaplarına) Önce ekmekler bozuldu adını verir ve şöyle devam ederlerdi: ’’Sonra her şey.’’ ‘’Önce ekmekler bozuldu, sonra her şey… Çünkü yer yüzünde savaş vardı. İnsanlar sebebini bilmeden, düşünmeden ölüyor, öldürüyorlardı.’’ Bu öykünün 1944 yılında yazıldığını göz önünde bulundurursak, nasıl bir dünyanın acısını hissettiğini yakalarız Akbal’ın. Türkiye savaşa girmemiştir. Yorgun, güçsüz, yoksul bir halkın, bir büyük kavgayı verecek gücü yoktur. İsmet Paşa büyük bir beceriyle yönetmiştir bu krizi. Kimsenin burnu kanamamıştır. Ama ekmekler bozulmuştur. Aslında dünyanın hemen her yanında savaş varken, ölüm varken, leziz bir yemeğin tadına varmak zaten olanaklı değildir, yada o günlerde değilmiş, diye düzeltmem gerekir. Bir de aynı öykü şiirini 2006 yılında okuyun, sanki bugün yazılmış gibi. Ne fark eder? Aynı açmazı, aynı ruhsal sıkışıklığı yaşamaz mı kişi? ‘’Şimdi ise insanlar göğün mavi yada siyah olmasına aldırış bile etmiyorlardı. Hepsi eski hallerini kaybetmişlerdi. Hepsi telaş içindeydi. Hepsi yalnız kendini düşünüyordu. Hayal kurmak artık geçmişte kalmıştı. Savaş zaten ilk önce hayalleri yok etti.’’
  • Ahmet Rasim’den İstanbul’u Okumak… Bir güz akşamı insanın içini yakan, içini ürperten bir rüzgar esiverir aniden İstanbul’da. Hava yavaşça aydınlığını yitirir, yerini kurşun gibi bir gök alır, ardından kararır iyice…Telaşlı İstanbul trafiği akmaya çalışır, cılızlaşır saatler ilerledikçe. Gece yüzünü gösterir bir başka aleme dalar akşamcılar… Bir yerlerden müzik sesleri işitilmeye başlar. Fasıllar, kahkahalar, kavgalar, bir sarhoşun inlemesi, siren sesleri vurur yüzünüze… İstanbul ağırdan Dumalı bir hal alır…Kafalar bulutludur, hüzün ve sevinç yer değiştirerek düşer yüreğe! Bilenler bilir. Galata’dan ilerlerken Taksim’e doğru, aniden Ahmet Rasim düşer akla…Ahmet Rasim her daim İstanbul’un cilveli kentin ışıltısını, yalnızlığını, yükünü, ağrısını anlatır. Çoğu zaman hangi kentte yaşadığımızı unutur, günlük yaşamın buğultusunda kaybolup gideriz. Ya da öyle yaşamlar çıkar ki önümüze, bu koca kentte yalnız o insanlar yaşıyor sanırız. Değişen bir kentin yaşamı değildir, aslında toplumsal bir çöküntünün dışa vurumudur. İstanbul’u unutuverir, herhangi bir yermiş gibi algılamaya başlarız. Oysa bu topraklarda ne uygarlık yeşermiş, ne sevdalar yaşanmış, kimler gelmiş, kimler geçmiştir… İşte Ahmet Rasim bize anımsatır bu yaşantıları, yitirdiğimiz duyarlılıkları ve inceden davet eder İstanbullu olmaya… Kuşku yok ki büyük kentler, renkli çehreleri, halkının çeşitliliği ile ve herkese yer vermesiyle anlamlıdır. Farklılığın çoğulluğun zenginleştirildiği yerlerdir büyük kentler. Hele ki İstanbul gibi kıtaları birleştiren, uygarlıklar arasına bir köprü görevi gören bir kent ayrıca değerlidir, sürprizlidir. Böyle bir kenttin gettoları olur, kendi kimliğini korumaya çalışan azınlıkları olur, müzeleri olur benzersiz denizi, lezzetli balıkları, görkemli manzarası olur. Farklı bir bakış ister sizden İstanbul, farklı bir sevgi ve en önemlisi de direnç ve özen! Bedeli vardır istanbul’da yaşamanın ve keyfine varmak için bir öğretisi bulunur. Eğer işitmeye gönlünüz varsa duyarsınız sesini… Yahya Kemal’in şiirinde ışıldar İstanbul,Tanpınar’ın romanında, Münir Nurettin’in bestesinde…Sayısız aşkı tanımıştır yüreğinde ve çoklarını da kendine aşık etmiştir. Göğünde taşıdığı pırıltılı yıldızıyla, sonsuza başını diken minareleriyle ve en önemlisi sabah sıraya giren emekçileriyle dolu dolu bir kenttir. İşte bu kentin yüzlerini, 19. yüzyıl sonralarını, 20. yüzyıl başlarını anlatır bize Ahmet Rasim. Bir kent en iyi yaşantılarının izi sürülerek algılanabilir. Yazık ki Ahmet Rasim pek sık gelmiyor gündeme. Oysa bıraktığı benzersiz kaynaklarıyla çok önemlidir. Halka yakın, cilveli, eğlenceli diliyle anlatır öykülerini. Yaşamlardan çıkan, gerçek öykülerdir bunlar. Yapıtlarındaki ince saptamaları, işaret ettiği konu ve kişiler bize eski İstanbul’u İstanbulluyu betimler iyice. Belki Türk yazısında benzeri olmayan bir çalışmadır Dünkü İstanbul’da Hovardalık. Bir gece yaşamı belgesidir. Hürmüz’ün evi, Beyoğlu meyhaneleri, karnavallar, güzeller güzeli Eleni, Ermeni’si, Rum’u, Yahudi’si, incesazı, maskaraları, Ramazan eğlenceleri, kabadayıları, Arap bacıları hep bulursunuz içinde. Günler süren göz süzmeler, aşktan ince hastalığa tutulanlar, gece baskıları, jurnalciler, gizli içilen bir kadehin tadı taşar satırlardan. Bir şehri yaşamak, anlamak için öteki yüzünü de bilmek gerekir.; güzel süslerle, inceden alayla anlatır Ahmet Rasim. Meyhaneci Hiristo dostunuzdur, perukar(Berber) size eşlik eder, uykusuz geçen gecelere beraber katlanırsınız. Beyaz tenli, nur yüzlü dilberin yüzünü bir kerecik görmek için çıkarsınız İstanbul’un meşhur yokuşlarını. Baskınlar yaşarsınız, felaket tellalı imamları görürsünüz, kadınların entrikalarına şahit olursunuz ve bir keyif nargilesi de siz tüttürmek istersiniz aniden… İstanbul’u yaşamak güzeldir. Höpürdeterek içtiğiniz kahvenin tadı bir başkadır, dinlediğiniz kantonun sesi… Ahmet Rasim dost olur, eşlik eder size İstanbul’da. Ahmet Rasim Darüşşafaka’daki uzun öğrencilik yıllarını, çok sevdiği annesi sayesinde tanıdığı eski İstanbul kadınlarını, Babıali’nin bütün yüzlerini ortaya koyar. Keskin gözlem gücü sayesinde İstanbul’un tüm renklerini taşır kitaplarına. Bu günün okuru için Gecelerim ve Falaka, Ramazan Karşılaması, Ciddiyet ve Mizah ve en önemlisi Dünkü İstanbul’da Hovardalık bir hazinedir.
  • Kişinin yolu Dostoyevski'ye düşmeksizin romancı olması olanaklı değildir.
  • Edebiyat bir yoğun ikiyüzlülük ve dev aldatıdır. Tüm yazarlar açıkladıklarından daha fazlasını saklamışlardır.
  • Erkeklerin her şeyi bilen eğilimi, kendilerini dünyanın merkezi sanmaları sıkça görülen psikolojik bir rahatsızlıktır. Erkeklerin saati kadınlara göre farklı ilerlemekte, üstelik uygarlıkla paralel gitmemektedir.
  • Yazmak kuşkuyla sürdürülen bir iştir.
  • Yazarlık sabır, beceri ve süreklilik gerektiren bir işçilikse eğer, bunun yineleneceği ortamın nasıl olduğunun pek öyle önemi yoktur. Çalışkan olmak başkoşuldur.
  • Düşünsel olan yazara aittir. Yazınsal olan okura.
  • Tahsin Yücel Yazın gene Yazın adlı deneme kitabında yazarı tarif ediyor. Benim büyük ölçüde katıldığım bu tarif,aslında hangi soydan gelen yazarlarla ilişkilendiği mi de ortaya koyuyor. Şöyle diyor Yücel: ‘’Denilebilir ki yazar iktidarın karşısında, patronunun karşısında, güncelin, ünün,paranın,herkesin,her şeyin karşısında diz çökmeden,ayakta yazan kişidir.karşısında yanında,varlığından bile habersiz ama hep ayakta. Bu yüzden olacak,dün olduğu gibi bu günde, soytarıların tüm saraylarda küçümsenemeyecek bir yeri bulunmasına karşılık, güç ve düzen gerçek yazarı her zaman düşman bilmiştir.’’
  • Anais Nin’in özlü sapması: ‘’Edebiyat bir yoğun ikiyüzlülük ve dev aldatıdır. Tüm yazarlar açıkladıklarından daha fazlasını saklamışlardır.’’
  • Nikolay Berdyaev, Dostoyevski’nin yazarlık gizini anlamak için çıktığı yolculukta ilginç saptamalar yapmıştır. ünlü romancının evrenin gizini insanın kendi içinde bulunduğunu söylemiş ve insan sorununu çözmenin Tanrı sorununu çözmek demek olduğunu işaret etmiştir. Demek ki romancı bizim gittiğimiz yolun dışında, kimi zaman sezgisel olarak, kimi zaman Tanrısal olanı ödünç alarak kurmaca işine girişmektedir. Bu da başlı başına bir sorundur. Genel olarak 19. Yüzyıl Rus romanının bizim yazınımız, yazarlarımız ve toplumumuz üzerindeki etkisine bakarak Dostoyevski’nin önemini daha iyi kavrarız.
  • Bir söyleşide Çetin Altan şöyle demişti: ‘’Yazarlar ya çok konuşurlar ya da hiç konuşmazlar,arası yoktur.Çok konuşana örnek benim. Hiç konuşmayana örnek de Salah Birsel!’’
  • Belki insanı hayrete düşürecek kadar ayrıntılarla ilgili olması yazarın, uzun zamanlarda yazmasıyla açıklanabilir. Marcel Proust, insan ilişkilerini ortaya koyarken,insanların iki yüzlülüğünü de ortaya çıkarır. Romancının neler yaptığını, nasıl yaptığını ve nasıl usturuplu yapması gerektiğini de Proust da bulabiliriz. Çiçek Açmış genç kızların romanında şöyle yazar: ‘’Hayatta zaman için de aynı şey geçerlidir. Romancılar zaman’ın geçip gitmesini anlaşılır kılabilmek için, yelkovanlarının dönüşünü delice hızlandırarak okura iki dakikada on,yirmi,otuz yılı geçirtmek zorundadırlar.bir sayfanın başında umutlarla dolu bıraktığınız aşığı,bir sonraki sayfanın sonunda seksenlik,düşkünler yurdunun avlusunda gezintisini güç bele tamamlayan,söylenen sözlere zor cevap veren,geçmişi unutmuş bir ihtiyar olarak buluruz.’’
  • Anna Dostoyevski anılarında, Almanya’ya gittikleri dönemde eşinin neredeyse hiç yazmadığını söyler. Fyodor Dostoyevski’nin ’’ Ben kendi halkımı görmeden, Rus halkını görmeden yazamam,’’ dediğini ekler. Rus yazar, insan hallerini, ruhun derinliklerini anlatmak için, onlarla iç içe olmayı yeğlemiştir. Hatta açıkça ortaya koyduğu gibi, kendi insanını hissetmediği zaman kalemi durmuştur.

--reklam--

Nasıl Yazar Olunur? İncelemesi - Şahsi Yorumlar

Aykırı Sorular: Enver Aysever tutkulu, bir parça romantik ama genelde gerçekçi duruş sergileyen uçana kaçana muhalif, herkese her şeye karşı " aykırı " kişilik. Nasıl Yazar Olunur adlı deneme-anı tarzı romanında, farklı konulardaki görüşlerini ve anılarını yazdığı birbirinden değerli yerli ve yabancı otuz farklı kişi ve konuya değinmiş, onların sanatçı kişilikleri, tarzları, romanlarının incelikleri, edebi değerleriyle ilgili engin birikimlerini paylaşmıştır biz okurlarıyla. Kitabın adına bakarak " yazar olma heveslisi " insanlar tarafından okunarak hayal kırıklığına uğramış olanlar mutlaka vardır. Bu kitap sizin geçmişinize ışık tutan, edebiyatın duayenlerinin hangi aşamalarla mevcut durumlarına geldiklerini, yazın, şiir ve roman sanatının ülkemizdeki seyrini tarihsel hakikatlerle anlatan, her bir bölümünde okunacak kitaplar seçmenize olanak sağlayan harika bir kitap. Okumanızı öneririm.. (Spinozast)

Açıkçası kitaptan beklentim çok başkaydı.Ben daha çok tekniksel şeyler bekliyordum. Efendim şöyle yazılır böyle yazılır. Sonra kitabın adını bir daha okudum "Nasıl Yazar Olunur?" yani yazılır değil. Yazar kimin için, niçin yazar;yazma gereksinimi nasıl var olmuş ve nasıl varlığını korumaktadır? Yazanlar nasıl yazar oldu?Nasıl bir ortamda yazdılar? (Hikmet Yıldırım)

Enver Aysever'in bu deneme kitabı ilk bakışta sanki yazarlıkla ilgili ipuçları sunacak bir kitapmış izlenimi veriyor, en azından ilk deneme böyle bir beklenti yaratıyor. Daha sonra kitaptaki yazıların Aysever'in yazarlıkla ilgili genel düşüncelerini, beğendiği yazarlarla ilgili samimi anılarını, kendi yazarlık geçmişiyle ilgili bazı bilinmeyenleri anlattığı, ortak konusu kitaplar ve yazarlar olan bir derleme olduğunu anlıyorsunuz. Tabii ki bu tür bir deneme kitabı olması gayet mantıklı ama sanki kitabın tanıtımı ve sunumu farklı bir beklentiye yol açıyor. Ben doğrusu kitapta aşırı ufuk açıcı bir içerik bulamadım ama yine de eli yüzü düzgün bir deneme kitabı. Aysever'in bu günlerde yazdığı siyasal yazılarını daha çok beğendiğimi belirtmeliyim. (Levent Mollamustafaoğlu)

--reklam--

Nasıl Yazar Olunur? PDF indirme linki var mı?

--reklam--

Enver Aysever - Nasıl Yazar Olunur? kitabı için internette en çok yapılan aramalardan birisi de Nasıl Yazar Olunur? PDF linkidir. İnternette ücretli olarak satılan çoğu kitabın PDFleri bulunmaktadır. Ancak bu PDF'leri yasal olmayan yollarla indirmek ve kullanmak hem yasalara hem de ahlaka aykırıdır. Yayın evlerinin sitesinden PDF satılıyorsa indirebilirsiniz.

Kitabın Yazarı Enver Aysever Kimdir?

Hayatı

1971’de İstanbul’da doğdu. Mimar Sinan Üniversitesi Sosyoloji Bölümü’nden mezun oldu. Doğuş, Yeditepe ve Arel üniversitelerinde dersler verdi. Bir yıl CHP PM üyeliği de yapan yazar, evli ve bir çocuk babasıdır.

Tiyatro çalışmaları

Enver Aysever, lise yıllarında amatör olarak tiyatro ile ilgilenmeye başladı. 1992 yılında Mimar Sinan Üniversitesi Sosyoloji bölümüne başlamadan hemen önce "Durdurulmuş Zamanın Fotoğrafı" adlı ilk profesyonel oyununu yazdı, sahneye koydu ve oyuncu olarak yer aldı. Oyunun provaları Galatasaray Lisesi'nin jesti sayesinde okulun Tevfik Fikret tiyatro salonunda gerçekleştirilebildi. İlk gösterimleri Beyoğlu Tünel semtindeki Baro Han adlı iş hanında bulunan tiyatro salonunda gerçekleştirildi. Kurucusu olduğu Tiyatro Çisenti adlı tiyatro topluluğunda uzun yıllar yazar, yönetmen,oyuncu ve sanat yönetmeni görevlerini yürüttü. "Renkler ve Günce", "Yağmurla Gelen Yüzler", "Yabancı'da Camus", "Açık Evlilik", "Dilekçe", "Frankie and Johnny", "Bir İstanbul Masalı", "Şimdi Yaşa Sonra Öde" gibi oyunların yazarlığını ve yönetmenliğini üstlendi. Atilla İlhan'ın şiirlerinden yararlanarak "Ne Kadınlar Sevdim" adlı oyunu yazdı ve sahneye koydu. Sonraki yıllarda çocuk oyunları yazmaya yöneldi. "Bebişler Karnavalı", "Renkler Cumhuriyeti", "Beyaz Dişler Ülkesi", "Güneşi Güldüren Soytarı", "Kakaolu Olsun", "Yaşamak Güzel Arkadaşım" adlı çocuk oyunları bu döneme aittir.

Yazın çalışmaları

Yazdığı çocuk oyunlarını "Çocuk Oyunları 1" adlı bir kitapta topladı. "Geç Kalmış Romantik" adlı bir öykü kitabının ardından, Bir An Bin Parça adlı bir roman yazdı. Bu romanı ile 2006 Yunus Nadi Roman Ödülü sahibi oldu. Ayrıca "Nasıl Yazar Olunur" ve "Yaralısın Türkiye" adlı deneme kitaplarını yazdı.

Bir yandan çeşitli gazete ve dergilerde yazıları yayınlandı. Finansal Forum, Varlık, Gösteri, İnsancıl, Cumhuriyet ve Birgün gazete ve dergilerde makale, deneme ve araştırma yazıları yayınladı.Televizyon Gazeteciliği ve Sahne Sanatları dersleri verdi. Remzi Kitap gazetesinde Genel Yayın Yönetmenliği yaptı ve başyazıları kaleme aldı. Akbank Kültür Sanat Merkezi'nde Ayın Güncesi adı altında halka açık kültür ve sanat tartışmaları düzenledi. Doğuş Üniversitesi'nde yazarlık atölyesi çalışmalarında bulunmuştur ve hâlen Kültür Sanat Yönetmeni görevini yürütmektedir.

Televizyon programcılığı

TV8’de “Lacivert”, NTV Radyo’da “Kurşun Kalem” adlı edebiyat programlarını hazırladı, sundu. TV8 "Haber Aktif" programının içinde "Yazın Aktif" köşesinin sürekli konuğu olarak yorum ve eleştiriler yaptı.

2007 yılından itibaren Skytürk televizyonunda Sky Türk televizyonunda "Aykırı Sorular" adlı siyasal tartışma programını hazırlayıp, sundu. Yine Sky Türk televizyonunda, aralarında Kemal Kılıçdaroğlu, Dengir Mir Mehmet Fırat, Şaban Dişli ve Metin Karakaş'ın katıldığı tartışmaların da yer aldığı "Ayrıntılar" adlı tartışma programını da hazırlayıp yönetti. Aynı televizyonda “Siyasal Analiz”, “Sokağın Sesi”, “Üç Soru İki Yorum”, “Zamana Karşı” adlı programları hazırladı, sundu ve yorumcu olarak görev aldı. Kanaltürk televizyonunda “Gündem Demokrasi”, “Ters Cephe”, “Pazar Politika” programlarında yorumculuk yaptı.

2011-12 sezonunda CNN Türk televizyonunda “Dört Bir Taraf” programında Altan Öymen, Nazlı Ilıcak ve Nagehan Alçı ile birlikte yorumcu olarak yer aldı. Aysever, CNN Türk'te "Aykırı Sorular" adlı programı hazırlayıp sunmaktadır.

Bir süre, Cem Vakfı'na yakın olan Cem TV kanalının yayın danışmanlığını yaptı.

Siyasi çalışmaları

Kemal Kılıçdaroğlu'nun CHP Genel Başkanı seçilmesinden sonra yaptığı davet ile aktif siyasete atıldı. Aysever, o dönemde hem yazılı basında hem televizyonda gazeteciliğe devam etmekteydi. CHP Parti Meclisi'ne seçildikten sonra bu iki görevin bağdaşmayacağını belirterek 13 Nisan 2010 tarihinde Birgün gazetesinden ayrıldı.Aysever, adaylıkların belli olmasının hemen ardından 11 Nisan 2011 tarihinde, Mehmet Haberal ve Sinan Aygün gibi sağ görüşlü isimlerin adaylığına tepki göstererek CHP'deki bütün görevlerinden istifa ettiğini açıkladı.

--reklam--

Enver Aysever Kitapları - Eserleri

  • Bu Roman O Kız Okusun Diye Yazıldı
  • Tepeden Tırnağa İsyan Nazım Hikmet
  • Gece Bekçisinin Rüyası
  • Kişisel Direniş Kitabı
  • Bir An Bin Parça
  • Aykırı Sorular
  • Yazmak Güzel Şey Be Kardeşim
  • Nasıl Yazar Olunur?
  • Yazgıcılar
  • Edebiyat Ölmelidir!
  • Yaralısın Türkiye
  • Geç Kalmış Romantik
  • Bize Sağanak Aşk Lazım
  • Nisan'a Mektuplar
  • Öyle Bir Eylül Yok Artık
  • Elli Yaşa Buruk Günce-46
  • Ayrıntıdaki Şeytan
  • Dostlar Kitabı - Kendi Patikanda Yürümek
  • Renkler Cumhuriyeti
  • Bir Semti Kendince Yazmak Ataköy
  • Semtimize Sağanak Aşk Lazım
  • Elli Yaşa Buruk Günce - 49
  • Elli Yaşa Buruk Günce - 48
  • Bir An Bir Parça

--reklam--

Enver Aysever Alıntıları - Sözleri

  • daralınca senin gökyüzün daralacaktır benimkisi de. kalbinin gümbürtüsü hep yanı başımda hep yanı başında, kalbimin gümbürtüsü (Yazmak Güzel Şey Be Kardeşim)
  • "Yanlış bir hayat, doğru yaşanamaz." Theodor Adarna (Bir An Bir Parça)
  • İnsanın sormaya başlaması, en büyük talihsizliğiymiş aslında. (Bir An Bir Parça)
  • Kaybedilecek vakte tahammül yoktur. Biriktirilmiş bir tümce kurmak içindir çaba. (Aykırı Sorular)
  • Ahmet Rasim’den İstanbul’u Okumak… Bir güz akşamı insanın içini yakan, içini ürperten bir rüzgar esiverir aniden İstanbul’da. Hava yavaşça aydınlığını yitirir, yerini kurşun gibi bir gök alır, ardından kararır iyice…Telaşlı İstanbul trafiği akmaya çalışır, cılızlaşır saatler ilerledikçe. Gece yüzünü gösterir bir başka aleme dalar akşamcılar… Bir yerlerden müzik sesleri işitilmeye başlar. Fasıllar, kahkahalar, kavgalar, bir sarhoşun inlemesi, siren sesleri vurur yüzünüze… İstanbul ağırdan Dumalı bir hal alır…Kafalar bulutludur, hüzün ve sevinç yer değiştirerek düşer yüreğe! Bilenler bilir. Galata’dan ilerlerken Taksim’e doğru, aniden Ahmet Rasim düşer akla…Ahmet Rasim her daim İstanbul’un cilveli kentin ışıltısını, yalnızlığını, yükünü, ağrısını anlatır. Çoğu zaman hangi kentte yaşadığımızı unutur, günlük yaşamın buğultusunda kaybolup gideriz. Ya da öyle yaşamlar çıkar ki önümüze, bu koca kentte yalnız o insanlar yaşıyor sanırız. Değişen bir kentin yaşamı değildir, aslında toplumsal bir çöküntünün dışa vurumudur. İstanbul’u unutuverir, herhangi bir yermiş gibi algılamaya başlarız. Oysa bu topraklarda ne uygarlık yeşermiş, ne sevdalar yaşanmış, kimler gelmiş, kimler geçmiştir… İşte Ahmet Rasim bize anımsatır bu yaşantıları, yitirdiğimiz duyarlılıkları ve inceden davet eder İstanbullu olmaya… Kuşku yok ki büyük kentler, renkli çehreleri, halkının çeşitliliği ile ve herkese yer vermesiyle anlamlıdır. Farklılığın çoğulluğun zenginleştirildiği yerlerdir büyük kentler. Hele ki İstanbul gibi kıtaları birleştiren, uygarlıklar arasına bir köprü görevi gören bir kent ayrıca değerlidir, sürprizlidir. Böyle bir kenttin gettoları olur, kendi kimliğini korumaya çalışan azınlıkları olur, müzeleri olur benzersiz denizi, lezzetli balıkları, görkemli manzarası olur. Farklı bir bakış ister sizden İstanbul, farklı bir sevgi ve en önemlisi de direnç ve özen! Bedeli vardır istanbul’da yaşamanın ve keyfine varmak için bir öğretisi bulunur. Eğer işitmeye gönlünüz varsa duyarsınız sesini… Yahya Kemal’in şiirinde ışıldar İstanbul,Tanpınar’ın romanında, Münir Nurettin’in bestesinde…Sayısız aşkı tanımıştır yüreğinde ve çoklarını da kendine aşık etmiştir. Göğünde taşıdığı pırıltılı yıldızıyla, sonsuza başını diken minareleriyle ve en önemlisi sabah sıraya giren emekçileriyle dolu dolu bir kenttir. İşte bu kentin yüzlerini, 19. yüzyıl sonralarını, 20. yüzyıl başlarını anlatır bize Ahmet Rasim. Bir kent en iyi yaşantılarının izi sürülerek algılanabilir. Yazık ki Ahmet Rasim pek sık gelmiyor gündeme. Oysa bıraktığı benzersiz kaynaklarıyla çok önemlidir. Halka yakın, cilveli, eğlenceli diliyle anlatır öykülerini. Yaşamlardan çıkan, gerçek öykülerdir bunlar. Yapıtlarındaki ince saptamaları, işaret ettiği konu ve kişiler bize eski İstanbul’u İstanbulluyu betimler iyice. Belki Türk yazısında benzeri olmayan bir çalışmadır Dünkü İstanbul’da Hovardalık. Bir gece yaşamı belgesidir. Hürmüz’ün evi, Beyoğlu meyhaneleri, karnavallar, güzeller güzeli Eleni, Ermeni’si, Rum’u, Yahudi’si, incesazı, maskaraları, Ramazan eğlenceleri, kabadayıları, Arap bacıları hep bulursunuz içinde. Günler süren göz süzmeler, aşktan ince hastalığa tutulanlar, gece baskıları, jurnalciler, gizli içilen bir kadehin tadı taşar satırlardan. Bir şehri yaşamak, anlamak için öteki yüzünü de bilmek gerekir.; güzel süslerle, inceden alayla anlatır Ahmet Rasim. Meyhaneci Hiristo dostunuzdur, perukar(Berber) size eşlik eder, uykusuz geçen gecelere beraber katlanırsınız. Beyaz tenli, nur yüzlü dilberin yüzünü bir kerecik görmek için çıkarsınız İstanbul’un meşhur yokuşlarını. Baskınlar yaşarsınız, felaket tellalı imamları görürsünüz, kadınların entrikalarına şahit olursunuz ve bir keyif nargilesi de siz tüttürmek istersiniz aniden… İstanbul’u yaşamak güzeldir. Höpürdeterek içtiğiniz kahvenin tadı bir başkadır, dinlediğiniz kantonun sesi… Ahmet Rasim dost olur, eşlik eder size İstanbul’da. Ahmet Rasim Darüşşafaka’daki uzun öğrencilik yıllarını, çok sevdiği annesi sayesinde tanıdığı eski İstanbul kadınlarını, Babıali’nin bütün yüzlerini ortaya koyar. Keskin gözlem gücü sayesinde İstanbul’un tüm renklerini taşır kitaplarına. Bu günün okuru için Gecelerim ve Falaka, Ramazan Karşılaması, Ciddiyet ve Mizah ve en önemlisi Dünkü İstanbul’da Hovardalık bir hazinedir. (Nasıl Yazar Olunur?)
  • Kitaplar ölür mü diye sorduğumda Umberto Eco dünyanın fişi çekildiğinde elinizdeki bilgisayarlar, cep telefonları, tüm sosyal medya, televizyonlar, radyolar, tabletler susacak ve o zaman yine kitaplar konuşacak demişti. Güvenmiyordu bilişime ve olanaklarına. Aptal olmadığını söylüyor ve uçakta okumak için yanına e kitap aldığına işaret ediyordu. Ama mutlaka kütüphaneme bir tane de basılı olanını alıyorum diye gülmüştü. (Kişisel Direniş Kitabı)
  • Meğer sevgiliden gelen en ufak bir ışığa ne denli muhtaçmış deneyimsiz yürek! (Bu Roman O Kız Okusun Diye Yazıldı)
  • “Aşk, yüreklileri sever.” (Geç Kalmış Romantik)
  • Kaleminin gücü yaşamında hem talihi hem de talihsizliğidir. (Tepeden Tırnağa İsyan Nazım Hikmet)
  • "Peki sonuçlarla mı yaşamı kavrıyoruz, süreçlerle mi?" (Gece Bekçisinin Rüyası)
  • Başka yerlerde de yazdım: Yusuf Atılgan'a sormuşlar, "Üstat niye yazmıyorsunuz?" diye. Bilge bir cevap vermiş: "Ben yazmaktan çok okumayı seviyorum. "İşte bu tam beni yansıtıyordu. (Edebiyat Ölmelidir!)
  • "Kitaplar ölür mü?" diye sorduğumda, Umberto Eco, "Dünyanın fişi çekildiğinde elinizdeki bilgisayarlar, cep telefonları, tüm sosyal medya, televizyonlar, radyolar, tabletler susacak ve o zaman yine kitaplar konuşacak" demişti. Güvenmiyordu bilişime ve olanaklarına. Aptal olmadığını söylüyor ve uçakta okumak için yanına e-kitap aldığına işaret ediyordu. "Ama mutlaka kütüphaneme bir tane de basılı olanını alıyorum" diye gülmüştü... (Kişisel Direniş Kitabı)
  • “Vicdan tanrıysa eğer, herkesinki biricikti işte.” (Öyle Bir Eylül Yok Artık)
  • “Yaşasın özgür ölüm. Mümkün müydü ki bu.” (Öyle Bir Eylül Yok Artık)
  • Günahlar içinde kavrulan insanların olmadığı bir ülke hayaliydi benimki! (Bu Roman O Kız Okusun Diye Yazıldı)
  • Bir yaşam süresince kendini sıfırlamak, temiz bir sayfa açıp yaşama yeniden başlamak mümkün mü? (Aykırı Sorular)
  • Rüzgâr yalnız yaprak dökmez ağaçlardan (Bize Sağanak Aşk Lazım)
  • Orta zekalılar, anlayamadıkları işlerin düşmanı olurlar. Çoğu dâhiler, birer deli, birer şarlatan, birer suçlu sıfatı ile orta zekanın düşmanlığına kurban gider. (Tepeden Tırnağa İsyan Nazım Hikmet)
  • Kitaplıklarda bir de alınıp, daha sonra okunmak üzere kenara konmuş olanlar vardır. Onlar için şahane bir kum saati işler. Zamanı vardır her kitabın... (Kişisel Direniş Kitabı)
  • Ölüm; kısa yolun uzun sonu... (Bu Roman O Kız Okusun Diye Yazıldı)