Kitap Künyesi
Yazar: Marguerite Duras
Çevirmen: Nilüfer Güngörmüş
Çevirmen: Haldun Bayrı
Orijinal Adı: La Maladie de la mort
Yayın Evi: Metis Yayınları
İSBN: 9789753425476
Sayfa Sayısı: 44
--reklam--
Ölüm Hastalığı Ne Anlatıyor? Konusu, Ana Fikri, Özeti
Ölüm Hastalığı, 1982 tarihini taşıyan bir Duras metni: "Sevdiğini öldürecek gibi olma duygusunu, onu kendinize, yalnız kendinize saklama, bütün yasalara rağmen, bütün ahlaki baskılara rağmen onu alma, kaçırma isteğini duydunuz mu? Hiç bu isteği duydunuz mu? der.
Hiçbir zaman, dersiniz."
--reklam--
Ölüm Hastalığı Alıntıları - Sözleri
- ... bu aşkı sizin için olabilecek tek şekliyle yaşayabildiniz, başınıza gelmeden kaybederek.
- Onun yanına uzanırsınız. Kendinize ağlarsınız hep.
- Güç işitilir bir sesle: Ölümden öleceksiniz, der. Ölümünüz başladı bile. Ağlarsınız. Ağlamayın, değmez, şu kendinize ağlama alışkanlığını bırakın, değmez, der.
- Denemek, belki günlerce denemek istediğinizi söylersiniz ona.Belki haftalarca.Belki de tüm yaşamınız boyunca.Neyi denemek? diye sorar. Sevmeyi, dersiniz.
- İçinizde, nedenini bilmediğiniz hıçkırıklar vardır. Sanki sizin dışınızda bir şeymiş gibi kıyınızda kalakalırlar, size kavuşamazlar ki onları ağlayarak atasınız.
- Hiçbir şeyi sevmezsiniz, hiç kimseyi, yaşadığınızı sandığınız bu farklılığı bile sevmezsiniz. Siz yalnızca ölü bedenlerin güzelliğini bilirsiniz...
- Sevdiğini öldürecek gibi olma duygusunu, onu kendinize, yalnız kendinize saklama, bütün yasalara rağmen, bütün ahlaki baskılara rağmen onu alma, kaçırma isteğini duydunuz mu? Hiç bu isteği duydunuz mu? der. Hiçbir zaman, dersiniz. Size bakar, tekrarlar: Ölüler ne tuhaf oluyor.
- Hiçbir şeyi sevmezsiniz, hiç kimseyi, yaşadığınızı sandığınız bu farklılığı bile sevmezsiniz..
- içinizde, nedenini bilmediğiniz hıçkırıklar vardır. sanki sizin dışınızda bir şeymiş gibi kıyınızda kalakalırlar, size kavuşamazlar ki onları ağlayarak atasınız. siyah denize karşı, uyuduğu odanın duvarına karşı, kendinize ağlarsınız, bir yabancının ağlaması gibi.
- Ağlarsınız. Ağlamayın, değmez, şu kendinize ağlama alışkanlığını bırakın, değmez, der.
- Açık açık söylemenizi ister. Söylersiniz: - Sevmiyorum. # Hiçbir zaman mı? der. - Hiçbir zaman, dersiniz. # Sevdiğini öldürecek gibi olma duygusunu, onu kendinize, yalnız kendinize saklama, bütün yasalara rağmen, bütün ahlaki baskılara rağmen onu alma, kaçırma isteğini duydunuz mu? Hiç bu isteği duydunuz mu? der. - Hiçbir zaman, dersiniz. Size bakar, tekrarlar: #Ölüler ne tuhaf oluyor, der.
- Sorarsınız: Ölüm hastalığı neden ölümcüldür? Cevap verir: Ona yakalanan onu taşıdığını, ölümü taşıdığını bilmediğinden. Üstelik ölecek bir yaşamı olmadan öleceğinden, hiçbir yaşamda, hiçbir zaman ölmeyi bilmeyeceğinden.
- Bütün hikayeden onun uykuda söylediği bazı sözcükler kalmıştır yalnızca, neye yakalandığınızı söyleyen o sözcükler: Ölüm hastalığı. Çabucak vazgeçersiniz, artık onu aramazsınız, ne şehirde, ne gecede, ne de gündüzde. Böylece yine de bu aşkı sizin için olabilecek tek şekliyle yaşayabildiniz, başınıza gelmeden kaybederek.
- ''...zaman artık geçecek yer bulamamaktadır. Zaman artık geçmemektedir.''
- İçinizde, nedenini bilmediğiniz hıçkırıklar vardır. Sanki sizin dışınızda birşeymiş gibi kıyınızda kalakalırlar, size kavuşamazlar ki onları ağlayarak atasınız. Siyah denize karşı, uyuduğu odanın duvarına karşı, kendinize ağlarsınız, bir yabancının ağlaması gibi.
--reklam--
Ölüm Hastalığı İncelemesi - Şahsi Yorumlar
ÖYLE KIYIDA KÖŞEDE ÇOK ÇOK DEĞERLİ: Bir anlamda ilk edebi eserler olan destanlar, bize, hiçbir maddi kaynağı olmayan, kadın ve erkeği aşan aşklardan bahsederdi. Bu metinlerde, kadın ve erkek sanki sadece yüce bir sevginin araçları, bedenlerüstü bir aşkınlığın unsurları gibi tezahür ederdi. Destanlar, toplumsal nedenlerle kavuşamayan kadın ve erkeğe dayanır ve bu kavuşamama hem destanı özgün kılan özelliklerden biri, hem de ilk metinlerin başat yönlerindendir. İki sevgilinin kavuşamaması, sevgiyi daha sonsuz kılıp, onu bedenin sınırlarından koparırdı. Destanların bedeni dışlayan bu özelliğine karşılık, bedenin edebi metinlerde başköşeye oturması bildiğiniz gibi modern ve modern sonrası dönemlerle başlar. Bu aşamada, sevgi ve aşk sonsuzluk iddiasından sıyrılıp, daha çok bedene ve bireyin varoluşuna yönelir. Yoğun duygular, sonsuzluğa ve dolayısıyla Tanrıya atıfta bulunmaktan öte, bireyin yalnızlığına çözüm aramayı, onun benliğine katkıda bulunmayı amaç edinir oldu. Marguerite Duras'nın Ölüm Hastalığı anlatısı ise, hem destan hem de modern edebi metinlerin özelliklerine aynı anda dahil olabilme özelliğiyle dikkate değer. Burada bir yandan aşk, sevgi gibi bedeni aşan, fakat amacı, hedefi belli olmayan duygular vardır. Öte yandan, modern zamanların parçalanmış -kadın ve erkek- bireyinin tedavisi mümkün olmayan yalnızlığı, deyim yerindeyse birbirinden kopmuş bir elmanın iki yarısının sonsuz yalnızlığı vardır. İşte Ölüm Hastalığı'nı, günümüzün kendine has metinleri düşünüldüğünde özgün kılan yan, ilksel ve modern biçimleri aynı anda kapsayabilen özelliklerle kurulmasıdır. En büyük payı, hedefi belirsiz ve sonsuz aşka vermesi yönüyle destansı olan; günümüzün kadın ve erkeğinin asla bütünleşemeyeceğini, bir olamayacağını, onların artık gerek edim ve gerekse de düşünüşleriyle aşkın olamadıklarını ve bu olamamanın yarattığı acıya boyun eğmek zorunda olmalarını dillendirmesi yönüyle de modern olan bir metindir Ölüm Hastalığı. Kadın: Erkeğin 'Kara Kıta'sı Ölüm Hastalığı'nın destansı yönleri, lirik anlatımında, varoluşu, birey sıkıntısını merkeze alan bir doku vardır. Genel anlamda sevgi arayışında olan anlatının erkek kahramanı, sevgisini yöneltebileceği kadını bulmasına rağmen bir türlü onunla bütünleşemez. Görüldüğü gibi varoluş sıkıntısının, sevgi yoksunluğunun sorun olarak simgelendiği asıl kişi erkek kahramandır. Burada, özellikle Duras'ın tasarımıyla kadın organı, erkeğin yalnızlığının kökenine inebileceği, varoluş sıkıntısıyla, hiçlikle yüzleşebileceği, sevgiyi bulabileceği bir metafor olarak kullanılmıştır. Çünkü erkek, sevgi yoksunluğunun zorlamasıyla, yalnızlık hissiyle, bu cinsel organa, ilk kaynağa girerek kurtulmaya çalışır. Metne bu anlamda varoluş boyutu ekleyen unsur da, erkeğin bu edim sırasında ve edimden sonra, aklındaki/ruhundaki çözümü bulamaması, arayışın her seferinde çözümsüzlüğe doğru evrilmesidir. Bu aşamada, Freud'un kadını tanımlarken kullandığı 'kara kıta', sözü geçen erkek düşünüldüğünde, anlatının kadın kahramanı için de geçerlidir diyebilirim. Çünkü arayışta olan, keşif ve öğrenme çabası gösteren erkek, bu çabalarının her birinde çıkışsızlıkla karşılaşır. Bu nedenle erkek için kadının cinsel organı, çözüm olmaktan çok, onun eksiklik hissini katlayan, hiçlik duygusunu yoğunlaştıran, sıkıntıyı daha da besleyen başlı başına bir hiçliktir. Netice olarak, erkeğin yaşadığı bu çıkışsızlık ve çözümsüzlük ile kadının bilinemezliği ve muamma yönü, kısacası iki cinsin de birbirinden apayrı dünyalardan olması durumu, Ölüm Hastalığı'nı destansı ve trajik yönlerden besleyen, onu dokunaklı bir metin yapan ana motiflerdir. Bu anlatı, 'soğuk Batı aklı' çerçevesine dahil edilemeyecek, genel olarak varoluş hissine ulaşan her insanın, bu yoğun dünyasını hikâye eder. Duras, kahramanları aracılığıyla bu hissi dillendirirken, acının en basit ve dolayısıyla en çıkışsız ve sorunlu hâline odaklanır. Burada kadın ve erkek, basit cinsel birleşmeden öte, birbirinden apayrı iki ayrı cinsin ruhsal olarak, duygusal olarak birbirlerine ulaşma çabasını ifade eder. Bu çabanın bir tezahürü olarak, iki cinsin fiziksel birleşmesi, kahramanların sevgi arayışları düşünüldüğünde ister istemez kısır döngü hâlini alır. Çünkü bu birleşme, onların ruhsal açlıklarını beslemekten öte, bu açlıklarını daha da katlar gibidir. İşte Ölüm Hastalığı anlatısının trajik, destansı ve duygu-yoğun boyutları da, arayışın başladığı ve doyumsuzluğun fark edildiği bu anda başlar. Öte yandan, Ölüm Hastalığı'nda kadın ve erkek rolleri kendilerine özgü olan yönleriyle dikkate değerdir. Kadın, metnin klasik, destansı dediğimiz yönünü temsil eder. Erkekse daha çok modern dönemin bireyini. Özellikle kadının, erkeğe göre metne daha az dahil olması ve yorumlayan, yargıda bulunan ve düşüncelerini daha çok dillendirenin erkek olması, kadını daha gizemli yapar. Böylece kadın, erkeğin gözünde keşfedilmeyi bekleyen bir muamma olarak tezahür eder, dillendirilemeyen ve ulaşılması mümkün olmayan destansı güzelliğin, sahip olunamayan destansı sevginin somut hâli gibi görünür. Erkeğin modern bireyi temsil eden yönleri ise, onun çözümsüzlüğe mahkûm olmuş, arayışta olan oluşudur. Burada erkek rahat ve huzurlu olmak için hiçbir gerekçeye, sebebe ve nihayet çareye sahip değil gibidir. Ve anlatıya sinen huzursuzluk onun arayışının ve doyumsuzluğun asıl sebebi olmakla birlikte, Ölüm Hastalığı'nın kadın-erkek çatışması yönlerini besleyen özelliklerdir. Bedenin fiziksel olarak edebi metinlere girişi modern dönemlere rastlar demiştik. Anlatının erkek kahramanının modern bireyi temsil ettiğinin bir göstergesi de, gözlemlediği kadını bedeniyle, fiziksel görüntüsüyle sınırlamasıdır. Erkeğe atfedilen şiddet Kadının güzel ve kırılgan olması ölçüsünde, erkek de bu güzellik ve kırılganlık karşısında, hatta bunlar yüzünden şiddete meyillidir. Özellikle metinde erkeğe atfedilen bu şiddet tamamıyla kadının bu kendine has özelliklerinden kaynaklanıyor gibidir. Örneğin kadının güzel olduğuna dair bakış erkeğin gözünden, onun gözlemlerinden verilir, fakat aynı zamanda bu kırılganlığın ve zayıflığın "iğrenç" (s. 22) olduğu yine erkeğin yorumundan süzülür. Erkekteki aşk-nefret gerilimi böylece onu, kadını "öldürmeye" (s. 23), yani bir cinnet haline de götürür. Çünkü erkek, bu anlatıda bilinçli olarak yalnızlığı seçen değil de, kendisinden kaynaklı olmayan nedenlerle "yalnızlaşan" (s. 10) modern dönemin bireyi olarak tasavvur edilir ve Duras'nın ona biçtiği rol, yukarıda değindiğimiz aşkın olamama acısına, hiçliğe saplanmaktır. Bu metinde kadın, erkeğin cinsel ve ruhsal arzularının nesnesi ve ifadesi, yine aynı zamanda da erkeksi şiddetin ve erkeğe özgü acının da nesnesidir. (C.)
Margarite Duras'yı hiç bir zaman çekici bulmamışımdır. "Bahçe"yi zar zor yarılamış ve büyük bir keyifle yarıda bırakmıştım. "Sevgili" taa 90'lı yıllardan belki de, sansasyon olmuş filmiyle aklımda. "Ölüm Hastalığı" ise büyük kitaplık tasfiyemin gece yarım saat önce devam ederken bütün o karmaşa, kargaşa, dağınıklık, sağa sola saçılmış kitapların arasında, hatta, en üst rafta ikinci arka sıradaki kitapların arasına sıkışıp kalmış bu sıska haliyle (44 sayfa) elime geldi ve tabii ki muazzam güzellikteki kapağıyla "acaba şimdi okuyabilir miyim?" diye düşündüm. Büyük puntolarıyla okunduğu zaman büyük bir zafer havası da verebilir insana, çünkü kitap okumaya ve okumaya giriştiğim kitapları bitirebilmeye ihtiyacım var..bu yüzden kitabı elime alarak din ve tasavvuf kitaplarının arasından geçerek, stephen kinglerimin yanından odaya uzandım ve okumaya başladım... iyi ki okudum. Çünkü çok beğendim. Bu kısa hikâye ölüm hastalığına yakalanmış bir adamın hikâyesi. Ancak bu ölüm fiziki ölüm değil. Hiç sevmemiş, sevilmemiş birisinin hikâyesi. Öyle ki sırf anlamak, görmek tatmak için parayla birkaç günlüğüne kiraladığı bir kadın kendisine hem gerçek hastalığını hem de çözümün ne olabileceğini söylüyor. Duras'nın son eserlerinden biri mi bilmiyorum, ancak dil gerçekten çok kıvrak, çok etkileyici bir his yaratıyor, o zaman "bu, edebiyattan başka ne olabilir ki?" diye düşünmeden edemiyoruz. Sayfalar dolusu okunan hikâyeler , meselâ Gizliajans'taki sempatik, komik aşk hikâyesi gibi, gerçeklik duygusu yaratamazken Duras bu kadar az sayfalık bir kitapta bu hissi nasıl gerçek kılabiliyor? edebiyat işte...Anlatabilen, kıvırabilen, dönebilen, çekip çevirebilen ve bizi anlattığı şeyin içine çekebilen bir kalemin, dilin, üslûbun gücü bu. Öyle ki kitap bittiğinde bile o ruh hâli, o his bizimle beraber kalıyor. Bunu ancak iyi bir edebiyatçı başarabilir. iyiki, iyiki, iyiki edebiyat var. Ve iyiki gerçek, has edebiyatçılar. Bu gecelik bu kadar edebiyat yeter. Bu tad, bu gecelik, yeter. Herşeyin fazlası zarar. Yarın, nasipse elbette, acaba hangi kitabı okumaya çalışacak ve yine mi bırakacağım korkusuyla, dikkat kesilip kitaba gömüleceğim...bir yandan da içimde Çehov'a duyduğum özlem... "Ölüm Hastalığı"nı kesinlikle edebiyat sevenlere öneriyorum. (CemCBG)
Sevememekten askıda kalmış bir hayat; ne ölü, ne de canlı...: Bu kitabı o kadar sevdimki kitaba dair ve bende hissettirdiklerine dair bir kaç satır yazmak istedim. Öncelikle Marguerite Duras’ın okuduğum ilk kitabıydı. Kitabın kapağının güzelliği bir yana ismi... Diğer kitaplarının da bu yoğunlukta olduğunu umarak elbette ki okuyacağım. Bu kitabına gelirsek; 43 sayfacık ellerinizin arasından kayıp giden... Sevemeyen bir adam ve parayla satın alınmış bir kaç gece. Kadın uykulu, adam yorgun. Sevememekten yorgun. Cinsellik var ama sevgi yok tıpkı günümüz ilişkileri gibi... Bir gece kadın, adamın ölüm hastalığına yakalandığını söyler. Bu tabii bir metafordur. Sevemeyen bir insan için daha güzel bir tabir olabilir miydi? Zannetmiyorum. Bizi üzen, sevindiren, kimi zaman huzurlu kılan, kimi zaman huzursuzluktan kusturan, heycanlandıran, korkutan kısacası yaşatan bir duygu olan sevgiden yoksun olmak ve onu hissedememek ölüm değilde ne? Ruhundaki çatlaklardan içeriye hiç sevgi sızmamış bu adamın. En yoğun, en anlamlı; arzularımız, özlemlerimiz, duygularımız arasındaki boşlukları dolduran bir duygudan yoksun olan adamın, içindeki boşluklara dalmak... Oldukça etkileyici bir derinlikte yazılmış satırlar arasında kadınla beraber gözlerim kapandı uyudum, adamla beraber dalga seslerini dinledim... Fırlatılıp atıldığımız şu koca, yaşlı, şişko dünyada, her şeyin basitleştiği sevginin bile taklitlerini her köşebaşında gördüğümüz, bu belki simülasyon belki de bir rüya olan ve artık bayat tadı veren bu yerde, yine de tek tesellimdir benim sevgi... Geceler boyu düşündüm; her gün kalkıp işe, okula, bir yerlere koşturmanın, yorulmanın kısacası tüm bu hengame için bir anlam arayıp durdum. Sonunda sevgi dışında hiçbir şeyin, doğmuş olmamın bile bir anlamı olmadığına karar verdim. Anlam arayışında olmamın doğallığını da çok sonradan anladım. Bu doğrultuda tüm eylemlerimizin de ona, sevgiye yönelik olduğunu öğrendim. Benim de sevgiden başka çarem ve tesellim olmadığını öğrendim. Sevdikçe doğruldum, tutundum, yaşadığımı ve gerçek olan bir şeyleri hissetim belki de kendimi keşfettim. Oscar Wilde’ın da dediği gibi bir insanı ancak sevgi hayatta tutabilir. Bu yüzden karakterimiz ölüm hastalığına yakalanmış durumda... Her satırı kafanızın içerisinde yankılanan yoğunlukta olan bu kitabı okuyup o boşluklara dalmanızı ve sevmeyi hatırlamanızı içtenlikle tavsiye ederim. Ve bana tüm bu duyguları yeniden anımsattığın için ruhundan öperim Durascım... Sevgiyle kalın... (Dicle)
--reklam--
Ölüm Hastalığı PDF indirme linki var mı?
--reklam--
Marguerite Duras - Ölüm Hastalığı kitabı için internette en çok yapılan aramalardan birisi de Ölüm Hastalığı PDF linkidir. İnternette ücretli olarak satılan çoğu kitabın PDFleri bulunmaktadır. Ancak bu PDF'leri yasal olmayan yollarla indirmek ve kullanmak hem yasalara hem de ahlaka aykırıdır. Yayın evlerinin sitesinden PDF satılıyorsa indirebilirsiniz.
Kitabın Yazarı Marguerite Duras Kimdir?
1914 yılında Çinhindi'nde doğan Duras, gençliğini geçirdiği bu ülkenin atmosferinden ve olaylarından derinden etkilendi. 18 yaşında Paris'e geldi; hukuk, matematik ve siyaset bilimi okudu. Komünist Parti'ye katıldı. İlk romanı Les Impudents'ı 1943 yılında yayımladı. Özyaşamöyküsel bir roman olan Sevgili ile 1984'te Fransa'da Goncourt Ödülü'nü aldı. Çok sayıda roman dışında, birçok senaryoya da imza attı. Bütün eserlerinde edebiyatı sorguladı. 1960 Cannes Film Festivali'nde gösterilen Hiroşima Sevgilim, Duras'ı ününün doruğuna çıkardı. Duras 1996 yılının Mart ayında 82 yaşında öldü.
--reklam--
Marguerite Duras Kitapları - Eserleri
- Sevgili
- Ölüm Hastalığı
- Hiroşima Sevgilim
- Moderato Cantabile
- Bir Yaz Akşamı On Buçukta
- Bir Kış Günü Öğleden Sonra
- Yaz Yağmuru
- Yazmak
- Mavi Gözler Siyah Saçlar
- Bahçe
- Acı
- Yıkmak Diyor Kadın
- Askıya Alınmış Tutku
- Bay Andesmas'ın İkindisi
- Pasifik'e Karşı Bir Bent
- Somut Yaşam
- Yeşil Gözler
- Buraya Kadar
- Konsolos Yardımcısı
- İngiliz Sevgili
- Lol V. Stein'ın Kendinden Geçişi
- Tarquinia'nın Küçük Atları
- Ayrılık Müziği
- Normandiya Kıyısının Yosması
- Savaş Yılları Defterleri ve Diğer Metinler
- Kuzey Çinli Sevgili
- Cebelitarık Denizcisi
- Bütün Gün Ağaçlarda
- Yann Andrea Steiner
--reklam--
Marguerite Duras Alıntıları - Sözleri
- ona bakıyordum gitgide daha hızlı konuşuyordu ve sonra birdenbire konuşmayı kesti -bakıştık, bakıştık. Gökkubbe yıkıldı. (İngiliz Sevgili)
- Demek, yine. Her gün, her yerde artıyor. Televizyon hastalığı. Televizyon cihazı pis. Bir ev eşyası haline geliyor, ama eski ve pis, eski bir tencereye, bir bulaşık çukuruna dönüşüyor. Çok zamandır görüyor, duyuyoruz onları. (Yeşil Gözler)
- Karşılarına geçip bütün bir gece seyretseniz de, sizi ne fark eder, ne de sizden tedirgin olurlardı. Öylesine yalnızlardı ki dünyada, yalnızlık nedir artık bilmez olmuşlardı. (Bir Kış Günü Öğleden Sonra)
- Filmler vardır, kalıcıdır; filmler vardır, seyredildikten sonraki saatler içinde yok olur gider. Ben sinemaya gidip gitmediğimi buradan anlarım: bir önceki gün gördüğüm film, ertesi gün bende nasıl bir kılığa bürünmüşse, ne hale girmişse, gördüğüm film odur. (Yeşil Gözler)
- Öznesiz bir acının anlamı nedir? (Lol V. Stein'ın Kendinden Geçişi)
- İnsanın herhangi birinden kopması, doğasına uygun bir olay değildir . (Cebelitarık Denizcisi)
- Hayat beni fazla ilgilendirmiyor... Hiçbir zaman gerçek anlamda ilgilenmedim hayatla... (Yaz Yağmuru)
- Kalbimi hissetmiyorum artık. (Acı)
- Ben sizin yerinizde olsam dinlerdim. Dinleyin beni.. (İngiliz Sevgili)
- Ona beslediğim bu saçma sevgi, benim için kavranması olanaksız bir gizem olarak kalıyor. Neden ölümüyle ölmek isteyecek ölçüde çok seviyordu onu, bilmiyorum. Bu iş başa geldiğinde on yıldır ayrıydım ondan, onu çok ender düşünüyordum. Öyle görünüyordu ki her zaman için seviyordum onu, bu sevgide hiçbir değişiklik olamazdı. Ölümü unutmuştum. (Sevgili)
- Bakarsın ki yaşamda çözüm az ve her şey yerli yerine oturur, gün gelir bir tek değiştirme düşüncesi bile şaşırtıcı olur. (Bahçe)
- Bir yıl sürdü saçının uzaması. Düşünüyorum da, saçları mı kesenler saçların bu kadar zamanda uzadığını bilselerdi, bu işi yapmadan bir kez daha düşünürlerdi diyorum. (Hiroşima Sevgilim)
- Yavaş sesle ekledi: "Hep yirmi yaşındaymışçasına çekip gitmek gerek, bunu unutma." (Tarquinia'nın Küçük Atları)
- Yalnızlık hazır bulunmaz, oluşturulur. (Yazmak)
- Para yoksa erdem "geçersizdi" ve masumiyet mahküm edilebilirdi (Savaş Yılları Defterleri ve Diğer Metinler)
- Birincisi, onu öldürdüğümü düşümde görmüştüm. İkincisi, onu öldürdüğümde düş görmüyordum. (İngiliz Sevgili)
- Onun yanına uzanırsınız. Kendinize ağlarsınız hep. (Ölüm Hastalığı)
- tuhaf bir hikâye bu her şeye rağmen. (Yaz Yağmuru)
- Artık, yalnızca gözlerinizi görüyorum. (Normandiya Kıyısının Yosması)
- ..uzaklara git... Asla geri dönme ... Asla! .. çok uzaklara git... öyle ki, bulunduğun yer aklımın ucundan bile geçmesin ... (Konsolos Yardımcısı)
Yorumlar
0 yorumYorum yazmak için tam sürüme geçin