Kitap Künyesi
Yazar: Yıldız Ecevit
Yayın Evi: İletişim Yayınları
İSBN: 9789750502200
Sayfa Sayısı: 272
--reklam--
Orhan Pamuk'u Okumak Ne Anlatıyor? Konusu, Ana Fikri, Özeti
Yıldız Ecevit bu kitabı, her şeyden önce, modern romanın kurgu tuzaklarıyla dolu karmaşık dünyasında yolunu yitirdiğini düşünen okur için yazdığını söylüyor. Geleneksel okurla arası açık modern romana örnek olarak ise Orhan Pamuk’un Yeni Hayat’ını seçmiş. Avangard estetiğin ürünü bir romanı okumanın nasıl bir şey olduğu, bu çalışmada Yeni Hayat örneğinde deneyimleniyor, bir ‘açık yapıt’ı çözümlemenin mantığı ve ardında yatan felsefe gözler önüne seriliyor. Ecevit’in bu kitabı, edebiyat estetiğinde görülen köktenci dönüşümü ve buna koşut olarak yeni bir yola giren edebiyat eleştirisinin geldiği yeri, sağlam bir teknik altyapı aracılığıyla anlatıyor. Bu çalışmasında, örnek romanın içinde okurla birlikte dolaşarak, metni beş ayrı bakış açısından çözümleyen Yıldız Ecevit; bir yandan ayakları kuramların, yöntemlerin dünyasına sıkı sıkıya basarken, öte yandan kurmaca dünyanın yaratıcılığına bilinçle göz kırpıyor, eleştirilerini ‘kurmacalaştırıyor’. Elinizdeki metin, geleneksel okur ile modern roman arasındaki yıkılmış köprüyü yeniden kurmayı amaçlayan bir kitap.
--reklam--
Orhan Pamuk'u Okumak Alıntıları - Sözleri
- "Sözler yegâne gerçeğimizdir." Octavia Paz
- Aslında en iyi aşk, değil tanımak, hiç görmediğin kişiye duyulan aşktır. Körler iyi aşık olurlar mesela.
- 20. yüzyıl edebiyatının yeni okur tipi evin yapımına doğrudan katılır, henüz tamamlanmamış olan yapının içinde kendine yaşayabileceği bir ortam yaratmaya çalışır. O, yazarın eğittiği, yol gösterdiği biri değildir artık; yazarla birlikte üretir, etkindir; elinde kitap, rahatça koltuğunda oturmasına izin yoktur onun; her satırda, her sözcükte uyanık olmak zorundadır; bu yeni tip yapılarda barınabilmesi için, yazarın bıraktığı anlam boşluklarını doldurması, tuğlaların arasını kapatması gerekmektedir. Yeni okur tipi, tüketici değil bir üreticidir.
- Bu okurun romandan aldığı doyum; metinde yer alan söz sanatlarının oluşturduğu şık betimlemelerden alınan keyifle, ya da yazarın dünya görüşünün tutarlılığına duyulan beğeniyle kısıtlı değildir. O bu doyuma, metnin kıvrımları arasında yakaladığı koordinatları birleştirerek, anlamı yeniden üreterek ve bu üretime kendi birikimini de katarak ulaşır. Yazara duyduğu beğeni ise, onun düşünce ve dünya görüşüne yönelik olmaktan çok; onun, metnin organik dokusunu oluştururken gösterdiği kurgu/yapı ustalığıyla ilgilidir.
- Orhan Pamuk "Türk Romanının Ruhu Üzerine" başlıklı denemesinde, Türk romanıyla Batı romanını karşılaştırır: "Batılı yazar, romanının satırları arasında okuyucusuna, ondan fazla bildiği tek şeyin kendi sanatı olduğunu söylemektedir (...) Türk yazarı ise eserini doğrulamak için, sanatından başka bir de gerçeklik, hayat, dünya v.s. hakkında okuyucudan daha bilgili olduğunu sezdirmek zorundadır (...) Gerçeklik hakkındaki bilgisi en önemli silahıdır onun."
- Romanın belki de en güzel anlatı kesiti olan "Boğazın Suları Çekildiği Zaman" başlıklı bölüm, bir çevre felaketini dile getirir. Ressam Hieronymus Bosch'un apokaliptik (mahşersi) görüntülerini anımsatan bu fantastik metin belki de gerçeğin bir öngörüsüdür. "Yazarlar hayatın, dünyanın gerçek tablosunu sunmazlar bize," der Pamuk, "ama o yorum bir süre sonra, sözünü ettiğimiz hayatın ta kendisi olur çıkar."
- Çok sayıda anlam katmanıyla dokunmuş açık metinler üreten ve bu metinlerde "herkesin hendi yolculuğunu kendi yaşamasını isteyen, " okurları için toplumsal ve ahlaksal çözümler üretmeyen, romanın yazmaktan çok kurmak edimiyle oluşturulduğunu düşünen, sanatın özünde yatan eylemin biçimlendirmek olduğunu bilen bir yazardır Orhan Pamuk; "yapmam gereken şey anlam belirsizlikleri sergilemek. Yoksa, roman değil bir inceleme kitabı yazardım," diyen Umberto Eco gibi düşünen biri.
- Türk roman okuru, yazarında hala bir sosyolog, bir psikolog, bir yol gösterici, giderek bir militan aramayı sürdürmektedir. Okurun bu yöndeki beklentilerini doyurmayan ve metinlerinde uçta biçim denemeleri yapan yazarlar ise, -Oğuz Atay örneğinde görüldüğü gibi- uzun süre yalnız bırakılmışlardır. Biçimcilik, neredeyse suç içeren bir estetik davranıştır Türk edebiyatında.
- Bir kitap okudum , seni buldum . Ölmek buysa , ben yeniden doğdum .
- Romantikler, metni yabancı ve karşıt öğelerle doldurarak, bütün bu öğelerin mutlak gerçeğin parçaları olduğunu vurgulamak isterler, onları mutlak gerçeğin şemsiyesi altında bireşime ulaştırırlar. Buna karşılık modernistler aynı şeyi, gerçeğin karmaşıklığını ve belirsizliğini vurgulamak için yaparlar, bireşimi amaçlamazlar.
--reklam--
Orhan Pamuk'u Okumak İncelemesi - Şahsi Yorumlar
EDEBİ LAİKLİK: Yıldız Ecevit, Türk edebiyat dünyasının en çok konuşulan ve okunulan ismi olan Orhan Pamuk'un Yeni Hayat romanını merkeze alarak aslında Türk okurunun yeni roman geleneğini neden anlayamadığını ortaya koyar. Eski tip romanlar, Newton fiziğinin bir yansımasıdır: düz bir zaman çizgisi üzerinde ilerler. Olaylar başlar gelişir ve biter: geçmiş, şimdi ve gelecek belirgindir. Bunların birbirlerine geçmesi söz konusu olmaz. Yeni tip romanlar ise görecelilik ve kuantum fiziğinin etkisindedir: belirsizlik tema olmuş, ışık hızına bağlı değişen zamandan hareketle, edebiyatta da düz zaman çizgisinden kopulur ve birkaç satırda okur artık geçmiş-şimdi-gelecek arasında herhangi bir sıralamaya tabi olmadan gezinmek zorunda kalır. Eski tip romanda, kahraman bir birey olma yolunda ilerler. Zira roman türü, Avrupa'da burjuvanın gelişimiyle paralellik gösterir. Burjuva devriminde de özgürlük, bireyin gelişimi ve bağımsızlığı ön plandadır. Kahraman bundan dolayı güçlü bir figürdür. Yeni tip romanda ise kahraman daha çok romanda sıradan bir karaktere dönüşerek okurun gözüne güçsüz, silik, kafası karışık gelir. Yabancılaşan ve bundan da öte kimliksizleşmeye evrilen bir karakterdir. Bundan dolayı Orhan Pamuk'un yeni tip romanlarında, karakterler birbirlerine dönüşür veya böyle bir his duyarız: "Özellikle de 'Beyaz Kale', 'Kara Kitap' ve 'Yeni Hayat'ta kendisi olamamak, başkası olmakla sonuçlanır. Bu üç romanın ana kişileri, sonuçta bir diğerine dönüşür; Hoca ve İtalyan köle birbirlerinin yaşamlarını yaşamaya başlarlar, Galip Celal'in yerine geçer, Osman ise Nahit/Mehmet'in özelliklerini göstermeye başlar; Nahit/Mehmet'in son kullandığı isim ise Osman'dır, o da yaşamının son döneminde Osman'a dönüşmüştür. 'Sessiz Ev'de bu motif, Faruk'lu bölümlerde düşünce düzleminde tartışılır; insanın kendisi olarak kalamaması, Edward G. Robinson'a benzeyen ihtiyarla ilgili olarak ele alınır."(s.51) Ayrıca, "Roman kişilerinin, yazının kendisi olduğu bir metindir "Kara Kitap,"(s.42) diyen Yıldız Ecevit'in bakış açısıyla karakter metin birbirine geçer. Eski tip romanda yazar bir mesaj vermek ister, bu amaçla yola başlar çoğunlukla ve bundan dolayı müdahalelerde bulunur ve roman üzerinde hakimiyeti derinden hissedilir. Okurun mesaja varabilmesi ve yolda kaybolmaması amacıyla eline bir yol haritası verilmiş gibidir. Yeni tip romanda ise yazar kendisine bir oyun arkadaşı arar; çünkü mutlak gerçek arayışı diskalifiye edilmiş, perspektivizm etkindir; ne kadar insan varsa o kadar gerçeklik söz konusudur. Bundan dolayı yazar mesaj verecek bir merci olmaktan uzaklaşır. Artık okurla birlikte kurmaca bir dünyada oyun oynarlar ya da Italo Calvino'nun tabiriyle satranç oynarlar. Eski tip romanda her şey sıfırdan kurulur ancak yeni tip romanda yeni bir kurgu mümkün değildir; çünkü yüzyıllar boyunca hakimiyetini sürdüren edebi akımlar artık teknik gelişim ve iletişim çağının etkisiyle çok kısa süreli olmakta ve hatta yeni bir akım çıkmış da mümkün gözükmemektedir. Edebiyat dünyasının bu tıkanmışlığında yeni tip romancı, eski eserleri kendisine bir ürün olarak alır ve onlardan aldığı parçaları birleştirerek yeni bir kurmaca yaratır. Orhan Pamuk da şu şekilde konuşur: "Hayat metinlerle beslenir, sonra tekrar hayata dönüşür ve bu ilişki kabaca şimdi söylediğim gibi, hayat ve metin olarak da birbirinden kopmuş değildir. Iç içedir. Ama bunlar sürekli birbirlerini zenginleştirerek, değiştirerek, başkalaştırarak ilerlerler."(s.47) Yeni tip romanda, temel bir amaç yazının kendisidir. Yani yazar, romana etkin katılım göstererek okurla nasıl yazdığını tartışır, konuşur. Bununla birlikte, çok katmanlılık söz konusudur. Ve mesaj arayan bir okur için bu büyük bir sorun teşkil eder. Yazarın da yol haritası vermemesi eklenince okur, ortada sanki boş bir sayıklama olduğu hissini alarak kitaptan soğur. Ancak yeni tip romancı için temel hedef edebiyatın kendisidir; toplumcu öğeleri, tarihi, sanatı, eski eserleri vb öğelerini kullanır ancak hiçbirini bir mesaj vermek için veya hiçbirini merkeze almak için ele almaz. Adeta hem okur hem de kendisi için bir bulmaca veya oyun hazırlar. İmgeler bu nedenle çok önemli bir konuma taşınır. "Çoğu yerde yazmak varolmak demektir Pamuk'ta,"(s.50) der bunlardan dolayı Yıldız Ecevit ve bunu şu şekilde örneklendirir: "Kara Kitap'taki Şehzade de, 'Yeni Hayat'taki Nahit/Mehmet de yazarak kendileri olmaktadır. 'Yeni Hayat'ın ana kişisi Osman da okuyarak ve yazarak kendisi oluyordur."(s.51) Bu noktada belirtmeliyiz ki, tarihe sık sık değinilir ama bu, tarihi gerçekliğe bağlı kalınacağı manasına gelmemektedir. Bu nedenle Orhan Pamuk'un Beyaz Kale ve Benim Adım Kırmızı gibi tarihin kullanıldığı yeni tip romanlarını birer tarihi kurgu olarak görmemek gerekiyor. Bu kitaplarda tarihsel gerçekliğe aykırı bir durum da olabilir ama buradan hareket edip yazarın kendi tarihini bilmemesi ve eserin kötü olduğu sonucu çıkarmak bir yanılgıdır. Sanırım, tek siyasi romanı diye nitelediği Kar romanında bile Orhan Pamuk'un temel derdinin mesaj vermek değil, edebiyatın kendisi olduğunun altı çizilmiştir. Bu sefer kurmaca içinde siyasi atmosfer daha fazladır sadece ama yine yazar herhangi bir taraftan değildir. "Ancak 'Kar', toplumsal malzemenin yoğun kullanımına karşın, hiçbir zaman toplumsal gerçekçi bir roman değildir. Kar imgesinin yarattığı farklı bir masalsı ontolojinin eşliğinde, tiyatro sahnesinde oynanan oyunun yaşama aktığı bir kurgu oluşturur Pamuk; tiyatro oyuncularına kanlı bir ihtilal yaptırır; varmış gibi görünen konu bütünlüğünü groteskin merceğinden geçirir, mantık dışına taşır,"(s.37) yorumunu yapar Yıldız Ecevit Kar hakkında. Bir yolculuk romanı gibi olan Yeni Hayat'ta da bir gün okuduğu kitapla hayatı değişen bir insanla birlikte aslında ülkenin içinde bulunduğu sorunların yansımaları arasında gezeriz ancak bir başka katmanda ise tasavvufi bir yolculuk yaparız. Yıldız Ecevit, Orhan Pamuk'un cümle kurmalarında yer yer yeni tip roman bağlamında Türkçe cümle yapısında hata olarak görülebilecek bir duruma düştüğünü de belirterek, Tahsin Yücel'in Orhan Pamuk'u bu yönde eleştirmesine kısmen katılır lakin Tahsin Yücel'in Orhan Pamuk'un yazarlığını salt bu noktadan kaynaklı olarak tartışmaya açmasına katılmaz. Çünkü bu durumun yazarlığın sadece bir yönü olduğunu ve Orhan Pamuk'un eserlerinde bunun oldukça kısıtlı bir yer tuttuğunu belirtir. Yıldız Ecevit, Orhan Pamuk'un bir açıdan toplumcu bir yönünün de olduğunu ama bunun klasik manada bir toplumculuk olmadığını da söyler: "Pamuk'un metinleri bir yönleriyle gerçekçi düzlemde soluk alırlar; sık dokunmuş bir toplumsal/siyasal/ekonomik ilişkiler ağıyla kaplıdırlar. Bu bağlamda düşünüldüğünde Orhan Pamuk, Türk romanındaki toplumcu/gerçekçi eğilime pek de karşıt bir görünüm sergilemez. Türk romanındaki toplumcu eğilimin farklı bir temsilcisidir o."(s.241). Öte taraftan ise Orhan Pamuk, "Ben doğrudan politikayla ilgilenmek isteyen bir yazar değilim, hiçbir zaman da olmadım. Hatta ilk kitaplarım çıktığı vakit, benden önceki kuşak yazarlarına kıyasla durumumu saptadım ve bunun provokatif olarak altını çizmek için 'Ben fildişi kulesinde yaşayan bir yazarım' diye açıkça söyledim,"(s.58) der. Başka yerde ise edebiyatın başlı başına kendisi için yapılması gereken bir mecra olduğunun altını çizer. Yıldız Ecevit, edebiyat dünyasında dünden bugüne biçim ile içerik arasında yoğun bir kavganın sürüp gittiğini belirttikten sonra Orhan Pamuk'un safının da biçimden yana olduğunu onun, "gerçek dünyanın kurallarından çıkarak verilecek cevaplar; aklı başında bir edebiyatçının nefret edeceği şeye, 'sosyolojiye' sürükler bizi,"(s.24) sözlerini aktararak ortaya koyar. Kitabın ikinci bölümünde Yıldız Ecevit, Yeni Hayat romanını farklı açılardan detaylı olarak inceler. Öyle ki, bu incelemeleri okuduktan sonra 1k'da herhalde hiçbir okur, teknik inceleme yaptığını iddia edemez veya bunu söylerken en az iki üç kere düşünür. Bu, bu sitede veya başka bir yerde bir okurun teknik inceleme yapamayacağı demek değildir; sadece teknik inceleme yapmanın sanıldığı kadar kolay ve basit bir iş olmadığını belirtmektir. Sonuç olarak Yıldız Ecevit, okurlara yeni tip romana yaklaşımlarında birtakım noktalara dikkat etmelerini tavsiye eder. Okurun metne "inançla değil, kuşkuyla," yaklaşması gerekir; okurun "toplumsal ya da kişisel sorunlarıyla ilgili olarak aydınlatıcı bilgiler" bulamayacağını baştan bilmesi gerekir; okur, kendisine bir yol haritası beklememeli, bir dedektif dikkati ve merakıyla önündeki çok katmanlı kurmaca metin içinde kendi yolculuğunu yapma bilincinde olmalıdır. Öte taraftan Yıldız Ecevit, Orhan Pamuk'un toplumsal hayatta siyasal kimliğini vurgulayan bir yazar olduğunu, yazarın verdiği bazı demeçleri örnek vererek belirtir. Bunlar arasında Orhan Pamuk'un "tarikatların faaliyet göstermesine Türkiye' de izin yoktur ve bu bir hoşgörüsüzlüktür,"(s.238) demesi ve Alman Der Spiegel'e Güneydoğu'da yaşanılan olaylarla ilgili verdiği bir demecidir (4.4.1995 tarihli Milliyet gazetesindeki bir yazı). Bununla birlikte Orhan Pamuk'un, "Ben çok fazla iddialı olmadan kendimi solcu olarak görürüm (...) Benim bildiğim solculuk demek, toplumu eleştirmektir. Solculuk demek, tarihte ne varsa, onlara eleştirel bir tavır almaktır: Bu tarihin içinde cumhuriyet de var. Solculuk demek, yalnızca Osmanlı tarihini eleştirmek değildir,"(s.238) sözleri de hem bu kapsamda değerlendirilebilir hem de kendisini konumlandırdığı siyasi pozisyon hakkında bir bilgi olarak görülebilir. Bunlara karşılık Orhan Pamuk, "On iki yıldır kitaplarım yayımlanıyor ve hayat beni oraya getirdi ki bütün direnmeme rağmen ben kitaplarımla değil ama kitap dışı hayatımda bir çeşit günlük politikanın içinde buldum kendimi,"(s.238) diyerek bir serzenişte de bulunarak edebiyatıyla ön planda olma arzusunu belirtmiş olur. Yeniden Yıldız Ecevit'e dönecek olursak, onun Türk okurlar hakkındaki iki tespiti nokta atışıdır. Bunlardan birincisi, "Toplumcu bir ortamın edebiyat okurudur Türk romanının okuru. Bu nedenle de, romanı salt bir sanat ürünü olarak benimseyip, onu zevk için okumakta zorlanmaktadır,"(s.30) tespitidir. Çünkü Türkiye, sosyal, ekonomik ve siyasal gelişimini üst seviyeye çıkaramayan ve sürekli olarak gelişmekte olan bir ülke konumundadır; bundan dolayı insanlar istemli veya istemsizce edebiyata da çoğunlukla faydacılık bakış açısıyla yaklaşıyorlar. Bir kitabı okuyacak ise ondan mutlaka gözle görülür bir fayda almalıdır aksi takdirde parası boşa gitmiş olur, zaten ekonomik olarak ülkede durumlar kötüdür, böyle bir ortamda kitaba verilen para "boşa" gitmemelidir. "Bizimki gibi ülkelerde okumak, belirli bir yararcılıkla ilgilidir: Bizim ülkemizde haz için okuma alışkanlığı daha yeni yeni yerine oturuyor,"(s.31) der Orhan Pamuk da bu bağlamda. Yıldız Ecevit'in ikinci tespiti ise şudur: "Türk roman okuru, yazarında hala bir sosyolog, bir psikolog, bir yol gösterici, giderek bir militan aramayı sürdürmektedir."(s.31) Bundan dolayı, yazarın siyasi duruşu, sosyal statüsü, ekonomik durumu, özel hayatı … kısaca attığı her adım, günlük hayatındaki her hareketi, okurun gözünde edebiyatının/eserlerinin niteliğini belirleyen birer öğe olmaktadır. Hatta okur, yazarıyla özdeşleşmek arzusu duyar ve onu kendi kişiliği içinde eriterek durağanlaştırır. Lakin gerçek hayatta bunun mümkünatı yoktur. Bunun sonucunda, okur yazarı karşısında hayal kırıklığına uğramakla sık sık yüz yüze gelebilir. İşin absürd ve komik tarafı ise bir gün önce eserlerini iyi/kaliteli görürken, bir gün sonra kötü/kalitesiz görme durumunda kalmasıdır. Çünkü eğer, bir yazarın kişiliğini (az önce sıraladığım öğeler de dahil olmak üzere) edebi değerlendirmede bir kıstas olarak belirlerse okur, yazarın, kendi kişiliğine uygun olmayan özellikleri ortaya çıktığı vakit, durağanlaşmaktan uzaklaşan yazarın otomatik olarak bir gün önce beğendiği eserlerini kötü bulmak zorunda kalacaktır. Bu da oldukça mantıksızdır. Bu nedenle ben, edebiyatta 'edebi laiklik'i benimsetmekten yanayım ve bunu mantıklı bulurum. Yoksa, okuyacak hiçbir yazar kalmaz, çünkü hiç kimse benim kişiliğime yüzde yüz uygun değildir. Ve hiçbir yazar hiçbirinizin kişiliğine yüzde yüz uygun değildir. Son olarak meraklısına Orhan Pamuk ile ilgili belgesel bırakıyorum: https://youtu.be/z81UbmjYMgk İyi okumalar. (Kaan)
Orhan Pamuk'un yeni hayat kitabı ekseninde dilinin, kurgusunun, kitaplarında kullandığı tekniklerin anlatıldığı muazzam bir kitap. Pamuk'un Cevdet Bey ve Oğulları ile başlayan edebi yolculuğundaki gelişimini ve değişimini anlamak isteyenlere edebiyatımızın büyük eleştirmeni Yıldız Evecit'in bu kitabını illa ki tavsiye ederim. (BURHAN KEBABCI)
Tamamen teknik bir kitap. Tam bir Orhan Pamuk incelemesi. Yeni Hayat romanını merkeze alarak Pamuk yazınını ve kısmen de modern/post modern edebiyatı incelemiş. Dili eleştiri jargonundan uzaklaştırılıp herkesin anlayabileceği tarzda yazılmaya çalışılmış ancak yine de konuşma diliyle arasında mesafe var. Terminolojiyi bilmek okurken yararlı olur. Okuyunca bunca kitabı anlamadan okumuşum hissine kapıldım. Bahsettiği kitapları yeniden okumak gerektiğini düşündürtüyor. Benim için çok yararlı oldu. İlgilenenler mutlaka okumalı, çok faydalanırlar. Yalnız Orhan Pamuk kitaplarını okuyanlara yeniden okuma işi çıkarabilir. (Levent Göven)
--reklam--
Orhan Pamuk'u Okumak PDF indirme linki var mı?
--reklam--
Yıldız Ecevit - Orhan Pamuk'u Okumak kitabı için internette en çok yapılan aramalardan birisi de Orhan Pamuk'u Okumak PDF linkidir. İnternette ücretli olarak satılan çoğu kitabın PDFleri bulunmaktadır. Ancak bu PDF'leri yasal olmayan yollarla indirmek ve kullanmak hem yasalara hem de ahlaka aykırıdır. Yayın evlerinin sitesinden PDF satılıyorsa indirebilirsiniz.
Kitabın Yazarı Yıldız Ecevit Kimdir?
28 Ocak 1946'da Gelibolu'da doğdu. Ankara Üniversitesi DTCF Alman Dili ve Edebiyatı Anabilim Dalı'nda ve Bilkent Üniversitesi'nde öğretim üyesi olarak görev yaptı. Uzmanlık dalı Alman edebiyatı olan Ecevit, yüksek lisans ve doktora çalışmalarını Kalka-Ferit Edgü ve Max Frisch-Oğuz Atay arasında karşılaştırmalı düzlemde gerçekleştirdi. Daha sonra ilgi alanını avangard Türk romanına kaydıran Yıldız Ecevit'in bugüne değin yayımlanmış kitapları şunlardır: Oğuz Atay'da Aydın Olgusu (Ara Yayınları, 1989); intelektuellenproblematik bei Max Frisch und Oğuz Atay (Ara Yayınları, 1990); İsviçre-Alman Edebiyatı (Ara Yayınları, 1990); Kurmaca Bir Dünyadan (Gündoğan Yayınları, 1992); Hermann Hesse, Bozkır Kurdunun Düş Yolculukları (derleyen), (Remzi Kitabevi, 1994); Orhan Pamuk'u Okumak (Gerçek Yayınevi, 1996; 2. baskı, İletişim Yayınları, 2004); Türk Romanında Postmodernist Açılımlar (İletişim Yayınları, 2001).
--reklam--
Yıldız Ecevit Kitapları - Eserleri
- Ben Buradayım...
- Türk Romanında Postmodernist Açılımlar
- Orhan Pamuk'u Okumak
- Oğuz Atay'da Aydın Olgusu
- Kurmaca Bir Dünyadan
- Toplumsal Cinsiyet Çalışmaları
- Kozmik Komedya
- İsviçre - Alman Edebiyatı
--reklam--
Yıldız Ecevit Alıntıları - Sözleri
- İletişim teknolojisinin doruğa ulaştığı çağımızda gerçek, üretilen bir meta durumuna geldi (Kozmik Komedya)
- ''Üçtür adımı zamanın; GELECEK yaklaşır kuşkulu, Ok gibi uçar ŞİMDİ, GEÇMİŞ, sessizliğinde sonsuzun (...) Üçtür ölçüsü uzamın: Yorulmaksızın çabalar UZUNLUK İleriye doğru, biteviye; GENİŞLEMESİNE Yayılır EN BİTİMSİZ, Dipsiz dalar içeriye DERİNLİK'' (Türk Romanında Postmodernist Açılımlar)
- Romanın belki de en güzel anlatı kesiti olan "Boğazın Suları Çekildiği Zaman" başlıklı bölüm, bir çevre felaketini dile getirir. Ressam Hieronymus Bosch'un apokaliptik (mahşersi) görüntülerini anımsatan bu fantastik metin belki de gerçeğin bir öngörüsüdür. "Yazarlar hayatın, dünyanın gerçek tablosunu sunmazlar bize," der Pamuk, "ama o yorum bir süre sonra, sözünü ettiğimiz hayatın ta kendisi olur çıkar." (Orhan Pamuk'u Okumak)
- Neysen o ol (Kozmik Komedya)
- Dış dünyada tutunamamak, iç dünyada tutunmanın göstergesidir. (Oğuz Atay'da Aydın Olgusu)
- Eril şiddet toplumda kaçınılmaz görünen 'düzen' , 'disiplin', 'terbiye' , 'namus-şerefi koruma' , 'vatanı koruma' gibi ahlaki değerler adına uygulanan 'disipline edici şiddet' ile ilişkili olarak ortaya çıkar ve çoğu zaman toplumsal düzen ve istikrar adına meşru görülür. (Toplumsal Cinsiyet Çalışmaları)
- "Tehlikeli Oyunlar", Oğuz Atay'ın yaşamındaki bu mutsuz dönemin yalnızlığı ve acılarıyla dokunmuş; yazarın, yalnız soyut değil, somut yaşamından güçlü renklerle oluşturulmuştur. Bu romanın sayfalarında, onun Fikriye Gürbüz'le evliliği, Sevin Seydi'den ayrılışı ve içine düştüğü büyük yalnızlığın izini sürmek mümkündür. "Evliliğimin içyüzünü bir roman tefrikası gibi parça parça ederek ayaklarınızın dibine sermedim mi?" (T0.333) diyen Hikmet, romandaki evlilikle ilgili bölümleri yaşamından ayrıntılarla dokumuş olan yazarı Oğuz Atay'la çakışır. Romanda, kendisini bırakıp Londra'ya giden Sevin Seydi'nin neden olduğu boşluk ve acı kimi yerde öylesine elle tutulur bir duruma gelir ki, metni bir ağıt-roman olarak okumak bile mümkündür. (Ben Buradayım...)
- Bu okurun romandan aldığı doyum; metinde yer alan söz sanatlarının oluşturduğu şık betimlemelerden alınan keyifle, ya da yazarın dünya görüşünün tutarlılığına duyulan beğeniyle kısıtlı değildir. O bu doyuma, metnin kıvrımları arasında yakaladığı koordinatları birleştirerek, anlamı yeniden üreterek ve bu üretime kendi birikimini de katarak ulaşır. Yazara duyduğu beğeni ise, onun düşünce ve dünya görüşüne yönelik olmaktan çok; onun, metnin organik dokusunu oluştururken gösterdiği kurgu/yapı ustalığıyla ilgilidir. (Orhan Pamuk'u Okumak)
- İnsanın gerçeğe yabancılaşması olgusu, 20. yüzyıl estetiğinin ana taşıyıcılarından biridir. Anlamakta güçlük çektigi bir dünyayla kendini özdeşleştirmekte zorlanan, ona yabancılaşan insan, yabancılaşmayı sanatsal boyuta taşır, onu bir kurgu tekniğine dönüştürür.(...)20. yüzyıl sonrası roman estetiği dış dünyayı doğrudan yansıtmaz, dış dünyadan alınmış gerçek parçacıklarıyla iç dünyayı birbirine harmanlar ve yeni bir dünya kurgular. Bu yeni dünyada, içinde yaşanılan görüngüsel dünya yabancılaştırılarak anlatılıyordur; olayları art arda sıralayan mimetik estetiğin içerik öyküleyen kurgu dünyasından tümüyle ayrımlıdır. (Türk Romanında Postmodernist Açılımlar)
- "Bana kitap kurdu, boş hayaller kumkuması, hayatın cılız gölgesi gibi sıfatlar yakıştırılabilir, şövalye .romanları okuya okuya kendini şövalye sanan Don Kişot'a benzetebilirsiniz beni. Yalnız onunla bir fark var aramda: Ben kendimi Don Kişot sanıyorum." (Oğuz Atay'da Aydın Olgusu)
- Tüm insani ilişkilerim maskemin altında gerçekleşmiştir ve tamamen saklı bir hayatı yaşamanın ebediyen kurbanı olmak zorundayım (Kozmik Komedya)
- "Tehlikeli Oyunlar" da "Tutunamayanlar" gibi, insanın iç dünyasında kendi 'ben'ine doğru yaptığı bir yolculuğu anlatır; bir oluşum romanı: bir Bildungsromandır. Yazar, ikinci romanın da ana kişisi Hikmet'in kimliğini, soyut düzlemde ameliyat masasına yatırır, içindeki çok sayıdaki benlik parçasını numaralayıp kategorize ederek kurmaca düzlemde onlarla yüzleşmeyi dener. Böylesine ayrıntılı, titiz bir kimlik arayış sürecinden geçirtir Atay roman kişisini. Yalnızca bilinç düzleminde tanıdığı Hikmet'le hesaplaşmak istemiyor, bilinçaltının gölgeli mekanlarında gizlenmekte olan Hikmetler'in tümünü gün ışığına çıkarmayı deniyordur. Titiz bir kurguyla, simgesel düzlemde olumsuzluk çağrışımlarına açık bir sayı ve "Korku" başlığı taşıyan 13. bölümde bir bilinçaltı atmosferi yaratır Atay. Köpek havlamaları ve intihar/ölüm düşünceleri eşliğinde, rüya ve uyanıklık durumunun birbirine karıştığı bir ortamda bilinçaltının çocukları olan Hikmetler'i metnin içine salar. Roman kişisinin gerçek kimliğiyle özdeşleşme yolunda, yüzeydeki 'Ben'ine karşı verdiği amansız bir savaşımdır bu. "Mış gibi yapmaktan usandım albayım," (T0.411) diyordur Hikmet; yeni baştan kurmak istediği bir öz varlıktan söz ediyordur (T0.414); 'kendini tanı' önermesi metnin dört bir yanına yayılmıştır (T0.413-421). Atay, odağına bir varoluş sorunsalı oturttuğu romanında, kendi gerçek 'Ben'ine ulaşmaya çalışan ana kişisini, diğer metinlerinde de yaptığı gibi simgesel içerikli bir isimle adlandırır; Hikmet'in soyadına varoluşsal bir ton katar: 'Benol'. (Ben Buradayım...)
- Sanat yapıtı çağlar boyunca, içinde bulunduğu tarih kesitinin 'gerçeklik' anlayışı ve onunla bütünleşen 'anlam'ı biçimlendirme çabasının bir ürünü olarak ortaya çıkar. Biçimlendirme ya da estetize etme edimi ise; o çağın insanının gerçekliği kavrarken, yaşama/insana/doğaya/evrene ilişkin sorulara verdiği, felsefi olduğu kadar doğa bilimsel yanıtlarla koşutluk içinde gerçekleşir. Eğer Ortaçağda gotik bir kilise inşa eden mimar, göklere ulaşan görkemli kulelerle donatıyorsa yapıtını, o dönemin tek gerçeğine: 'anlam'ın tek taşıyıcısına: Tanrı'ya göndermede bulunuyordur. Bir yaprağın ağaçtan düşüşünü saniyesi saniyesine betimleyen 19. yüzyıl sonunun naturalist yazarı ise, kuşkusuz kartezyen aklın egemenliğinde, görüngüsel gerçekliğe sadık kalmaya çalışıyordur tüm gücüyle. Michel Butor haklıdır "Değişik gerçeklere değişik anlatı biçimleri denk düşer." Bilimin ön planda olduğu Aydınlanma çağından 20. yüzyılın başına değin edebiyat estetiği, Newton fiziğinin verileriyle çakışan biçim öğeleriyle donatılmıştır. Söz konusu zaman kesiti içinde ara sıra beliren mistik/aşkın/romantik eğilimleri bir kenarda tutarak 20. yüzyıl öncesi birkaç yüzyılın edebiyatına bir göz attığımızda, çoğunlukla determinist/pozitivist görüşün izdüşümleriyle biçimlenmiş metinlerle karşılaşırız. Goethe de Balzac da, Zola da, Tolstoy da üç boyutlu, elle tutulur somut bir mekanı, çizgisel akmakta olan bir zamanla bütünleştirerek anlatırlar. 'Anlam' ise henüz kayıp gitmemiştir, insanın avucundan. Ülkülerin çağıdır aydınlanmacı modernite. Yazarın anlatacak çok şeyi vardır. Üstelik okurunu eğitmesi/bilgilendirmesi de gerekiyordur. Bu çağın yazarı, okuruna doğru yolu göstermekle yükümlüdür; anlamın da gerçeğin de yaratıcısı olarak 'Tanrısal' bir konumdadır; okurlardan oluşan edilgin 'kullarını' aydınlatmayı kendine görev bilir. Gerçi 19. yüzyılda Feuerbach'in, Marx'ın konturlarını çizdiği yeni dünyanın değer ölçütleri skalasında maddesel olanlar üste çıkıyor gibi görünüyorsa da, birey-insan hala ayaktadır ve savaşımını sürdürmektedir. Aristo'nun yansıtmacı ve eğitici mimesis/katharsis estetiğinin uzantısı görünümündeki bu edebiyat, 19. yüzyıl ortalarından sonra çağın maddeci felsefesinden izleri de dokusuna geçirerek 'realizm' adı altında kategorize edilir. Aydınlanmacı modernitenin edebiyat estetiğindeki uzantısıdır realizm. Sanayileşmekte olan dünyanın, madde kılıcıyla hümanist değerleri bir bir devirmesine karşın, gerçekçi edebiyat hala sıkı sıkıya sarıldığı ülküleri-postmodernist filozof Lyotard 70-80 yıl sonra 'meta-anlatılar' diyecektir onlara- dile getirmeyi sürdürecek; 20. yüzyılın alıp başını gitmekte olan kapitalist toplumunda bile kendisine akacak anakronik bir yatak bularak, Türk edebiyatında olduğu gibi uzun yıllar ayakta kalmayı başaracaktır. (Kurmaca Bir Dünyadan)
- Edebiyatın sizin için huzur limanı olduğunu biliyorum (Kozmik Komedya)
- "Gülmek onun için bir korunma aracıydı." (Oğuz Atay'da Aydın Olgusu)
- Kadınların güzellik konusunda karşılaştıkları taleplerle/baskılarla ilişkisini anlamak için burada birkaç not düşmemiz gerekiyor: Baskının içselleştirilmesi, yani içsel hegemonya diyebileceğimiz süreç, bir sistemin sürekliliği de en önemli faktörlerden biri olarak karşımıza çıkar. Kişinin sömürüsüne yol açan herhangi bir durumun o kişiye dışarıdan dayatılması gerekmez. Sömürünün illaki baskı aracılığı ile gerçekleştirileceği inanışı ya da sömürünün ancak baskıyla gerçekleştirilmesi durumunda görünürlük kazanması nedeniyle aksi durumlarda sömürü görünmezleşir. (Toplumsal Cinsiyet Çalışmaları)
- Kadın bedeninin tahrik edici bir mekanizma olarak cinselleştirilmesi kadının bir cinsiyet olarak cinselliğin öznesi hâline getirilmesi sonucunu doğurmuştur. Böylelikle kadın bedeni kadına uygulanan cinsel şiddetin gerekçesi olarak sunulmakta, pornografik bir öğe olarak pazarlayarak metalaştırmaktadır. (Toplumsal Cinsiyet Çalışmaları)
- 'Yarım bırakılmışlık' Atay'ın bu ikinci romanının en önemli motiflerinden birini oluşturur. Hikmet fakülteyi bitirmemiştir, üç dersten takıntılıdır; yazdığı oyunları da yarım bırakıyordur; ölümü bile yarım kalmıştır, ölüp ölmediği belli değildir; onun yaşamında rüyalar da yarım bırakılmışlıktan payını almaktadır: " {b]elki de hiçbir şeyin sonuna katlanamadığım gibi bu rüyanın da sonuna katlanamadım ve seyretmedim sonunu," (T0.264) diyordur Hikmet. Yarım kalmışlık giderek, 'yarım' bir futbol karşılaşmasının betimlendiği bölüm de ete kemiğe bürünür; soyut kavram somut dünyada cisim kazanır: "Yarım kalmış hayaller gibi, yarım kalmış insanlar, tekerlekli kutularının içinde sahaya çıkıyorlardı. Bellerinden aşağısı olmayan bu işkence insanları, tahta sandıklarının küçük demir tekerleklerini elleriyle çevirerek yeşil çimenlerin üstünde geziniyorlardı. (. . .) Tekerlekli iskemleler üstünde onlar gibi yarım idareciler, yardımcılar, gazeteciler ve fotoğrafçılar da sahayı doldurmuştu. Yarım futbolcular yarım kalelerin önünde çalışıyordu. (...) Bir gol yarım gol sayılıyordu. Sonuçlar hep kesirli çıkıyordu." (T0.159) Yarım kalmışlık Atay'ın tüm metinlerinin dokusuna sinmiştir. Jale Parla "Tutunamayanlar kasten yarım bırakılmış bir metindir," dedikten sonra, romanın kendisinin içindeki eksik kalmış metinleri de satırlar boyunca art arda sıralar. Gerçekten de "Tutunamayanlar" yarım bırakılmış metinler cümbüşüdür. Turgut da içinde bulunduğu metnin genel eğiliminin bir parçasıdır. İç dünya yolculuğuna çıkmadan önce, " {h]ayatımda ilk defa, bir işi sonuna kadar götürmeliyim, " (T.523) diyordur, yaşamı boyunca her işi yarım bırakmıştır. Turgut'un yarım bıraktığı yaşantı çeşitleri yazarınınkilerle koşutluk içerir: "Meyhane arkadaşlarını da meyhanelerde bıraktım, ülkü arkadaşlarını da ülküleriyle başbaşa. Bir yerde durmasını bilemedim." (T.611) Atay'ın ruh dostu Dostoyevski'nin yeraltı adamı ise yarım kalmışlık olgusuna Schopenhauer tonlaması içeren bir açıklama getirir: "Evet, insan ömrünü iki kere ikinin peşinde geçirir, bu uğurda denizler aşar, yaşamını harcar, ama aradığını eline geçirmekten inanın ki korkar. Çünkü onu bulur bulmaz, artık arayacak başka bir şeyinin kalmayacağını bilir. " Bu da ölüm benzeri bir sondur. Atay ise bir işi bitirmenin ölümle eş değerli olduğu düşüncesini "Korkuyu Beklerken" öyküsünün sayfalarında da sürdürüyordur: "Belki de ölmemek için, hiçbir işin sonuna kadar gidemiyordun. Böyle küçük çalışmalarının üst üste eklenmesiyle doluyordu zaman." (KB.59) Metinleri içinde ayrıksı bir konumu olan "Bir Bilim Adamının Romanı"nda, kişiliğinin yarım bırakma edimiyle pek bağdaşmadığını düşündüğümüz Prof. Mustafa İnan'ın makaleleştirilmemiş kimi notları için bile, "yarım kalmışlığın güzelliğini taşıyor, " (BR. 162) demekten hoşlanır Atay. Yarım bırakmak, varoluşsal bir içeriğe de sahiptir. Heiddegger'in varoluş felsefesinde insanın varoluşu, kişinin yaşamındaki olasılıkların gerçekleşmesiyle oluşur. Olasılıkların bitmesi ise ölüm demektir. İnsan, içerdiği olasılıklardan yalnızca birinin yaşama geçirilmesiyle kimliğine kavuşmaz. Varoluş, kişinin bünyesinde gizli durumda barınan olasılıklar çoğulluğunun yaşama dönüşmesiyle pekişir. Bu açıdan ele alındığında; kimlik parçacıklarıyla oyunlar kurgulayan Hikmet, her şeyi yarım bırakıp içindeki bir olasılıktan diğerine atlayan "Tutunamayanlar"ın roman kişileri bir yandan ölümden kaçarak yaşama tutunmaya çalışırlarken, öte yandan içlerindeki çoğul çelişkiler dünyasıyla yüzleşip kendilerini tanıma yoluna girerler. (Ben Buradayım...)
- Toplumun üstünde değerlere sahip olan ve yozlaşmış değerlere ayak uydurmak istemeyen bireyin topluma ters düşmesi kaçınılmaz bir olgudur: "Sen de çok safsın derlerse, ben de onlara derim ki; Size göre kusur sayılan bazı yanlarımızı korumak istiyoruz. (Oğuz Atay'da Aydın Olgusu)
- Çok sayıda anlam katmanıyla dokunmuş açık metinler üreten ve bu metinlerde "herkesin hendi yolculuğunu kendi yaşamasını isteyen, " okurları için toplumsal ve ahlaksal çözümler üretmeyen, romanın yazmaktan çok kurmak edimiyle oluşturulduğunu düşünen, sanatın özünde yatan eylemin biçimlendirmek olduğunu bilen bir yazardır Orhan Pamuk; "yapmam gereken şey anlam belirsizlikleri sergilemek. Yoksa, roman değil bir inceleme kitabı yazardım," diyen Umberto Eco gibi düşünen biri. (Orhan Pamuk'u Okumak)
Yorumlar
0 yorumYorum yazmak için tam sürüme geçin