Kitap Künyesi

Yazar: Ahmet Cevizci

Yayın Evi: Say Yayıncılık

İSBN: 9786050203271

Sayfa Sayısı: 472

--reklam--

Platon Ne Anlatıyor? Konusu, Ana Fikri, Özeti

Platon ve Aristoteles felsefe tarihinin en önemli iki filozofudur. Onlarsız bir felsefe tarihi düşünmek mümkün değildir. Bugün itibarıyla hâlâ aşılamamışlardır ve felsefeye onlarsız başlamak da pek mümkün gözükmemektedir. Platon ve Aristoteles felsefe tarihi kadar diğer beşeri bilimler ve hatta doğa bilimleri için de vazgeçilmez iki büyük düşünürdür.

Sistematik felsefe bağlamında her iki filozofun görüşlerini karşılaştıran bir telif eser maalesef şimdiye kadar yazılmamıştır. Felsefe bölümlerindeki lisans, yüksek lisans ve doktora derslerinde Platon ve Aristoteles ya sistematik felsefe ya da felsefe tarihi bağlamında ayrı dersler olarak okutulmaktadır. Bu eser, özellikle lisans ve yüksek lisans öğrencilerinin söz konusu filozofları daha iyi anlamalarına yönelik fayda sağlayacağı düşüncesinden hareketle kaleme alınmıştır. Elinizdeki eser kendisine her iki filozofu sistematik felsefe bağlamında mukayeseyi amaç edinmiş, felsefenin bütün alt disiplinlerini ele alarak bu hedefi gerçekleştirmeye çalışmıştır. Alt disiplinler yanında filozoflarımızın anlaşılması açısından önemli bulduğumuz, ruh, zaman, mekân gibi kavramların da mukayesesi yapılmış, bu anlamda genel bir karşılaştırma çerçevesi sunulmaya çalışılmıştır.

Eser bu yönüyle başta felsefe bölümü olmak üzere, sosyoloji, psikoloji, ilahiyat, siyasal bilimler, uluslararası ilişkiler, iktisat, hukuk gibi bölümler için başvuru kitaplarından biri olarak değerlendirilebilir. Bu iki büyük düşünürü tam olarak bilmeden sosyal bilimlerde yol almak çok mümkün değildir. Bu bağlamda elinizdeki kitap söz konusu düşünürleri karşılıklı ve derli toplu mukayese ederek felsefelerini tanıtmayı, tanıyanların ise bilgilerini biraz daha derinleştirmeyi kendisine amaç olarak seçmiştir.

--reklam--

Platon Alıntıları - Sözleri

  • Kötülüğün yolu yakındır kolay ulaşılır ona. İyiliğin önüne ise alınteri ve vicdanı koymuştur
  • Platon, Atinalıların çok önemli bir çoğunluğunun ruhlarına, entelektüel yetenekleri ve melekeleri önemli ölçüde dışta kalacak şekilde, iştihanın egemen olduğunu, bu yüzden onların doğru ahlaki kararlar alamadıklarını, arzularının objelerinin gerçek olduğuna inanan bu insanların yanlış hesap yaptıklarını savunur. Bununla birlikte, bu egemenliği veya zorba iktidarını ortadan kaldırıp, insanları ahlaklı ve mutlu bir hayatın yoluna sokmak mümkündür. Platon söz konusu hakimiyeti ortadan kaldırmanın, onların ruhlarında bir ahenk yaratmanın yolunun eğitimden geçtiğini düşünür. Bir diğer ifadeyle, insanların büyük bir çoğunluğu filozof olmasa da, dengeli, ölçülü, iyi düzenlenmiş bir hayat sürebilmeye muktedirdir. Bu da ancak, filozofların yönettiği adil bir politik düzende verilecek sağlam bir eğitim yoluyla olur. Çünkü bu şekilde, gereği gibi eğitildikleri takdirde, onların iştihaları hak ettikleri yerde ve düzeyde dururken, akıl yürütme güçleri doğru kanaat ve fikirlerle donatılır. Bu insanların, alacakları eğitim sayesinde ölçülülük, basiret ve psikolojik ahengin önemini görmeleri sağlandığı takdirde, onların akılları ruhlarını, tarafgir veya hizipçi bir biçimde değil de, ruhun bütünlüğünün esenliğine hizmet edecek şekilde yönetebilmeyi öğrenirler. Onların ruhsal ahengin önemine kanaat getirdikleri zaman iştihayı yerinde tutmaya ve onun ruhun diğer parçalarına tecavüz etmesini önlemeye çalışacaklardır. Onlar, iştihayı tatmin etmek için verilecek her ödülün, yapacakları her tecavüzün, işleyecekleri her suçun uzun vadede kendilerine mutsuzluk olarak döneceğini bileceklerdir. Başka bir deyişle, uzun ve kapsamlı bir eğitimin ardından insanların gerçek çıkarlarını tanıyıp öğreneceklerini savunan Platon'a göre, halka şirin görünmek veya halk dalkavukluğu yapmak yerine, bireylerin ya da uyrukların gerçek çıkarları için çalışacak yöneticilerin ilk ve en önemli görevi, moral eğitim ve doğru bir koşullama olmak durumundadır. Onlar yönettikleri insanların ruhlarını şekillendireceklerdir. Böylesi bir şekillendirme, Platon'un siyaset felsefesinde ortaya koyacağı "en iyi rejimin", ideal devletin en önemli işlevini meydana getirir.
  • Platon, doğallıkla insanların çok büyük bir çoğunluğunun irrasyonel davrandıklarına, yanlış inançlar tarafından şekillendirilip iştihaları ve bencil tutkuları tarafından yönetildiklerine inanır. Devlet'te tanımladığı patolojik insan tipleri arasında yer alan demokrasi insanını, ruhun iştiha parçasının egemenliği altında geçen bir hayat süren insan olarak tanımlar. O, görünüşlere bel bağlayan biri olup, böyle bir insanı belirleyen şey, arzulardır, çoğu zaman da zaruri olmayan arzulardır. Platon işte bu yüzden, eşitlik bağlamında yalnızca, onun politikaya genelin iyiliğinden ziyade salt kendi çıkarlarını gözeten, her türden güç ya da iktidar tutkunu bireylerin dahil olmasına yol açtığını söyler. Platon'un gözünde o, kapılarını demagoglara, potansiyel diktatörlere yol açan bir rejim türü olup tiranlığa götürebilir. Yine aynı bağlamda ve özellikle de Atina'daki örneklerden yola çıkıldığında, Platon demokrasinin gerekli liderlik özelliğinden, iyi bir yönetim için vazgeçilmez olan bilgi ve beceriden yoksun insanların iş başına gelmesine izin vermesi dolayısıyla istikrarsız bir yönetim biçimi olduğunu ileri sürer. Buradan da anlaşılacağı üzere, Platon'un demokrasiye yönelik en sert eleştirisi, bilgi üzerinden gerçekleşir ve demokrasinin bilgiye, üstelik felsefi bilgiye dayanmayan bir rejim olduğuna dikkat çeker.
  • "Bir insanın ruhuna doğruluk ekmek, kör doğmuş birine görme gücünü vermek kadar olanak dışı birşeydir."
  • Sokrates, seninle karşılaşmadan önce, bana senin gerçekte kafası karışık bir adam olduğunu ve başkalarının da kafasını karıştırdığını söylediler. İçinde bulunduğumuz şu anda, bana büyü yapmakta olduğunu, beni büyülediğini ve ben kendisini idare etmekten bütünüyle aciz bir kütle haline gelinceye kadar, beni büyünün etkisi altında bıraktığını hissediyorum. Bunu düşüncesizliğime, küstahlığıma ver, ama bilesin ki, seni yalnızca dış görünüşünle değil, ancak başka bakımlardan da tam tamına, insanın denizde karşılaştığı torpil balığına benzetiyorum. Bir kimse onunla ne zaman temas etse, balık onu uyuşturur, bu tam olarak şimdi senin bana yapmakta olduğun şeydir. Zihnim ve dudaklarım gerçekten de uyuşmuş bir halde ve sana verecek hiçbir karşılığım yok. Oysa erdem hakkında yüzlerce defa konuşmuş, konuyla ilgili olarak büyük dinleyici kitleleri önünde uzun söylevler çekmiştim ve bunu da, öyle sanıyorum ki, çok iyi bir biçimde yapmıştım. Şimdi onun ne olduğunu bile söyleyemiyorum. Kanaatimce, Atina'dan ayrılmak ve dışarılara gitmemekle çok akıllıca bir iş yapıyorsun. Başka ülkede, bir yabancı olarak bu şekilde davranmış olsaydın, muhtemelen bir büyücü diye tutuklanırdın.
  • Müziğin insanı götüreceği yer güzellik sevgisidir.
  • platon'un `timaios`'ta yer alan ve onun kozmolojisinin temellerini oluşturan argümanın adımları şu şekildedir: 1. bazı şeyler, oluş ve bozuluşa hiç tâbi olmaksızın, hep vardır. 2. bazı şeyler ise, hiçbir zaman mutlak bir varlığa sahip olmadan, varlığa gelir ve yok olup giderler. 3. bir şey ancak ve ancak hep var olduğu, yani sürekli bir varlığa sahip olduğu takdirde, o kendisinin rasyonel bir tarzda hesabını verebilecek olan akıl yoluyla kavranır. 4. buna mukabil, bir şey oluş ve bozuluşa tâbi olduğu, yani varlığa geldiği ve sonradan yok olup gittiği takdirde, o akıl yürütme ihtiva etmeyen duyu-algısına dayanan sanı (`doksa`) tarafından idrak edilir. 5. evren oluşa tâbi bir şey ise eğer, a. o, gözle görülebilir, elle tutulabilir şey olup bir cisme sahiptir. b. bir şey gözle görülebilir, elle tutulabilir olup bir cisme sahipse, o algılanabilir bir şeydir. c. bir şey algılanabilir bir şeyse eğer, o oluşa tâbi olup varlığa gelir ve gider. 6. bir şey varlığa geliyorsa eğer, ona başka bir şey tarafından neden olunur. 7. evrenin nedeni, onu bir modele göre şekillendiren bir sanatçıdır. a. evrenin modeli ya sürekli bir varlığa sahip olan ya da oluşa tâbi olan bir şeydir. b. evrenin kendisi güzel ve sanatçı da iyi ise eğer, evrenin modeli sürekli bir varlığa sahip olan bir şey olmak durumundadır. c. evrenin kendisi güzel olmayıp sanatçı da iyi olmayan biri ise, onun nedeni oluş ve bozuluşa tâbi olan bir şey olacaktır. 8. o hâlde, evren ezeli-ebedi bir modele göre şekillenmiş olan bir zanaat eseridir.
  • - " (…) Sokrates: Eğer hakikate kavuşmak istiyorsan, sadece insanlarla yetinme! Bütün tabiata bak. [...] Eğer bunu yaparsan her şeyin her şeyden olduğunu göreceksin..."
  • Platon'un gerçek adı, büyükbabasının isminden dolayı Aristokles'ti. Fakat kendisine sonradan, muhtemelen cisminden veya iri yapısıyla boyundan dolayı, "geniş" anlamına gelen Platon lakabı takılmıştı. Diogenes Laertios'a inanacak olursak, bu ad ona beden gücünden veya göğsünün genişliğinden dolayı kendisinden jimnastik dersleri aldığı hocası Argoslu güreşçi Ariston tarafından verilmişti.
  • Platon'un çocukluğu ve gençliği aristokratik bir ortamda, edebiyata ve felsefeye dönük ilginin gelenekselleşmiş olduğu bir çevrede geçmişti. Grek aristokrasisinin geleneklerine ve normlarına göre yetiştirilen Platon, oldukça nitelikli bir jimnastik eğitimi yanında, müzik, bilim ve edebiyat öğreniminden oluşan iyi bir eğitim aldı. Enstrüman çalmayı, lirik ve epik şiir yazmayı bilen Platon, tarih, aritmetik, geometri, astronomi öğrenmişti. Diyaloglarda ozanlara yapılan göndermelerden ve alıntılanan kimi dizelerden de kolaylıkla anlaşılacağı üzere, edebiyat bilgisi hayli derindi. Hatta gençliğinde lirik ve dramatik şiirler yazmış ve bir ozan olmayı istemiş olan Platon, bu türden bütün eserlerini ve tragedyalarını, Sokrates ile tanışıp onun öğrencisi olduktan sonra yakmıştır. Bütün hayatı boyunca felsefeyle ve felsefe eğitimiyle meşgul olan Platon, hiç evlenmemişti.
  • Platon, meşhur Yunan kahramanı Akademos'un sığınağının ya da mezarının hemen yanı başındaki bahçeyi satın alarak Akademi'yi kurdu. Akademi için en azından Avrupa'nın ilk büyük eğitim ve araştırma merkezi olduğu söylenebilir. Hukuki bir statü kazanabilmek için dini bir cemaat olarak organize olan ve yıkıldığı milattan sonra 529 yılına kadar Platonculuğun merkezi olma işlevi gören okulda, felsefeye yaklaşım tarzı daha ziyade geometri yoluyla gerçekleşen matematiksel bir yaklaşımdı. Nitekim Bizanslı bir dil aliminin belirttiğine göre, Akademi'nin kapısına "Ageômetrêtos mêdeis eisitê" (Geometriden bihaber olan giremez) diye yazdırtmıştı. Eğitim felsefesini de politikaya tabi kılan Platon'un buradaki amacı, iyi eğitilip teçhiz edilmiş aklıyla yönetmesi gereken filozof-kralı eğitmekti. Akademi, kendisinden devlet adamlarının ve yasa koyucuların çıkacağı, bilim ve felsefe temelli politika eğitimi veren bir kurum olarak tasarlanmıştı. Gerçekten de Akademi, Helenistik dönemin sonuna kadar Yunan dünyasına hukuki ve politik bakımdan şekil vermeye çalışan en önemli merkez oldu. Önemli bir entelektüel özgürlük mekanı meydana getiren Akademi'de felsefi ve bilimsel ilgilere ek olarak, politik amaçlar da önemli bir yer tutuyordu. Nitekim Akademililerden bazıları fiilen yasa koyuculuk, politik danışmanlık ve elçilik görevi yapan, en azından bazıları da bunları yapacak olan insanlardan oluşuyordu. Buna göre Akademi'nin ilk ve en önemli amacı, entelektüellerin, Platonik anlamda "filozof"lar olacak şekilde eğitilmelerini temin etmekti. Buna uygun yöntem olarak da, öğrencilerin, formel bir eğitime tabi olmak yerine, Sokrates'e özgü bir diyalektik tartışma içinde oldukları diyalog formu benimsenmişti.
  • Platon, amacı her ne kadar politik olsa da, zihninin gerisinde veya zihinsel art alanında her zaman siyaset felsefesi olacak şekilde, işe önce metafizikle başlamıştır. Fakat Platon işe sadece metafizikle başlamış değildir, metafiziği başlatan veya metafiziğin kurucusu olan filozoftur. Başka bir deyişle, her ne kadar Presokratikler varlığa ya da duyusal dünyaya bir açıklama getirme yoluna gitmiş olsalar da, Platon onların bu konuda başarısız olduklarına kanaat getirmişti. Platon, öyle sanılır ki, görüneni veya doğayı açıklamak için doğanın ötesine gitme anlamında metafiziği kurmuş olan filozoftur. Bu metafiziğin kurucu veya temel öğretisi İdealar öğretisidir. Gerçekten de onun sisteminin, karşı karşıya kalmış olduğu problemlerin veya ahlaki ve politik kriz için geliştirdiği çözümlerin ve yanıtların özünde, meşhur İdealar kuramı bulunur. Zira aynı krizi tespit eden Sokrates buna, bireyleri dönüştürecek ahlaki reform projesi üzerinden çözüm getirmeye çalışmıştı. Platon hocasının başarısızlığı karşısında çözümü, bireyi değil de, devleti dönüşüme uğratmakta arayacaktır. Buna göre, bir politik krize getirilecek çözümü, Sokrates örneğinde olduğu gibi iktidarsız bir filozofun kolay bir av olmak suretiyle başarısız olduğunu gördükten sonra, Platon filozofa iktidar vermekte ya da "bilginin yönetimini tesis etmede" bulacaktır. Yani o, çözümün bilgi esaslı bir yönetimin inşasından, filozof-kralın idaresinden ya da bilgelikle iktidarın birleşmesinden geçtiğini düşünecektir. Bu açıdan bakıldığında, onda filozofun bilgisinin başta İyi ideası olmak üzere, İdeaların bilgisinden meydana geldiği söylenebilir. İdealar ise, metafiziksel yönden, duyusal dünyadan ayrı olarak var olan kalıcı varlıklar olarak ideal gerçekliklerdir.
  • Kabul etmek gerekir ki, İdealar kuramını Platon peşinen öte dünyacı bir tutumla veya idealist bir yaklaşımla, hakikatinden kuşku duyulamaz bir öğreti olarak öne sürmüş değildir. Yani kuram, doğruluğu ya da mutlak geçerliliği ispatlanmış bir tez, mutlak bir hakikat olarak değil, fakat varlıkla, bilgi, değer, politika ve anlamla ilgili problemleri çözüme kavuşturmanın Platon'a mümkün görünen en iyi yolu veya bir hipotez olarak ortaya konur. Başta politik problem olmak üzere, aynı anda pek çok çözüme kavuşturulamamış felsefi problemle karşı karşıya kalan Platon, İdealar kuramını bu problemleri çözebilme kapasitesi muhtemel bir hipotez olarak öne sürmüştür. Başka bir deyişle, o, etik, epistemolojik, dilsel problem ile varlık problemini, İdealar hipoteziyle çözüp çözemeyeceğini kendisine sormuştur. Yani o, İdealar kuramını bir dizi oldukça önemli etik, metafizik ve epistemolojik probleme, kendi kanaatine göre yeterince ekonomik ve sağlam bir çözüm getirdiği gerekçesiyle geliştirip benimsemiştir. Kuramın Platon tarafından mevcut problemleri çözebilmesi muhtemel bir hipotez olarak öne sürüldüğünü gösteren en önemli delil ise onun bizzat kendisinin, kuramını bazı yaşlılık dönemi diyaloglarında, eleştiriye tabi tutmasıdır. Buna göre, bir gerileme ve kriz çağının, Sofistlerin de güçlendirdiğine inandığı moral kuşkuculuğunun çeşitli, hatta aşırı formlarının varlığından ciddi şekilde rahatsızlık duyan Platon, yapabileceği ilk ve en önemli şeyin birtakım ahlaki standartları sağlam bir zemin üzerine tesis etmek olduğuna inanmıştı. O, bunu ancak mutlak ve nesnel değer standartlarının, zaman dışı, değişmez ahlaki özler olan moral İdeaların varoluşunu öne sürerek veya en azından varsayarak yapabilirdi.
  • Fiziki dünya ve ya bir bütün olarak evren, Demiourgos'un bir kosmos, yani düzenli bir evren yaratmak amacıyla, ezelden beri var olan kaosa veya şekilsiz maddeye, değişmez ve ezeli-ebedi bir modeli taklit ederek, matematiksel bir düzen yükleyen ilahi bir sanatçının eseridir. O, İdeaları model olarak alıp, dünyayı, doğanın imkan verdiği ölçüde yetkin bir varlık alanı şeklinde tasarlayarak yaratmış olan ilahi bir akıl ya da Demiourgos'un faaliyetiyle ortaya çıkar. Doğayı canlı ve akıl sahibi bir varlık olarak tasavvur eden Platon, bununla elbette, dünyanın veya doğanın bütünüyle düzenli ve güzel olduğunu anlatmak ister. Buna göre, doğanın davranışı da düzenli olmak, ondaki şeylerin de, aynen akıl sahibi insanda olduğu gibi, gelişigüzel veya rastgele değil de, zorunluluk tarafından belirlenen doğanın izin verdiği ölçüde, "en iyiden yana" olmak durumundadır. Bu ise, hiç kuşku yok ki, evrendeki düzenin, sadece aklın ifadesi ya da tezahürü olmak anlamına değil, fakat anlama ve taklit etme açısından insan için de bir model olduğu anlamına gelir. Başka bir deyişle, evrenin düzeni, sadece entelektüel merakımızı gidermekle kalmaz, fakat bir yandan da ahlaki taleplerimizi karşılar. Biz, akıl tarafından düzenlenmek ve şekle sokulmak durumunda olan benliğimizde hayata geçirmek zorunda olduğumuz, bize "iyi hayat"ı temin edecek düzeni, onda buluruz.

--reklam--

Platon İncelemesi - Şahsi Yorumlar

Her felsefe öğrencisinin veya felsefeya merak duyanların Platon'un eserlerine geçiş yapmadan önce kesinlikle bakılması gereken bir kitap. Platon'un Kozmolojisini, Epistemolojisini, Siyaset Felsefesini anlamak için yararlı olacağını düşünüyorum. Ayrıca kitab'ın son kısmında Platon'un bazı eserlerininde kısa özeti verilmiştir. (Muradovich)

--reklam--

Platon PDF indirme linki var mı?

--reklam--

Ahmet Cevizci - Platon kitabı için internette en çok yapılan aramalardan birisi de Platon PDF linkidir. İnternette ücretli olarak satılan çoğu kitabın PDFleri bulunmaktadır. Ancak bu PDF'leri yasal olmayan yollarla indirmek ve kullanmak hem yasalara hem de ahlaka aykırıdır. Yayın evlerinin sitesinden PDF satılıyorsa indirebilirsiniz.

Kitabın Yazarı Ahmet Cevizci Kimdir?

Felsefeci, akademisyen, felsefe profesörü (D. 1959, Bursa – Ö. 2014, Bursa). İlk ve ortaöğrenimini Bursa’da tamamladıktan sonra, Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi Felsefe Bölümünden (1982) mezun oldu. Aynı fakültede, 1984 yılında yüksek lisans, 1992 yılında da doktora derecesini aldı. Fransız hükümetinden kazandığı bir bursla 1989-91 yılları arasında Sorbonne Üniversitesinde doktora düzeyinde araştırmalar yaptı. 1996 yılında doçent oldu. Uzmanlık alanı İlkçağ Felsefesi, özellikle de Platon’dur. Aynı zamanda bilgi felsefesiyle ilgilendi. Avrupalı düşünürlerle Müslüman düşünürleri kronolojik sıraya göre tanıttığı felsefe tarihi ile ilgili eserleri ülkemizde bu konuda yapılan en kapsamlı çalışmalardan oldu.

Uludağ Üniversitesi Fen- Edebiyat Fakültesi Felsefe Tarihi Anabilim Dalı Başkanı olarak görev yaparken odasında geçirdiği kalp krizi sonucu yaşamını yitirdi.

ESERLERİ (Felsefe):

Felsefe Tarihi I-İlkçağ Felsefesi Tarihi (1998),

Felsefe Terimleri Sözlüğü (1999),

Paradigma Felsefe Sözlüğü (4. bas., 2000),

Metafiziğe Giriş (Çeviri, 2001),

Etiğe Giriş (2002),

Felsefe Tarihi II-Ortaçağ Felsefesi Tarihi (2. bas., 2001),

Felsefe Tarihi III-On Yedinci Yüzyıl Felsefesi Tarihi (2001),

Felsefe Tarihi IV-Aydınlanma Felsefesi Tarihi (2002),

Felsefe Tarihi V-Ondokuzuncu Yüzyıl Felsefesi Tarihi.

--reklam--

Ahmet Cevizci Kitapları - Eserleri

  • Felsefeye Giriş
  • Felsefe Tarihi
  • Felsefenin Kısa Tarihi
  • İlkçağ Felsefesi
  • Eğitim Felsefesi
  • Felsefe Sözlüğü
  • Bilgi Felsefesi
  • Etik Ahlak Felsefesi
  • Sokrates
  • Ortaçağ Felsefesi Tarihi
  • Ortaçağ Felsefesi
  • Metafiziğe Giriş
  • Aydınlanma Felsefesi
  • İlk Çağ Felsefesi Tarihi
  • Uygulamalı Etik
  • 17. Yüzyıl Felsefesi
  • Platon
  • Onyedinci Yüzyıl Felsefesi Tarihi
  • Paradigma Felsefe Sözlüğü
  • İdealar Kuramı
  • Felsefe Tarihine Giriş
  • Felsefe
  • Felsefe
  • Fikir Mimarları-8 Sokrates
  • Say Büyük Felsefe Sözlüğü
  • Etiğe Giriş
  • Paradigma Felsefe Sözlüğü
  • Bir Bakışta Felsefe
  • Eğitim Sözlüğü

--reklam--

Ahmet Cevizci Alıntıları - Sözleri

  • Sofistler, MÖ 5. yüzyılın ünlü physis-nomos veya doğa-uzlaşım karşıtlığında çok büyük ölçüde nomos'un savunucusu olmuşlardır. Buna göre, onlar Tanrıların phusis'te ya da gerçeklikte mi, yoksa nomos yoluyla mı var oldukları konusunda, Tanrıların bir uzlaşım eseri olarak var olduklarını söylemişlerdir. İnsan ırkı arasındaki bölünmelerin doğadan mı geldiği, yoksa nomosla ilgili bir mesele mi olduğu söz konusu olduğunda, Sofistler yine insanlar arasındaki bölünmelerin doğal olmadığını iddia etmişlerdir. Eşitlik meselesinde ya da bir insanın başka insanları (kölelik) veya bir milletin başka milletleri yönetmesinin (imparatorluk) doğal ve kaçınılmaz mı yoksa nomos'un sonucu mu olduğu konusunda , Sofistler tavırlarını yine nomostan yana koymuşlardır. Onların bu yaklaşımlarının politik örgütlenme ve hukuk veya siyaset felsefesi alanındaki karşılığı uzlaşımcılık olmak durumundadır. Sofistlere göre, toplum temelini bir sözleşmeden, bireylerin ortak iradelerinden alır. Başka bir deyişle, insanların kendilerini vahşi yaratıklardan korumak, tek başlarına karşılayamadıkları ihtiyaçlarını karşılayıp, daha iyi bir yaşam düzeyine ulaşmak için, topluluklar halinde bir araya gelmek zorunda kaldıklarını söyleyen Sofistler, yasaların tanrısal bir kökeni olmadığını, insan elinden çıkma ürünler olduğunu iddia etmişlerdir. Buna göre, yasalar ya sayıca çok olan zayıfları kontrol altında tutmak için güçlüler ya da güçlüleri kontrol altında tutmak için zayıflar tarafından yapılır. Yasalardan başka, ahlaki öğütler ve ahlak da, doğal ya da tanrısal kökenli olmayıp, insan eseridir. Sofistlere göre, insanların, toplum oluşuncaya kadar, ne ahlakları, ne ahlaki ölçütleri, ne de yasaları olmuştu; bununla birlikte, orman yasaları egemen olursa, toplum içinde yaşamanın imkansız olacağı kısa süre içinde anlaşılmış ve dolayısıyla insanlar, güçlülerin, yalnızca güçsüzlerin varlığında ve onlarla birlikte güçlü olmalarından dolayı, güçsüzlere saldırmama, tecavüz etmeme ve onları soymama sözü verdikleri yasaların zorunlu olduğunun bilincine varmışlardır. Ahlak da insan eylemlerinden doğmuş olup, insanlar tarafından kutsanır ve onaylanır. Yoksa insanlardaki temel itici güç, ben sevgisi, bencilliktir. İnsanlar doğuştan iyi ve erdemli değillerdir. İnsanlar erdemli oluyorlarsa, bu toplumsal ve entelektüel koşullanmanın ürünüdür. Erdem öğretilebilir, erdemli davranış geliştirilebilir. Bununla birlikte, Sofistler, zaman zaman uzlaşıma dayanan yasaların her zaman en iyi yasalar olmayabileceğini savunurken, zaman zaman da doğal hukukla pozitif hukuk arasındaki boşluğu daha da genişletmişler ve bu ikisinin birbirlerine karşıtmış gibi görünmelerine neden olmuşlardır. (Say Büyük Felsefe Sözlüğü)
  • kavram [Os. mefhum; İng. concept; Fr. concept; Al. begriff]. Bir şeyin, bir nesnenin zihindeki ve zihne ait tasarımı; soyut düşünme faaliyetinde kullanılan ve belli bir somutluk ya da soyutluk derecesi sergileyen bir düşünce, fikir ya da ide. Soyutlama yoluyla elde edilen zihinsel tasavvur olarak kavram, ortak özellikleri paylaşan bir nesneler kompleksinin veya söz konusu nesnelerin paylaştığı ortak özellik ya da niteliklerin psikolojik ya da zihinsel tasarımına karşılık gelir. Başka bir deyişle, bir terimin anlan ve dolayısıyla düşüncenin, bir terimin konuşma ya da söylemin en küçük birimi olması gibi, en küçük ve en temel birimi olan kavram, bir sınıfın üyeleri ya da sınıfın kendisi için kullanılan isim; betimleyici bir özellik ya da bağlantıya gönderimde bulunan bir terim olmak durumundadır. Tıpkı tümce oluşturmak için terimlerin bir araya getirilmesi gibi, kavramlar da, önermeler oluşturmak ya da tam ve eksiksiz düşünceler meydana getirmek için bir araya getirilir. Bir kavram kazanmak, onu ifade eden terimin anlamını öğrenmektir. Buna göre, kavram düşünübilebilen, ve zihne bir şeyi başka bir şeyden ayırmaya olanak veren şey ya da tasanrımı, nesnelerin ya da olayların ortak özelliklerini kapsayan ve ortak bir ad altında toplayan genel tasavvuru, kendisini gösteren terimle anlatılmak istenen genel fikri, kimi sözcüklerle dile getirilen ve deneyim kökenli olduğu öne sürülen , çeşitli soyutluk diüzeylerindeki zihinsel içerikleri ifade etmektedir. Kavram, bir şeyin tekil izlenimine, o şeyin imgesine değil de, o şeyin tasarımını gösteren şeye karşılık gelir. Buna göre, insan bir şeyin tekliğini, onu başka her şeyden ayıran biricikliğini tasarlayabildikten başka, tek ve biricik olanlara ortak olan özellikler yardımıyla, aynı tek ve biricik olanlar için geçerli olan bir genellik de tasarlayabilir. Kavram denilince de anlaşılması gereken işte bu ikinci tasarımdır. Kavram, bir sözcüğe yüklenmiş, bir sözcükte toplanmış bir bilgiyi ifade eder. Buna gore, epistemolojik açıdandan kavram, işaret ettigi şey ya da nesne hakkındaki bilgimiz arttıkça, hacmi durmadan genişleyen bir depo niteliğindedir. Bu bakımdan kavram, dilde hiçbir zaman tam olarak ifadesini bulamayan bir potansiyaliteye sahiptir. Öte yandan, kavram, tek başına olduğu, yani bir önerme içerisinde özne ve yüklem olarak yer almadığı sürece, doğru ya da yanlış, olumlu ya da olumsuz olamaz. Buna göre, doğruluk ve yanlışlık, kavramların değil de, önermelerin bir özelliğidir. Kavramın tek başına yerine getireceği hiçbir işlevi yoktur; onun işlevi, ancak ve ancak önerme içerisinde belli olur. Öte yandan, bilimlerde kavram, bir teoriden daha aşağı bir soyutlama düzeyinde bulunmakla birlikte, teoriler kullanılan kavramlardan meydana geldiği için, teorinin çok temelli bir parçasını oluşturur. (Paradigma Felsefe Sözlüğü)
  • Gerçek mutluluk, insan aklının maddenin egemenliğinden kurtularak, varlığa ilişkin bilgiyle ve ilahî hakikatle aydınlanmasıdır. (Felsefeye Giriş)
  • "Sorgulanmamış hayat, yaşanmaya değmez." (Sokrates)
  • "Eğitimin pahalı olduğunu düşünüyorsanız, cehaletin bedelini hesaplayın." (Sokrates)
  • Özgürlüğün en önemli emaresi olan boş zaman yoluyla ancak insan nihai hedef olan mutluluğa erişebilir. (Eğitim Felsefesi)
  • Sokrates, öyle sanılır ki, biraz da bedenin insanın hayatının verili kısmı olduğunu, dolayısıyla bedene abartılı bir özen göstermenin gerekli olmadığını, insanın tüm çabasını ruhunu ve dolayısıyla aklıyla ahlaki karakterini geliştirmek için çaba sarf etmesi gerektiğini göstermek amacıyla yaz kış ince bir entari ve çıplak ayakla dolaşmıştır. (Felsefe Tarihi)
  • ...insandaki ilahi öz olan akıl, insana ruhunu maddeye olan bağımlılığından, maddeye meftunluğunun yol açtığı uyuşukluk halinden kurtulması için Yaratıcı tarafından verilmiş olan ilahi varlık ya da güçtür. ...Aksi durumda, yani ruhun akıllı parçasının akıldışı parçayı denetim altına alması yerine, akıldışı parçanın baskın çıkması durumunda, bundan Râzî’ye göre, her türlü kötülük ve erdemsizlik çıkar. Ruhu temelde mekân, madde ve zamandan oluşan bu dünyaya ait bir unsur haline getirip, bu dünyaya mahkûm eden, söz konusu kötülük ya da şeytani edimlerin başında hırs, tamah, öfke, yalan, oburluk, sarhoşluk, cinsel dürtü, dünyevi şeref düşkünlüğü ve ölüm korkusu gelmektedir. (Felsefe Tarihi)
  • “Nereye kadar bilebiliriz?” (Bilgi Felsefesi)
  • Kötülüğün yolu yakındır kolay ulaşılır ona. İyiliğin önüne ise alınteri ve vicdanı koymuştur (Platon)
  • Platon, Atinalıların çok önemli bir çoğunluğunun ruhlarına, entelektüel yetenekleri ve melekeleri önemli ölçüde dışta kalacak şekilde, iştihanın egemen olduğunu, bu yüzden onların doğru ahlaki kararlar alamadıklarını, arzularının objelerinin gerçek olduğuna inanan bu insanların yanlış hesap yaptıklarını savunur. Bununla birlikte, bu egemenliği veya zorba iktidarını ortadan kaldırıp, insanları ahlaklı ve mutlu bir hayatın yoluna sokmak mümkündür. Platon söz konusu hakimiyeti ortadan kaldırmanın, onların ruhlarında bir ahenk yaratmanın yolunun eğitimden geçtiğini düşünür. Bir diğer ifadeyle, insanların büyük bir çoğunluğu filozof olmasa da, dengeli, ölçülü, iyi düzenlenmiş bir hayat sürebilmeye muktedirdir. Bu da ancak, filozofların yönettiği adil bir politik düzende verilecek sağlam bir eğitim yoluyla olur. Çünkü bu şekilde, gereği gibi eğitildikleri takdirde, onların iştihaları hak ettikleri yerde ve düzeyde dururken, akıl yürütme güçleri doğru kanaat ve fikirlerle donatılır. Bu insanların, alacakları eğitim sayesinde ölçülülük, basiret ve psikolojik ahengin önemini görmeleri sağlandığı takdirde, onların akılları ruhlarını, tarafgir veya hizipçi bir biçimde değil de, ruhun bütünlüğünün esenliğine hizmet edecek şekilde yönetebilmeyi öğrenirler. Onların ruhsal ahengin önemine kanaat getirdikleri zaman iştihayı yerinde tutmaya ve onun ruhun diğer parçalarına tecavüz etmesini önlemeye çalışacaklardır. Onlar, iştihayı tatmin etmek için verilecek her ödülün, yapacakları her tecavüzün, işleyecekleri her suçun uzun vadede kendilerine mutsuzluk olarak döneceğini bileceklerdir. Başka bir deyişle, uzun ve kapsamlı bir eğitimin ardından insanların gerçek çıkarlarını tanıyıp öğreneceklerini savunan Platon'a göre, halka şirin görünmek veya halk dalkavukluğu yapmak yerine, bireylerin ya da uyrukların gerçek çıkarları için çalışacak yöneticilerin ilk ve en önemli görevi, moral eğitim ve doğru bir koşullama olmak durumundadır. Onlar yönettikleri insanların ruhlarını şekillendireceklerdir. Böylesi bir şekillendirme, Platon'un siyaset felsefesinde ortaya koyacağı "en iyi rejimin", ideal devletin en önemli işlevini meydana getirir. (Platon)
  • Hegel'in anladığı şekliyle akıl, insana, beşeri özneye yüklenen bir yetenek değil, bir bütün olarak gerçeklik, gerçekliğin toplamıdır. (Felsefe)
  • Whitehead, "benlikle ben olmayan, düşünceyle eşya arasında bir boşluk ve ayrılık bulunmadığını" öne sürer. Bunun nedeni ise dünyadaki hiçbir şeyin başka her şeyden tecrit edilmiş ya da yalıtılmış olarak var olmamasıdır. Dünyadaki her şey bir başka şeye bağlanmış olup ancak başka şeylerle olan ilişkileriyle anlaşılabilir; bundan dolayı, kendi başına var olan, statik bir varlık yoktur. Dünyada, yalnızca olaylardan meydana gelen sınırsız bir ağın varlığından söz edilebilir. Dahası, bu ağdaki her olay biriciktir ve onun kendine özgü bir yapısı vardır. Yine Whitehead'a göre, var olan her şey bir başka şeyle birlikte vardır. O, var olan her şeyin, başka şeylerin varoluşuna karşı duyarlı olduğunu söyler. Yani her varlık, başka şeylerle olan aktif ilişkilerinden meydana gelir. O, varlığın duyular aracılığıyla gerçekleşen algıda gözlemlenen nesnelerin toplamıyla sürekli bir değişme sürecinden daha fazla hiçbir şey olmadığını savunur. (Felsefe)
  • “Sokrates insanları "ruhlarına özen göstermeye" çağırmıştır. (İlk Çağ Felsefesi Tarihi)
  • Çünkü bir öğretmen, konusunda ne kadar bilgili olursa olsun, sahip olduğu bilgileri öğrencilerine aktarma, onu ele aldığı konularda iyi bir biçimde yetiştirme imkanından yoksun olduğu takdirde, sahip olduğu derin, uzmanlık bilgisi, hiçbir anlam ifade etmez. (Uygulamalı Etik)
  • D'Alembert bunun ardından, ahlaktan ancak bir toplum içinde başkalarıyla ilişkiye girdiğimiz zaman söz edebileceğimizi, dolayısıyla ahlaki değerlerin başkalarından yalıtılmış olarak yaşayan bireyler tarafından değil de sosyal grubun davranışı yoluyla geliştirildiğini, bu yüzden ahlaklılığın hiçbir zaman kişisel bir mesele olamayacağını çok daha büyük bir kuvvetle söyler. (Felsefenin Kısa Tarihi)
  • Aristoteles'te eğitim, beden eğitimiyle başlayıp müzik eğitimiyle devam eder ve bilim ya da felsefe eğitimiyle son bulur. (Eğitim Felsefesi)
  • İnsanın söz konusu nedenselliğe tâbi olan bir boyutu vardır. Buna göre, bilimin, bilimsel araştırmanın konusu olan varlık olarak insan, biyolojinin ve psikolojinin yasalarına tabi olan organik bir fenomendir. O, bu haliyle hiçbir şekilde özgür değildir; fenomenal boyutuyla doğal bir varlık olarak insan doğal nedensellik yasalarına bağlı olup, kendi dışındaki nedenler tarafından belirlenir. Fakat ahlaki seçimlerin öznesi, ahlakın konusu, ahlaki değerlemenin nesnesi olarak insan, pratik aklın buyruklarına uymak ya da uymamak bakımından özgür olan numenal bir varlık, bir kendinde şeydir. îşte akıl tarafından yönetilebilme yeteneğine, dış nedenlere tâbi olan iradenin heteronomisine karşıt olarak, akla, akim buyruklarına itaat eden failin özerklik ya da otonomisine, Kant özgürlük adını verir. “Eğer bütün akıl sahibi varlıklara özgürlük yüklemek için yeterli nedenimiz yoksa/ istememize özgürlük yüklemek yetmez. Çünkü ahlaklılık, sırf akıl sahibi varlıklar olarak bizler için yasa görevi gördüğünden, bütün akıl sahibi varlıklar için de geçerli olmalıdır; ve ahlaklılığı sadece özgürlüğün özelliğinden türetmek gerektiğinden, özgürlüğü de bütün akıl sahibi varlıkların istemesinin özelliği olarak kanıtlamak gerekmektedir. Onu, insanın doğal yapışırım bazı sözüm ona deneylerinden ortaya koymak yetmez; o, genel olarak akıl sahibi ve bir istemeyle donatılmış varlıkların etkinliğine özgü bir şey olarak kanıtlanmalıdır. Şimdi diyorum ki, ancak ve ancak özgürlük idesi altında eylemde bulunabilen her varlık, tam bundan dolayı, pratik açıdan gerçekten özgürdür; yani özgürlüğü kopanlmazcasına bağlı bütün yasalar, onun için de geçerlidir. Şimdi, istemesi olan her akıl sahibi varlığa, zorunlu olarak yalnızca onun altında eylemde bulunduğu özgürlük idesini yüklememiz gerektiğini ileri sürüyorum. Çünkü böyle bir varlıkta biz, pratik olan, yani nesneleri bakımından nedenselliğe sahip olan bir akıl düşünüyoruz. Şimdi, yargılarında başka herhangi bir şey tarafından yöneltilmeyi kabul eden bir akıl düşünmek olanaksızdır; çünkü bu durumda özne, yargı gücünün belirlenmesini akima değil, dürtülerine yüklerdi. Akıl, ilkelerinin yapıcısı olarak, kendini yabana etkilemelerden bağımsız görmelidir; dolayısıyla o, pratik akıl ya da akıl sahibi bir varlığın istemesi olarak, kendisi tarafından özgür olarak görülmelidir; yani, böyle bir varlığın istemesi, ancak özgürlük idesi altında ona özgü bir isteme olabilir, bundan dolayı da pratik bakımdan bütün akıl sahibi varlıklara yüklenmelidir.” -KANT (Etik Ahlak Felsefesi)
  • Çocuk ahlaklı olmaya böyle başlar; ahlaki eylemleri önce gerekçeleri bilmeden, ebeveynlerinin rehberliğiyle ve alışkanlıkla yerine getirir. Sonra hakiki gerekçeleri bilerek, neden ahlaklı olmak gerektiği sorusuna yanıt vererek ilkeli eylemlere yönelir. (Eğitim Felsefesi)
  • "Şimdiye kadar tam bir yokluğun bulunduğu zamanın varlığı gibi açık bir çelişkiyi kabul edecek kadar düşüncesiz birinden söz edildiğini işitmedim. "Salt yokluğun", bütün varlıkların tam inkârının herhangi bir reel varlığı ortaya koyabileceğini düşünmek akıl almazlıkların en büyüğüdür" (Onyedinci Yüzyıl Felsefesi Tarihi)