Kitap Künyesi
Yazar: Gilles Deleuze
Çevirmen: Ayşe Meral
Yayın Evi: Alfa Yayınları
İSBN: 9786051712390
Sayfa Sayısı: 175
--reklam--
Proust ve Göstergeler Ne Anlatıyor? Konusu, Ana Fikri, Özeti
Hayatı kuşatan göstergelerin değeri nedir?
Duyumsanabilir göstergelerin bellekle ilişkisi nasıl kurulur? Sanat göstergeleri nasıl açıklanır?
Göstergeleri yorumlamak nasıl mümkün olur?
Proust’un başyapıtı Kayıp Zamanın İzinde’nin peşinden giderek kendimizi ister istemez içinde bulduğumuz bir göstergeler ağına, derin bir okumaya ve sanatın dışarıya, okura açılmasıyla sanatçının gözünün gördüğüne daha da yaklaşıyoruz. Deleuze, bir sanat yapıtının keşfinin olanaklarına ulaştırıyor okuru ve bunu yaparken de edebiyatçının el verdiği bir çırak gibi anlamları göstergelerin nesnesinde arıyor.
“Sanat eserinde açıklandığı biçimiyle bir öz nedir? O bir farklılıktır, nihai ve mutlak Farklılık. Varlığı oluşturan, bizlere varlığı tasavvur ettiren odur. Bu nedenle sanat, özleri tezahür ettirmesinden dolayı, bizim nafile yere hayatta aradığımız şeyi verebilecek tek şeydir.”
--reklam--
Proust ve Göstergeler Alıntıları - Sözleri
- Düşünmüyoruz ve davranmıyoruz, bunun yerine işaret ediyoruz.
- "... Aşk, hiç durmaksızın kendisinin yok oluşunu hazırlar, kırılıp dağılmasını mimiklerle anlatır. Aşk için geçerli olan, bizi kaybettiklerinde yakınlarımızın yüz ifadelerini görecek kadar yaşayacağımızı düşlediğimizde ölüm için de geçerlidir. Aynı şekilde sevmekten vazgeçtiğimiz insanın pişmanlıklarının tadını çıkarmaya yetecek kadar ona âşık olacağımızı düşleriz. Geçmiş aşklarımızı yinelediğimiz doğrudur; aynı şekilde şu anki aşkımızın bütün canlılığıyla kırılıp dağılma anını "yinelediği" ya da kendi bitimini önceden sezdiği de doğrudur."
- Spinoza'nın Peygamberliği tanımlarken söylediği gibi Logos'tan yoksun bırakılmış, yani göstergelerin diline indirgenmiş Yahudi peygamber, Tanrı göstergesinin aldatıcı olmadığına ikna olmak için her zaman bir göstergeye ihtiyaç duymuştur. Çünkü Tanrı bile onu aldatmak isteyebilir.
- "Proust anımsama konusunda öncüler aradığında Baudelaire' i anar, fakat yöntemi fazlaca"istemli" kullanmış olmasını, yani Logos' un egemen olduğu bir dünyada fazlaca Platoncu olan nesnel eklemlemeler ve benzeşimler aramış olmasını eleştirir."
- Üslup insan değildir, üslup özün kendisidir.
- "Sokrates' te akıl, karşılaşmalardan önce gelir; onları harekete geçirir, onlara neden olur ve onları düzenler. Proust' un mizahı, daha farklı bir türdendir: Yunan ironisine karşı Yahudi mizahı."
- "Kim gerçeği arar? "Gerçeği istiyorum" diyen kişi aslında ne demek ister? Proust insanın, hatta saf olduğu varsayılan bir ruhun bile doğal olarak bir doğruluk arzusunun, bir gerçeklik isteğinin olduğuna inanmaz. Gerçek yalnızca somut bir durumdan dolayı karar verdiğimizde, bizi böylesi bir arayışa iten bir çeşit şiddete maruz kaldığımızda ararız."
- "Yaratma, düşüncenin kendisinde düşünme ediminin doğuşudur."
- "Proust' un zamandışı dediği şey, doğuş halindeki zamandır ve onu yakalayan sanatçı-öznedir. Bu nedenle yalnızca sanat eseri bize zamanı tam anlamıyla yakalattırabilir: Sanat eseri, "Kayıp Zaman' ı yakalamanın tek yolu" dur."
- "Bir öz her zaman dünyanın bir doğuşudur; üslup ise aralıksız ve kırılmış doğuş, öze uygun maddelerde yakalanan doğuş, nesne başkalaşımı haline gelmiş doğuştur. Üslup insan değildir, üslup özün kendisidir."
- "... bütünlük yalnızca istatistikseldir ve derin anlamdan yoksundur."
- "Düşünme etkinliği bile düşüncede üretilmek zorundadır."
- "Şeyleri tanırız, fakat onları asla bilmeyiz. Göstergenin gösterdiği şeyi, işaret ettiği kişi ya da nesneyle karıştırırız. En güzel karşılaşmalarımızı kaçırırız, onlardan yayılan buyruklardan kaçarız: Tanımaların kolaylığını karşılaşmaların derinleşmesine tercih ederiz."
- "Dostluk gibi felsefe de, düşünceyi etkileyen mevcut güçlerin ve bizi düşünmeye zorlayan belirlenimlerin oluştuğu karanlık bölgeleri görmezden gelir."
- "... Fakat daha derin bir durumda global anlamda eril olarak belirlenmiş bir birey, bir kadında bulunabildiği gibi bir erkekte de bulunabilecek kısmi nesnelerle kendi dişil kısmını dölleyebilir."
--reklam--
Proust ve Göstergeler İncelemesi - Şahsi Yorumlar
Kitabın anlaşılması için öncelikle Proust’un, Kayıp Zamanın İzinde adlı kitabını okumuş olmanız gerekmektedir. İçeriğin önemli kısmı Kayıp Zamanın İzinde kitabın analizini barındırıyor. Bir romanda karakterlerin gerçekliği (yada buna varlığı da diyebiliriz), genellikle iyi-kötü karakter olarak ayrıştırılır ve bu ayrıştırmadan sonra yazarlar zaman ve mekan olguları içerisinde karakterlerine canlılık kazandırmaya çalışırlar. Ancak Proust ve onu bu eseriyle analiz eden Deleuze'e göre bu yetersizdir. Bunların yanında karakterlere düşüncede ve yaşamsal anlamda (romanın bizi yakalaması adına) belli bir konuma sahip olmaları gerektiği, yani karakterlerin temsili bir yaratımının da olması gerektiğini öngörür. Bu konumların durağan olmaması da dikkat edilecek ilk husustur. Sürekli değişkenlik gösteren bu yaratım, karakterin bir çok alanda ''aidiyet'' kavramını yakalamasını sağlar. Esere ait aktif bir karakter, okuyucu temelli bir bakış açısından çok şey demektir. Proust göstergeleri üç ana başlık altında inceliyor: Sanat göstergeleri, aşk ve duyumsanabilir göstergeler. Mesela bir romanda ana konu aşk ise, aşık olunan ve aşık olan arasında oluşan çoğul duyguların hareketli benlikler aracılığıyla maddi bir dönüşüme girdiğini fark ederiz. İlişkideki iki bedenin uzay olgusunun bir çok noktasında varoluşlarını ve bu varoluşlardan doğan benliklerin karışımlarının duyguları oluşturduğunu anlarız. Deleuze bu göstergeler içerisinde sanat göstergeleri kavramını önemsiyor. Biraz da tarihsel materyalist düşünce kökeninden geldiği için bu kategoriyi önemsemiş olduğunu düşünüyorum. Kayıp Zamanın İzinde kitabında Proust, hakikatin ne olduğu, insanın neden hakikatin peşine düştüğünü sorgular. Bu felsefi problemin özünü Deleuze, bunu aşka benzetir bir nevi. Çünkü hakikatin peşine düşmeyi bir tür düşüncedeki şiddetin etkisi olduğunu vurgular. Yani düşüncenin dengesini bozan, duyarlılık kavramının ortaya çıkışına bağlar daha net ifadeyle. Zaman bir döngüdür ve geçmiş olarak sadece hafızamızda yaşar tezi Proust'un temel düşüncelerinden biridir. Bergsoncu düşüncenin etkisinde belleğimizin sandığımız gibi bir bilgi deposu değil, aksine hareketli ve enerjik bir yapısı vardır. Çünkü bellek ile gerçek arasında bir kopukluk vardır. Biz buna ''Hayaller-Hayatlar'' diyoruz daha net ifade etmek gerekirse. Bu ikili arasındaki kopukluğu Proust, romanlarında estetik bir şekilde işler. Bunun edebi yönü kadar etik yönü de vardır tabii. Kişi bilincinde var olan geçmişi yer yer yeniden kurar. Kimi bunu bir bütüne yayarak kurar. Bu, özbilinç oluşturmak, kendi kimliğini bulmak, özgünlüğe kavuşmak artık adına ne derseniz onu oluşturma çabasıdır. Kişinin geçmişini yeniden kurması onun durağan olmadığını gösterdiğinden Deleuze'de kendi perspektifinden bunu olumlar. Kitap ciddi manada zor bir kitap. Oldukça konsantre okunması gerekmektedir Çünkü Proust'u oldukça teferruatlı analiz etmiş Deleuze. (Uğur De Molinari)
Deleuze, Marcel Proust'un şaheseri "Kayıp Zamanın İzinde"yi göstergebilim yöntemiyle harika bir şekilde kavramış ve yorumlamış. Romanı, çok kapsamlı, derinlikli ve bambaşka bir bakış açısıyla geniş olarak yer verdiği örneklerle inceliyor. Deleuze kitabının en başında, Kayıp Zamanı arayışın "gerçeği arayış" olarak niteleyip romandaki göstergeleri analiz ederek yazar için bir çıraklık dönemi olarak görerek en son sanatın kendi kendini üreten makinesine varıyor. Tek okumada kavraması kolay değil ancak Deleuze'in çarpıcı gözlemleri üzerinde durup uzun uzun düşünmeye ve tekrar kitabı okumaya değer. (Barış Ağca)
--reklam--
Proust ve Göstergeler PDF indirme linki var mı?
--reklam--
Gilles Deleuze - Proust ve Göstergeler kitabı için internette en çok yapılan aramalardan birisi de Proust ve Göstergeler PDF linkidir. İnternette ücretli olarak satılan çoğu kitabın PDFleri bulunmaktadır. Ancak bu PDF'leri yasal olmayan yollarla indirmek ve kullanmak hem yasalara hem de ahlaka aykırıdır. Yayın evlerinin sitesinden PDF satılıyorsa indirebilirsiniz.
Kitabın Yazarı Gilles Deleuze Kimdir?
Gilles Deleuze, 18 Ocak 1925 - 4 Kasım 1995) yirminci yüzyılın ikinci yarısında yaşamış bir filozoftur. Kendi özgün düşüncesini oluştururken Spinoza, Leibniz, Hume, Kant, Nietzsche, Bergson ve Foucault üzerine monograflar yayımlamış, bu filozofların geleneksel felsefe tarihi izleğindeki konumlarına ve bu izlek dahilinde yorumlanma biçimlerine radikal eleştiriler getirmiştir. Çalışmalarında güzel sanatlar, edebiyat, matematik ve doğa bilimleri arasında çapraz geçişlerle bu farklı alanları birbirine indirgemeksizin yeni bir düşünme tarzının önünü açmıştır. Gerek kişisel çalışmalarında gerek 1969’da tanışıp uzun süre beraber çalıştığı psikanalist Félix Guattari ile birlikte rizom, çokluk, fark, olay, oluş, savaş-makinası, organsız beden, içkinlik, virtüel/aktüel, minör edebiyat, duygulam, göçebebilim gibi kavramlarla yirminci yüzyıl kıta felsefesi içerisinde yaygın düşünce hatlarının dışında özgün bir siyaset felsefesi ve etik ortaya koymuştur. Üstünde durduğu fark metafiziğinin felsefe tarihinin süregelen varsayımlarıyla olan ilişkisini tartıştığı Fark ve Yineleme (1968) ile anlamın ortaya çıkışını, biçimlerini ve yapısını incelediği Anlamın Mantığı (1969) yayımlandıkları dönemde ciddi bir yankı uyandırmış ve Michel Foucault, Anlamın Mantığı kitabını değerlendirdiği bir yazısında yirminci yüzyılın birgün Deleuzecü bir yüzyıl olarak anılacağını ifade etmiştir (Deleuze bir röportajında bu yakıştırmayı Foucault’nun kimilerini gülümsetmek kimilerini de kızdırmak amacıyla yaptığı ince bir espri olarak değerlendirecektir). Félix Guattari ile birlikte kaleme aldıkları çalışmalardan Anti-Oidipus (1972) ve Bin Yayla (1980) başlıklarıyla iki cilt halinde yayımladıkları Kapitalizm ve Şizofreni, psikanaliz, ekonomi, linguistik, antropoloji, ontoloji, etoloji, siyaset felsefesi, metalürji gibi çok geniş bir yelpazeye yayılan argümanları ve referanslarıyla yirminci yüzyılın en önemli çalışmaları arasında sayılabilir.
Hayatı
Deleuze, 1925 yılında orta sınıf muhafazakar bir ailenin çocuğu olarak Paris’te dünyaya gelmiştir. Paris’te bir devlet okulunda başladığı eğitimine Almanların Fransa işgali üzerine Normandiya’da devam etmiş, işgal sona erdikten sonra seyehat etmek için bile olsa artık pek ayrılmayacağı Paris’e yeniden dönerek hayatı boyunca çalışmalarını burada sürdürmüştür. Söz konusu işgal sırasında Deleuze’ün erkek kardeşi çeşitli muhalif faaliyetlerde bulunduğu gerekçesiyle Nazilerce tutuklanmış ve daha sonra Auschwitz’e gönderilirken trende yaşamını yitirmiştir.
Deleuze, 1944 yılında Sorbonne’da üniversite öğrenimine başlamış, burada önde gelen felsefe tarihi profesörleri Jean Hyppolite, Georges Canguilhem, Ferdinand Alquié ve Maurice de Gandillac’ın öğrencisi olmuş ve hocalarından çalışmalarının ilk ilhamlarını almıştır. Deleuze bir röportajında öğrencilik yıllarından bahsederken akademi dışından bir figür olarak Sartre’ın düşüncelerinin de bu dönemde boğucu bir biçimde Husserl ve Heidegger’in düşünceleri etrafında dönen Fransız akademisi içinde ferah bir nefes gibi geldiğini belirtir. 1948 yılında agrégation derecesini aldıktan sonra 1956 yılına kadar uzun bir dönem çeşitli liselerde öğretmenlik yapmıştır. Bir çevirmen olan eşi Denise Paul “Fanny” Grandjouan ile 1956 yılında evlenmiştir. Lisede öğretmenlik yaptığı bu dönemde Hume’un amprizmine yoğunlaştığı Ampirizm ve Öznellik (1953) kitabını yayımlamıştır.
1957 yılında Sorbonne’da ders vermeye başlamış ve on iki yıl boyunca Paris’te değişik eğtim kurumlarında çalışmıştır. Üniversitelerde ders verdiği bu dönemde yayınlarına Nietszche çalışmalarına yeni bir soluk getirecek olan Nietzsche ve Felsefe (1962) ve kısa aralarla Kant’ın Eleştirel Felsefesi (1963), Proust ve Göstergeler (1964) ve Bergsonculuk (1966) ile devam etmiştir. 1968 yılında doktora derecesi için tamamladığı iki tez çalışmasını, Fark ve Yineleme (1968) ile Spinoza ve İfade Problemi (1968) kitaplarını yayımlamıştır. Deleuze’ün uzun yıllar sürecek olan akciğerleriyle alakalı rahatsızlığının başlangıcı da bu döneme rastlar.
Deleuze 1969 yılında bir eğitim reformunun denendiği dönemde Vincennes’te bulunan Paris VIII’de kalıcı olarak öğretim görevlisi pozisyonunda çalışmaya başlamıştır. Burada daha önceden tanıdığı Michel Foucault ile arkadaşlığı perçinlenecek ve Félix Guattari ile tanışacaktır. Deleuze 1987 yılında emekli olana kadar bu üniversitede çeşiti dersler ve seminerler vermiştir. Burada verdiği derslerin bir bölümü Richard Pinhas ve bazı diğer öğrencilerinin inisiyatifiyle kaydedilmiş, yazıya dökülmüş ve internet üzerinden paylaşıma açılmıştır.
Deleuze Paris VIII’de çalışmaya başladığı yıl Anlamın Mantığı (1969) isimli çalışmasını yayımlamıştır. Félix Guattari’yle uzun yıllar sürecek olan beraber çalışmaları da bu kitabın yayımlanması sonrasına rastlamış ve ortak çalışmalarının ilk ürünü üç yıl sonra yayımlanacak olan Anti-Oedipus (1972) olmuştur. Deleuze daha sonra Anlamın Mantığı’nın İtalyanca baskısı için kaleme aldığı sunuş yazısında bu kitabının kendisi için bir dönüm noktası teşkil ettiğini ifade ederken kimi psikanalitik kavramları yeterince eleştirel ele almadığını dile getirecek ve bu noktada Anti-Oidipus’ta ortaya koyacakları yeni kavramlarda Félix Guattari’nin dönüştürücü etkisinin altını çizecektir.
Kapitalizm ve Şizofreni başlığı altında topladıkları iki ciltlik çalışmalarının ilk kısmı olan Anti-Oidipus (1972) Mayıs 68 atmosferi içerisinde siyasalın yeniden düşünüldüğü bir çalışma olarak öne çıkar. 1975’te yine Guattari ile birlikte kaleme aldıkları Kafka: Minör Bir Edebiyata Doğru çalışmalarının ardından toplam sekiz yıllık bir aradan sonra Kapitalizm ve Şizofreni çalışmalarının ikinci kısmı olan Bin Yayla'yı (1980) yayımlamışlardır. Bin Yayla’nın, Anti-Oidipus’ta çok temel önem arz eden bazı kavramlara neredeyse hiç değinmeden yeni problematikler, yeni sorular ve yeni kavramlar gündeme getirerek, kavramların durağan ve kopuk bir düzen arz ettiği kapalı bir sistemden ziyade farklı soruların ve bu soruların başlangıç, bitiş ve kesişme noktalarının durmadan yeniden tasarlandığı, bir bakıma tam da mevzubahis çalışmanın altını çizmeye çalıştığı şekliyle, “rizomatik” bir yazma ve düşünme şeklini hayata geçirdiği söylenebilir.
80'li yıllarda Francis Bacon’un resimlerini değerlendirdiği Francis Bacon: Duyumsamanın Mantığı’nı (1981), iki ciltten oluşan sinema çalışması Hareket-İmaj (1983) ve Zaman-İmaj’ı (1985) ve Leibniz monografı Kıvrım: Leibniz ve Barok (1988) çalışmalarını yayımlamıştır. Yine bu dönemde kaybettiği arkadaşı Foucault’nun ilerleme ve kırılmalarıyla düşünsel güzergahını inceleyip zaman zaman yeniden formüle edeceği Foucault (1986) monografını yayımlamıştır. Deleuze, Foucault’nun ölümünün ardından verdiği çeşitli röportajlarda Foucault’nun çalışmalarının ne denli ufuk açıcı olduğunu vurgulamış ve bir röportajında Foucault’ya onun kendisine duyduğu ihtiyaçtan çok daha fazla ihtiyaç duyduğunu ifade ederek Foucault’nun çalışmalarına duyduğu ilgi ve hayranlığı mütevazı bir şekilde dile getirmiştir.
1991’de Guattari ile son ortak çalışmaları olan Felsefe Nedir?’in (1991) yayımlamışlar ve bu yayından bir yıl sonra Guattari yaşamını yitirmiştir. Bu yıllarda Deleuze’ün akciğer rahatsızlığı da ağır ve çalışmalarını engelleyecek bir şekilde seyretmeye başlamış ve çoğunlukla edebi metinler üzerine değerlendirmelerinden oluşan Kritik ve Klinik (1993) kitabının yayımlanmasından iki yıl sonra Deleuze, 4 Kasım 1995’te evinde intihar ederek yaşamına son vermiştir.
Deleuze ölümünden kısa bir süre önce Claire Parnet ile birlikte Arte Channel için alfabe formatında kaydettikleri uzun bir söyleşi yapmış ve İçkinlik: Bir Hayat başlıklı kısa bir yazı yayımlamıştır. Yaşamının son yıllarında Deleuze’ün Marx’ın İhtişamı başlıklı bir Marx monografı üzerine çalıştığı bilinmektedir.
Deleuze’ün ölümünün ardından çağdaşları Deleuze’ün felsefe tarihini yorumlayışının ve kendi felsefesinin özgünlüğünü vurgulayan yas yazıları kaleme almışlardır. Bu yazılar arasında kuşkusuz en dikkat çekenlerden biri Jacques Derrida’nın Deleuze’ün çalışmalarıyla kendi çalışmaları arasında jestlerdeki aşikar uzaklığa rağmen tezlerde önemli bir yakınlık gözlemlediğini ve Deleuze’ün ardında tamamıyla kendisine özgü ve mukayeseye gelmeyen biz iz bıraktığını ifade ettiği 7 Kasım 1995’te Libération’da yayımlanan yas yazısıdır.
--reklam--
Gilles Deleuze Kitapları - Eserleri
- Spinoza Üzerine Onbir Ders
- Kant Üzerine Dört Ders
- Spinoza: Pratik Felsefe
- Proust ve Göstergeler
- Nietzsche ve Felsefe
- Nietzsche
- Anlamın Mantığı
- Liebniz Üzerine Beş Ders
- Bergsonculuk
- Kant'ın Eleştirel Felsefesi
- Foucault
- Kritik ve Klinik
- Perikles ve Verdi
- İki Konferans
- Ampirizm ve Öznellik
- Müzakereler
- Fark ve Tekrar
- Spinoza ve İfade Problemi
- Sinema I - Hareket-İmge
- Francis Bacon - Duyumsamanın Mantığı
- Quad ve Diğer Televizyon Oyunları - Bitik
- Bindirmeler
- Sacher-Masoch’un Takdimi
- Kıvrım
- İki Delilik Rejimi
- Issız Ada ve Diğer Metinler
- Sinema 2: Zaman-İmge
- Bilgi Foucault Üzerine Dersler
- Spinoza: Düşüncenin Hızları
--reklam--
Gilles Deleuze Alıntıları - Sözleri
- Ölümü yenmek söz konusudur, zira şimdiki zamandaki bu tarihten başka bir ölümsüzlük yoktur, Komşulukları ortak bir noktada birleştiren ve onları iletişime geçiren yaşamdan başka bir yaşam yoktur. (Perikles ve Verdi)
- Filozof olarak filozof bir bilge değildir, itaat etmeyi bırakır, eski bilgeliğin yerine emri koyar, eski değerleri kırar ve yeni değerler yaratır; bütün bilimi de bu anlamda yasakoyucudur. “Onun için bilgi, yaratmadır, eseri yasa koymaktan ibarettir, onun hakikat istenci güç istencidir.” (Nietzsche ve Felsefe)
- Bellek özünde konuşan, kendi kendine konuşan veya fısıldayan, olanları anlatan sestir. (Sinema 2: Zaman-İmge)
- İnsan eylemleri içinde, genel bir görüşe karşıtlık yaratan her şey erdemsizlik olarak adlandırılır. (Ampirizm ve Öznellik)
- En yüksek Prometheusçu günah budur, seçim yapmak. (Kritik ve Klinik)
- Kant daha ilk baştan ampirik kararları ve kuramsal yargıçlığı geri çeviriyor. Salt aklın bize önerdiği tüm kavramlar hatta tüm sorular deneyimde degil, akılda bulunur... (Kant'ın Eleştirel Felsefesi)
- “Seks, artık isminin doğrudan söylenemeyeceği şekilde saflaştırılmaya çalışılan bir dilin örtüsü altında, kendisine ne herhangi bir muğlaklık tanımak ne de soluk aldırmak isteyen bir söylem tarafından kontrol altına alınmış, adeta avlanmıştır. Modern toplumlara özgü olan şey seksi gölgede kalmaya itmiş olmaları değil, onu bir sır haline getirerek kendilerini sürekli ondan bahsetmeye adamış olmalarıdır.” Kısacası, sözce gizli kalır ama ancak çekilip çıkarılacağı koşulların seviyesine çıkmazsak; aksine, koşullarına vardığımızda sözce oracıktadır ve her şeyi söyler.. (Foucault)
- Akıl bir süreç olarak politiktir. (Perikles ve Verdi)
- "Kim gerçeği arar? "Gerçeği istiyorum" diyen kişi aslında ne demek ister? Proust insanın, hatta saf olduğu varsayılan bir ruhun bile doğal olarak bir doğruluk arzusunun, bir gerçeklik isteğinin olduğuna inanmaz. Gerçek yalnızca somut bir durumdan dolayı karar verdiğimizde, bizi böylesi bir arayışa iten bir çeşit şiddete maruz kaldığımızda ararız." (Proust ve Göstergeler)
- Amprizme karşı Kant, kültürün ereklerini, akla özgü ereklerini onaylıyor. Ayrıca yalnız aklın kültürel erekleri, salt sonuncu erekler olabilir. " son erek, doğa'nın ide ile uyumu gerçekleştirme yetersiz olduğu erektir, çünkü bu erek, salt erektir". (Kant'ın Eleştirel Felsefesi)
- Bu bakımdan Kant'ın uslamlaması üç çeşittir. Değer uslamlaması: eğer akıl sadece doğanın ereklerini gerçekleştirmeye hizmet ediyorsa, o zaman basit hayvanliga göre niçin daha üstün değere sahip olduğu iyi anlaşılmıyor. (Kant'ın Eleştirel Felsefesi)
- Venüs'te her şey, yarım kalmış bir Hegel okuması sırasındaki bir düşle başlar. Ama söz konusu olan özellikle Platon'dur; Sade'da Spinozacılık ve kanıtlayan bir akıl varsa, Masoch'ta da Platonculuk ve diyalektik bir imgelem vardır. Masoch'un bir novellasının adı "Platon Sevgisi"dir; bu öykü II. Ludwig'le olan maceranın kaynağında yer alır. Ve burada Platoncu gibi görünen yalnızca zihinsel olana doğru yükseliş değil, bütün bir diyalektik tersine çevrilme, yer değiştirme, kılık değiştirme, ikizini ortaya çıkarma tekniğidir. II. Ludwig'le olan macerada, Masoch, başlangıçta yazıştığı kişinin erkek mi kadın mı olduğunu bilmez; sonunda bir kişi mi iki kişi mi olduğunu bilmez - ama karşısındaki fırsatın, kairos'un farkına varmış bir diyalektikçi olarak her şeye hazırdır. Platon, Sokrates'in seven gibi göründüğünü, ama daha derinlere bakıldığında sevilen olduğunun ortaya çıktığını gösteriyordu. Başka bir şekilde, mazohist kahraman otoriter kadın tarafından eğitiliyor, yetiştiriliyor gibi görünür, ama daha derinlerde kadını yetiştirip kılığını değiştiren ve kadının kendisine yönelttiği sert sözleri ona fısıldayan kendisidir. Kendini sakınmadan, işkencecisinin ağzından konuşan kurbandır. Diyalektik basitçe, söylemin bir gidiş gelişi anlamına gelmez, rollerin ve dilin dağılımındaki tepetaklak dönüşleri ve ikizini ortaya çıkarmaları izleyerek, aynı sahnenin eşzamanlı olarak birçok düzeyde oynanmasını sağlayan bahsettiğimiz türden aktarımlar veya yer değiştirmeler anlamına gelir. (Sacher-Masoch’un Takdimi)
- Leibniz’in görkemli bir açıklaması vardır: “Bir şeyleri oturttuktan sonra limana vardığımı sanıyordum ki, ruhla beden birliği hakkında yeniden düşünmeye koyulduğumda, kendimi yeniden denizin ortasına fırlatılmış buldum.” (Müzakereler)
- Despotlarla köleler arasındaki derin ve örtük bağ Epikuros ve Lucretius'tan beri hiç bu kadar iyi gösterilmemiştir: "Monarşik yönetim biçiminin büyük sırrı ve derin çıkarı, insanları dizginlemesi istenen korkuyu din kılığına sokarak onları aldatmakta yatar; insanlar böylece sanki kurtuluşları için savaşıyormuşcasına kölelikleri için savaşırlar." Gerçek şu ki, kederli tutku, arzuların sonsuzluğunu ruhun huzursuzluğuyla, açgözlülüğü de hurafeyle birleştiren bir karmaşadır. "Her türden hurafeyi benimsemeye hevesli olanlar, dışsal mal mülkü en ölçüsüzce arzu eden kişiler olmaktan da kurtulamazlar." Kederli ruhların desteklenmek ve yaygınlaşmak için bir despota ihtiyaçları olduğu gibi, despotun da başarıya ulaşmak için ruhların kederlenmesine ihtiyacı vardır. Her durumda onları birleştiren şey, hayata yönelik nefret ve hayata dönük hınçtır. Etika hınç insanının bir portresini çizer: her mutluluğu bir günah sayan ve sefillik ya da güçsüzlüğü biricik tutkusu haline getiren insan. "Ruhları kuvvetlendirmek yerine kırmayı bilenler, başkaları için oldukları kadar, kendileri için de katlanılmaz insanlardır. Bu nedenle pek çoğu, insanlar arasında değil de hayvanlar arasında yasamayı tercih etmiştir. Yine ebeveynlerinin azarlarına eşit bir ruh haliyle katlanamayan çocuklar ve gençler, askerlik mesleğine sığınırlar; savaşın sakıncalarını ve bir despotun otoritesine bir evin rahatlığına ve bir babanın paylamalarına tercih ederek, ana babalarından öç alabilmek uğruna omuzlarına vurulan her yükü taşırlar". (Spinoza: Pratik Felsefe)
- Böylece yadsıma ve askıya alma süreci olarak tanımlanmış olan fetişizm, esasen mazoşizme aittir. Sadizme de ait olup olmadığı sorusu çok karmaşıktır. Şu kesindir ki, birçok sadist cinayete ritüeller eşlik eder, örneğin giysilerin, mücadele etmek dışında bir sebeple yırtılması. Ama fetişistin fetişine karşı sergileyeceği sado-mazoşist bir ikircilikten söz etmekle hata edilir; bu şekilde kolay yoldan sadist mazoşist bir kendilik edinilir. Çok farklı iki şiddeti birbiriyle karıştırmaya çok eğilimliyiz, yani fetiş karşısında mümkün olan bir şiddet ile fetişin yalnızca fetiş olarak seçimine ve fetiş haline getirilmesine yön veren bir başka şiddeti ("saç örgüsü kesenler"de olduğu gibi). Her halükarda bize öyle geliyor ki, fetiş sadizme ancak ikincil bir şekilde ve biçim değiştirmiş olarak aittir. Bu şu anlama gelir; fetiş bambaşka bir bağlama, olumsuz ile olumsuzlamanın bağlamına geçmek ve sadist yoğunlaşmaya hizmet etmek için, tek özsel ilişkisi olan yadsıma ve askıya almayla ilişkisini koparması ölçüsünde ikincil ve biçim değiştirmiş bir halde sadizme dahil olur. (Sacher-Masoch’un Takdimi)
- Yaşamı bizzat insanın içinde özgürleştirmek gerekir zira insanın kendisi insan için bir hapsetme biçimidir. (Foucault)
- algılanmış olmanın kendisinde tüyler ürpertici bir şey vardır, ama ne? (Kritik ve Klinik)
- Sakin ateizmden, Tanrı’yı, onun na-mevcudiyetini ve hatta ölümünü bir sorun olarak değil, gerçek sorunların ortaya çıkarılmasının koşulu olarak ortaya koyan ve bu anlamda bunları birer kazanım olarak gören bir felsefe anlıyoruz. (Perikles ve Verdi)
- Düşünüyorum, varım, burası tamam. Ama neyim ben; ne olarak varım? Descartes cevap veriyordu: Belirlemeyi belirlenmemişe uyguladığı için... hah işte bakın— söylediklerim çok açık hale geliyor... Descartes belirlemeyi belirlenmemiş varoluşa doğrudan uyguladığı bir işlem yapıyordu. Çabuk kurtulmak için belirlemeyi doğrudan uyguluyordu. Kant ise diyor ki: Tamam, düşünüyorum, varım. Ama neyim ben, ne olarak varım? Düşünen bir şey mi? Ama bunu hangi hakla söylüyor? Descartes duysa çok öfkelenirdi... Kant ona diyor ki: Ama sıkışıp kaldınız, elinizde belirlenmemiş bir varoluşun konması var ve onu belirlemeyle belirleyeceğinizi iddia ediyorsunuz. Bunu yapmaya hiç hakkınız yok. Elinizde bir belirleme var, elinizde belirlenmemiş varoluşun bir konumu var —hep dönüp durursunuz, ama tek bir adım ilerleyemezsiniz böyle. Burada tıkanıp kaldınız. Niçin? Çünkü buradan bir sonuca varmak için belirlenmemiş varoluşun bir töz gibi, bir şey gibi belirlenebilir olduğunu varsaymanız lazım —ve işte bu varsayıma hakkınız yok. Latincede düşünen şey (res cogitans)... (Kant Üzerine Dört Ders)
- Sessiz kalmak çok güzel bir şey ama kalınan sessizliği de düşünmesi gerek insanın.. (Quad ve Diğer Televizyon Oyunları - Bitik)
Yorumlar
0 yorumYorum yazmak için tam sürüme geçin