Kitap Künyesi
Yazar: Rafet Elçi
Yayın Evi: Litera Yayınları
İSBN: 9789756329900
Sayfa Sayısı: 544
--reklam--
Şair Ne Anlatıyor? Konusu, Ana Fikri, Özeti
Şaire ve şiire tapan insanların yaşadığı uçsuz bucaksız bir çöl... Acımasız toprakların şekillendirdiği yakıcı bir güzellik ve onu elde etmek için birbirine kelamın kılıcını çekmiş iki efsane şair. İnsanların sözlerine Allah?ın sözlerinin karışmasıyla neticelenen dramatik bir yarışma...
Arka planında Doğu Roma, Sasani ve Batı Türk imparatorlukları arasındaki dünya harbinin yaşandığı bu dram, kadim Arap dininin ve Arap töresinin son günlerine ağıtlar yakan bir putperestin diliyle anlatılıyor.
Bir söz için yaşayıp bir söz için ölen insanların dünyasına düşen yakıcı sözler... Başdöndürücü şiirler eşliğinde yaşanan unutulmaz bir doğu masalı. Persler, Doğu Romalılar, Türkler, Ermeniler, Gürcüler, Agvanlar, Avarlar, Çinliler ve Araplar, kısacası kadim dünyanın kadim halkları bu masala şahitlik ederken kendileri adına kendileri konuşuyorlar. Bu romanın bir cevap olması için; doğunun cevabı.
--reklam--
Şair Alıntıları - Sözleri
- Ve sen çiçek! Sara’yı geri aldığım zaman ona diyeceğim ki Aşk sara, ne benim yaptığım gibi çekip gitmek, ne senin yaptığın gibi sabırla beklemek. Aşk istemek yalvarmak, ısrar etmek ve dokunmadan, ölmeden arzulamadan sevmektir.
- Ne var ipek elinle kalbime temas et Duymak istersen kendi kalbini şayet
- “Dilimin mührünü çözüp, kelâmın uzun kılıcını sıyırdığımda, mevsimler değişecek ve Tuleyle'nin küçük, eğri hançeri Sara'nın elinden düşecek."
- Dağların doruğunda kurulu benim yurdum Benim yurdum oy. Özgürüm, yalnızım, kimsesiz kurdum Kimsesiz kurdum oy. ( Pers Şarkısı)
- "Geldiniz işte! Gerisi boş."
- Dostlarım fakat ne için böyle üzgünsün diyor Göçmek, üzgün oklar ile ölmekten daha ehven
- “Söyle, yarattığı şeylerin şerrinden, karanlığı çöktüğü zaman gecenin şerrinden düğümlere üfleyip büyü yapan büyücülerin şerrinden ve kıskandığı zaman kıskanç kişinin şerrinden sabahın sahibine sığınırım.”
- Eğer sen cahil olduğunu bilirsen cehalet bile bir makamdır....
- Coşkulu ve özgür bir arı, bir başına serazat bu bahçede, neşeli şarkılar söyleyerek konar çiçeklere.
- Ey Tuleyle! Beni şehvetinin oyuncağı haline gitirirsen seni ellerimle boğarım.
- Nere gitsem, ne yöne tevcih etsem başımı Ruhumda bir siyah hale, bir hüzün akşamı
- Evet, az konuşurdu fakat o incecik bir şarap gibi akan sesi, o dertli sesi duyulduğunda herkes kulak kesilirdi.
- “Alışmam gerek ya da düşünmemem çünkü yolumuz uzun çok uzun....”
- ‘Ey genç adam! Sendeki kadın sevgisi, korkusuzluk ve alçaklık kimseye nasip olmamıştır. Ayağına olduğu kadar uçkuruna da tezsin. Senin bu baskınların yüzünden bir gün bütün İsmailoğulları birbirine girecek.
- İnsan her zaman insanın kurdu değildir, bazen ışığı başkaların anlında görürüz.
--reklam--
Şair İncelemesi - Şahsi Yorumlar
Bir şairin romanı, bir romanın şairi...: Dürüst olmak gerekirse, yaşadığım birtakım olumsuz tecrübenin ardından kendime bir söz verdim; ikinci bir emre kadar özellikle yeni kuşak (2000 sonrası diyelim) muhafazakar / dinci / İslamcı / yeni tip milliyetçi vs. (sıfatlar arasında kaybolmak) yazarların ‘edebi’ eserlerine sakın bulaşma... Karşılaştığın zaman yolunu değiştir veya görmezden gel... Olmuyor çünkü. Açıktan maddi-manevi onca desteğe, pohpohlamaya, teşviğe, iltimasa rağmen ‘vasata’ dahi yaklaşamıyorlar... Cihada çıkar gibi yazıyorlar kitaplarını. Sanıyorlar ki, onların aforizma, hamaset ve sömürü yığını kitapları, ‘kutsal dava’ya yeni mücahidler kazandıracak! Sanıyorlar ki, ‘dindar nesil’in tuğlalarını bu vasat kitaplar örecek... Böyle böyle ezber 1-2 kitapla piyasaya çıkanların çoğunluğu, torbalarını doldurup gözden kayboldular... Arap alfabesinin her bir harfi için bir kitap yazılmıştır son 20 yılda... ‘Elif’ler, ‘vav’lar, ‘mim’ler, ‘nun’lar havalarda uçuştu bir dönem... Keza sûre adları veya bir takım ayetler de aynı akibete maruz kaldı... Kitap kapaklarını hatlar, ebrular, minyatürler süsledi... Kitapların yarısı, İslam’la alakası olmayan Batı’lı yazar ve filozofların aforizmalarıyla dolduruldu. Diğer yarısı ise altı tamamen boşaltılarak, anlam derinliği tamamen ortadan kaldırılarak kadîm tasavvuf öğretileri ile tamamlandı... -------------------- İncelemeye böyle bir giriş yapma nedenime gelirsek; açıkçası geçen yıl Şair kitabı ilk kez karşıma çıktığında ve hakkındaki yorumları okuduğumda, yukarıda kısaca dile getirdiğim tuzaklardan bir yenisine düşmemek adına oldukça temkinli davrandım. Hemen kısa bir araştırma yaptım, öyle ya 543 sayfalık bir kitabı alıp okuyacaksam eğer, yoğurdu üfleyerek yemek en tabii hakkım :) Yayınevinin ait olduğu KADEM Vakfını, o dönem eksik bir araştırma sonucunda yanlışlıkla yönetiminde Erdoğan ve Albayrak ailelerinin olduğu KADEM Vakfı sanarak yazarı kafamda kendimce bir yere oturttum ve önyargılarımı da yanıma alıp uzaklaştım kitaptan... Birkaç ay sonra tekrar karşıma çıktı. Yine övgüler, övgüler... Okurlar, yere göğe sığdıramıyor kitabı. Hayatının kitabı seçenler, yüzyılın kitabı seçenler, Türk edebiyatının ilk 5’ine sokanlar, say say bitmez... Bu sefer çapraz sorgu yapmak adına öteki mahallenin insanlarının toplaşma alanlarına sızdım... Kitap orada tahmin edeceğiniz gibi daha az biliniyor lakin okuyanların yorumlarına bakınca neredeyse diğer mahalle ile aynı... Nihayetinde, merak duygusu o kadar ağır bastı ki, kaçış olmayacağını anlar anlamaz kitabı almaya karar verdim. Ancak bu sefer de aylarca bulamadım piyasada. Bilindik hiçbir online kitap sitesinde satışı yoktu kitabın. Hala da yok... En sonunda Litera’nın kendi sitesinde satışta olduğunu görünce hem bu kitabı hem de yazarın diğer kitabı olan kitap/ahrar--13187 ‘ı beraber aldım. -------------------- Gelelim kitaba... Fazla vakti olmayanlar için baştan söyleyim; kitap/sair--271282 , hakkında dile getirilen tüm övgüleri fazlasıyla hak ediyor. Bunun bana göre en önemli nedeni Rafet Elçi’nin, yazının girişinde yakındığım genel vaziyetin tamamen dışına çıkarak gerçekten edebi bir eser üretme hedefiyle yola çıkması olmuş... Sanki zorunlulukmuş gibi belli kavram ve sembolleri kullanmadan, tribünlere oynamadan, mesaj kaygısı gütmeden, roman yazma sanatını bir ‘dava meselesi’ haline getirmeden, yerli bir yazarın da edebiyata kendi meşrebi ve yetenekleri doğrultusunda harika bir eser kazandırabileceğinin en güzel örneğini sunmuş okurlarına... Gerçekten de bir solukta okunacak bir kurguya, başka bir yerde benzeriyle karşılaşamayacağınız kadar özgün karakterlere, zengin bir anlatıma, muazzam bir dil ve üsluba sahip; her sayfası, üzerinde harcanan emeği hissettiren dört dörtlük bir roman... Öyle ki, romanı tamamladığımda kendimi çok uzun bir yoldan evime gelmiş gibi hissettim. Beni öyle geniş bir coğrafyada gezdirdi, öyle insanlarla tanıştırdı, öyle olaylara şahit etti ki, kitap bittiğinde hem bu edebi zenginliğin hazzını hem de tamamlanan bu yolculuğun burukluğunu aynı anda hissettim... -------------------- Hani yetenek dedik ya, işte Rafet Elçi bu eseri yazarken, gerçekten de kendi yeteneklerini çok başarılı bir şekilde ve dozunda kullanmış. Muazzam bir tarih ve coğrafya bilgisi taşıyor sayfalardan... 7. Yüzyılın ilk yıllarında geçen hikayede, Arap Yarımadası’ndan dönemin İran topraklarına, Farisilere, oradan Orta Asya’daki sonsuz bozkırları mesken eyleyen Türklere ve yine dönemin Türk hanlıklarına kadar çok geniş bir coğrafyada her milletin, her kültürün, her inanışın en ince detaylarına kadar dolaştırıyor okurunu... Yazar, bu geniş coğrafya ve bu konu/karakter zenginliğini gerçekçi bir şekilde yansıtma noktasında işin altından başarıyla kalkmış. Ancak adı ‘Şair’ olan bir kitapta aşılması gereken tek engel tabii ki bu değil... Esas zor kısma şimdi geliyoruz... -------------------- Şöyle düşünün; kitabın baş karakterleri iki büyük şair... Bu şairler öyle bir tasvir ediliyor ki, o yıllarda şiir konusunda bu iki adamın üzerine çıkabilen kimse yok o coğrafyada... Peki bu şairlerin bu kadar büyük şairler olduğunu sadece tasvirle anlatarak okuru ikna edebilir misiniz? Bu sorunun cevabını ben değil yazarın kendisi versin... Bir gazeteye verdiği röportajdan ilgili bölümü alıntılıyorum; *** SORU: Kahramanlarınız şair ve şiir okuyorlar. Bu şiirler üstelik Arap şiiri formunda yazılmış. Kitaptaki şiirler tercüme mi? RAFET ELÇİ: Şiirleri ben yazdım. Daha önce de şiir yazıyordum. Romanda İki şairden bahsederken, şiirlerinin olması gerektiğini düşündüm. Onlara sadece büyük şair demek yeterli olmazdı. Böyle olduğunda romanın tadı da olmazdı. Kaside formatını kullandım evet fakat hepsini kendim yazdım. *** İşte bence burası gerçekten çok önemli bir nokta... Yazarın aynı zamanda şair olması tabii ki böyle bir yükün altından kalkması için ona avantaj sağlıyor. Ancak yine de bakış açısı çok daha önemli burada... Madem büyük bir şair var ortada, o zaman şiir de olmalı... İşte Orhan Pamuk’un Kar romanındaki en büyük eksiklik buydu belki de... Şiiri olmayan bir şairin hikayesini anlatmaya çalıştı bize... Kar romanını küçümsemek için söylemiyorum bunu... Benim sevdiğim Pamuk romanlarından birisidir Kar... Ancak kitap boyunca bu şiir eksikliğini fazlasıyla hissettiğimi de ifade etmeden geçemeyeceğim. Gerçekten de hem dönemin diline uygun, hem de verilmek istenen duyguyu çok iyi ifade eden pek çok şiir var eserde... Bu şiirler romana bambaşka bir haz katıyor. O iki şairle kurduğumuz ilişki, gerçek bir ilişkiye çok daha fazla yakınlaşıyor... -------------------- Değerli okur dostlarım, yazının başında muhafazakar/İslamcı yazarları bu kadar sert bir şekilde eleştirmemin nedeni, aslında kişisel bir özlemin, bir hayalin bir türlü gerçekleşmemiş olmasından kaynaklanan bir birikimi dile getirme isteğinden başka bir şey değildir... Türk edebiyatının her görüşten, her mahalleden, her meşrepten çok daha nitelikli yazarlara ve eserlere ihtiyacı var... Edebiyatımızı zenginleştirecek olan da bu çok seslilik değil midir? Ancak bu hayalin gerçekleşebilmesi için de özellikle muhafazakar cenahın, hazır tüm imkanlar da ellerindeyken, kendilerini daha fazla geliştirmesi, o küçük dairenin dışına çıkarak ve daha edebi kaygılar güderek daha büyük kitlelere hitap edebilecek nitelikle eserler kazandırması gerekiyor. Bunun için kendi fikirlerinden veya kendi dünya görüşünden vazgeçmesine, karşı tarafa da yaranacağım diye ait olmadığı sularda yüzmesine gerek yok. Örneğin Yaşar Kemal, eserlerini kaleme alırken bir muhafazakar gibi yazmadı ama yazdıklarını en baba muhafazakarlardan tutun da toplumun her kesimi büyük bir beğeniyle okudu ve benimsedi... Laik, seküler, Cumhuriyetçi pek çok yazar, özellikle toplumsal gerçekçi yazarlar, bu eşiği yıllar öncesinden aştı ve ortak değer ve kaygıları merkeze alan eserler ortaya koydu... Eğer ki bu durum, baştaki siyasi iktidarın kim olduğu ile ilişkiliyse ve edebiyat da kendine ancak bu şekilde bir yer buluyorsa, o zaman mevcut iktidarın ve bu dünya görüşünün yazarları da bu fırsatı iyi kullanmalıdır. Siyaset kutuplaştırır ama edebiyat birleştiricidir. Bir siyasetçi kendisine muhalif olanları görmezden gelebilir, hatta onları ezebilir... Lakin bir edebiyatçı, her zaman insanı insan olarak merkeze almalı ve yazdıklarıyla çok daha geniş bir kitleye dokunabilmelidir... Siyasetçi anlamaz ama edebiyatçı, ‘ötekini’ anlamak zorundadır... -------------------- Şair romanının 7. Yüzyıl başında geçtiğini yazmıştım. Yani Hz. Muhammed’in peygamberliğini tebliğ ettiği döneme denk geliyor. Ancak bu durum kesinlikle kitabın merkezinde değil. Nasıl ki tarihin o döneminde Roma İmparatorluğu, Sasaniler, Türk Hanlıkları, Arap kabileleri varsa ve bu toplulukların hayatına, yaşayışlarına ayrı ayrı giriliyorsa, Mekke’de o yıllarda yaşanan özel durum da tarihi bir gelişme şeklinde ele alınıyor. Hatta bugüne kadar yazılıp çizilen binlerce kitabın aksine belki de ilk defa, Muhammed peygamber, Mekkeli müşrikler dediğimiz insanların, putperestlerin gözünden nasıl görünüyorsa okura da o şekilde anlatılıyor... Belki de ilk defa, Kuran dışı kaynaklarda genellikle karikatürize edilen ve aşağılanan bu kabilelerin hayatına, yaşam tarzlarına, ilgilerine, geleneklerine, aşklarına, savaşlarına tüm detaylarıyla tanık olmamız sağlanıyor... Yazar, kitabın bana göre en etkili bölümlerinden birinde Hıristiyan bir rahibi, Mekkeli 'müşrik' reisleri, birkaç raviyi ve din konusunda derin soru işaretleri taşıyan prensi bir masa etrafında topluyor. Prensin ‘bir’ ve ‘sonsuz’ hakkındaki soruları masadakiler tarafından felsefi bir üslupla tartışılıyor. Yazar burada öyle tarafsız bir kimliğe bürünüyor ki, bir putperesti konuştururken bir putpereste; bir rahibi konuştururken bir hıristiyana dönüşüyor adeta... Roman boyunca bir yandan her türlü inanca, her türlü ırka, her türlü yaşam biçimine eşit söz hakkı tanırken, diğer yandan da kendi kimliğini ustalıkla korumayı başarıyor... Bir dantel gibi ince ince örülen bu detaylar, romanı dar bir çerçeve içine hapsederek sadece kendi kitlesini tatmin edecek bir nesne olmaktan kurtarıp ona daha kitlesel, daha evrensel bir değer katıyor... -------------------- ‘Lafın fazlası ziyan’ demiş büyükler :) Ben de derdimi daha iyi ifade edebilmek uğruna, kendi okuma deneyimimi de işin içine katarak lafı biraz uzatmak zorunda kaldım... Yaşadığım bazı olumsuz tecrübelerin, önyargılarımla da bir araya gelerek edebiyatın diğer yakasını hayatımdan kesip atmak konusunda yaptığı yönlendirmeye uymadığım ve merakımın peşine düşüp bu eseri önce hafızama sonra da kitaplığıma kazandırdığım için kendimi çok şanslı hissediyorum:) Bir şairin romanını okumak, o romanın iki büyük şairiyle tanışmak, kendi kişisel edebiyat yolculuğumda verdiğim en doğru kararlardan biriydi... Umarım Zeyd ve Tuleyle’nin şiirleri, Sara’nın gözleri, Rüstem’in kervanı, Çiçek’in sabrı sizin hanenize de uğrar, size de hoş duygular yaşatır... Herkese keyifli okumalar dilerim... NOT: Bu inceleme ilk yazılıp paylaşıldıktan bir süre sonra yazarımız Rafet Elçi, yorum bölümünde iki önemli konuya dikkat çekti. Bir yanlış anlamadan kaynaklı olarak Kadın ve Demokrasi Derneği (KADEM) ile yayınevi arasında yanlış bir bağlantı kurmuş ve bu bağlantıya dayanarak ister istemez yazarımızı bir 'taraf' ile ilişkilendirmiş oldum. Yazarımızın yüzde yüz haklı olduğu bir konuda hızlıca hatamdan dönerek ilgili kısımları revize ettim. Bu vesileyle, Sayın Rafet Elçi'den ve sizlerden özür diliyor, anlayışınıza sığınıyorum... (Necip G.) (Necip G.)
Bir hazine buldum ve sizlerle paylaşmak istiyorum.: Çok sevdiğim iki dostum ve bir hocanın tavsiyesi üzerine okumak için elime aldığım kitabı bırakamadım. 543 sayfa olan kitap hacimle rağmen kendini okutabilen kimi okurlara göre Yüzyılın kitabı olan bir eser. Hatta kimi çevrelerce Amin Maalouf'un Semerkant kitabına doğunun cevabı olduğu dile getiriliyor.Ben bu iddiayı savunmak için yeterli donanıma sahip değilim. Lakin yüzyılın adaylar arasında olduğunu canı gönülden dile getirebilirim. Kitabın içeriğine dönecek olursak "Şiir bir ağaç ve Rafet Elçi ağacın güzelliğini anlatmış." Hz Muhammed'in peygamberliğini ilan dan başlayıp(610), Huneyn Savaşı'nda(630) kadar olan zaman içerisinde geçen olay örgüsüne sahip. Müşriklerin gözünden İslam'a bakmamızı sağlayan yazar İslamiyeti arka planda tutup iki şairin hayat hikayesini anlatıyor. Köktürk(Orta Asya), Sasani(İran), Bizans(Anadolu), Arabistan hatta Çin'e bizi götüren kitap tarihi savaşları çarpışmadan muhteşem betimlemeleri ile bize adeta yaşatıyor. 3 ana bölümden oluşuyor ve beni en çok etkileyen 2 bölümün 5 parçası olan "Bizi Arap yapan şey çöldür" kısmı oldu. Bu bölümde ilahi dinlere inanan din adamları ile putperestleri ileri gelenlerinin Allah'a bakışını hayranlık bırakacak şekilde kaleme alan Rafet Elçin'in emeğine sağlık. Not alıp da spoiler vermemek için üzerine durmadığım o kadar çok şey var ki... Şiddetle okumanızı tavsiye ediyorum. (Yeni Nesil Kitap Tahlil Grubu)
--reklam--
Şair PDF indirme linki var mı?
--reklam--
Rafet Elçi - Şair kitabı için internette en çok yapılan aramalardan birisi de Şair PDF linkidir. İnternette ücretli olarak satılan çoğu kitabın PDFleri bulunmaktadır. Ancak bu PDF'leri yasal olmayan yollarla indirmek ve kullanmak hem yasalara hem de ahlaka aykırıdır. Yayın evlerinin sitesinden PDF satılıyorsa indirebilirsiniz.
Kitabın Yazarı Rafet Elçi Kimdir?
Kanayan Kafesler adlı romanında izlerine rastlanan bir okul hayatı geçirdi. Yani okul kitaplarına tamamen ilgisiz ve okulda okutulmayan kitaplara tam ilgiliydi.
Kemiğe Dayanmış Yaralar (2003) adlı şiir kitabında ilkokul sıralarından üniversite amfilerine kadar yazdığı şiirleri topladı. Üniversiteyi bitirdiğinde basılmış üç kitabı ve birlikte devam ettirdiği bir kaç projesi vardı.
Askerlik vazifesi sırasında Donanma Komutanlığı için dört eseri Osmanlıca aslından sadeleştirdi, kendisinin yayına hazırladığı Kılıç Ali Paşa adlı eser 2006 tarihinde Deniz Kuvvetleri Komutanlığı tarafından basıldı.
Birisi zengin bir çevreden diğeri fakir bir muhitten gelen iki genç dahinin hikayeleri olan Kanayan Kafesler (2003) ve Kalbimdeki Monarşi’den (2004) sonra bambaşka bir üslupla modern bir psikoloji romanı yazdı (Ruhlar Pipo İçmez 2009).
Aynı yılın Temmuz ayında kitaplardan uzak kalmasına sebep olan iş hayatına son vererek, erteleyip durduğu 3 büyük projesinden ilkini yazmak için çalışma odasına kapandı. Dört ay sonra çıktığında koltuğunun altında Şair (2011) romanı vardı. Daha müsvedde aşamasında adını duyurmaya başlayan bu eser sayesinde hayatının en önemli gayelerinden birine ulaştı: yazarak yaşamak!
Şu an biri senaryo, birisi roman, diğeri editörlük olmak üzere üç projeyi aynı anda yürütüyor. İngilizce, Arapça ve Osmanlıca biliyor.
--reklam--
Rafet Elçi Kitapları - Eserleri
- Şair
- Ahrar
- Platon'un Aşkı
- Ruhlar Pipo İçmez
- Kanayan Kafesler
- Var Olan
- Yolcu
- Bütünbelirim
- Türk Harp Kudretinin Sınırları
- Kalbimdeki Monarşi
--reklam--
Rafet Elçi Alıntıları - Sözleri
- "Şaraba ne hacet efendimiz? İnsan acıdan yaratılmış bir mahlûk; rüzgar estikçe titreyip kanar. Kanadıkça susar, sustukça dolar, doldukça boşalır. Gece şaraptır, mehtap şaraptır, yıldızlar mezedir. Bizi biraz da bu İstanbul içirir. Ama ben İstanbul'u içerim, yıldızlarla beraber." (Ruhlar Pipo İçmez)
- Beynimi meydana getiren dış tesirler, beynimin meydana getirdiği şeyleri belirlemiş, ben de beynimin meydana getirdiği dış şeylerle beynimi meydana getiren şeyleri birleştirip buna "Benlik" demişim. (Var Olan)
- "Bu kadar duygusallıkla yaşanabilir mi dostum? " (Kanayan Kafesler)
- Lakin şair bir iğnenin deliğinden sonsuza bakan adamdır. Sonsuz dururken iğneye bakan adam değildir. (Yolcu)
- Ne tuhaf! Hüznü sevincinden derin, (Yolcu)
- "Lanet olsun sana da , sana duyduğum aşka da dedi ." 'Aşk gibi sonsuz bir cevher varken beden gibi kokuşmuş bir şeyin peşinden koşarsan sana yazıklar olsun.Oysa ruhumu sevseydin; zarafetimi ,kalbimi sevseydin; aşkımızda ayrılık mı olurdu ???Ama bedenimi istersen haddimi aşmış olursun Bedenim sana ait değil , başkasına da ait değil, kimseye ait değil hatta bana bile ait değil.Ne olur beni bana bıraksaydınız.Ben ruhundaki cesur erkeği sevmiştim, hiçbir şeyden korkmayan o kahramanı sevmiştim.Yoksa o zavallı çirkin bedeniyle erkek,kadın gibi güzelliğin kreminden yapılmış ipekten bir heykeli nasıl hak edebilir? Kadın Erkeğe Değil Kahramana Layıktır... (Ruhlar Pipo İçmez)
- Ne kadar elinden tutulsa, ne kadar ilgilenilse de yalnızdır çocuklar . (Kanayan Kafesler)
- “ Hayır! Kimse onları filmden çıkarmadı, anlamıyor musunuz ? Onlar filmin içindeler , fakat siz göremiyorsunuz .. “ (Ruhlar Pipo İçmez)
- Kendi göğsünde kalabalıkların gürültülerini dindiren ve kendi ruhunu kirlerin karmaşasından arındıran bir adam nasıl olur da tanrının sesini duymaz zaten? Şayet bu kadar saflaştıktan sonra da tanrının sesini duymayacaksa ruhumuz, ya tanrı hiç konuşmamıştır ya da ruh hiç varolmamıştır. Hayır, o bir tanrı icat etmemişti, o bir tanrıya icabet etmişti. Bunlar çok farklı şeylerdir dostlarım. (Platon'un Aşkı)
- Şu acıyla kabaran ellerime bir bak! Şu derin bir kederle duyduğum iştiyak*, Beni öldürüyor günden güne. Görüyorsun ya hep mutsuzum. İştiyak: güçlü bir istek (Yolcu)
- Eğer sen cahil olduğun bilirsen cehalet bile bir makamdır... (Ahrar)
- Herhangi bir şey konusunda 'onu kaybettim' deme. 'Onu iade ettim' de. (Ahrar)
- "Nasıl istersen öyle olsun dostum. Şimdi, güneşin ışığının bize sekiz dakika gecikmeyle geldiğini biliyoruz. Zira ışığın bu kadar uzun bir mesafeyi katedebilmesi için böyle bir zaman gerekiyor. Bu süre içinde elbette güneş değişmiş oluyor ama biz her defasında sekiz dakika öncesini görüyoruz. Demek ki aradaki mesafeyi kısaltsak onun şu andaki haline zamansal olarak daha yakın bir halini göreceğiz. Ondan uzaklaştığımız takdirde de aradaki zaman farkı artacak ve biz onun şu andaki halinden çok daha eski bir halini göreceğiz. Bunlar çok bilinen ve yeterince açık şeyler değil mi?" "Evet. Bu olgu hakkında hemen herkes bir şeyler duymuştur." "Güneşten bize bakan birinin bizim sekiz dakika öncemizi göreceği de aşikar. Yani sekiz dakika önce yaptığımız şeyler uzaydan silindi diye düşünsek de aslında korunuyorlar ve hatta benzetme yaparsak bir çamaşır ipinde asılı fotoğraflar gibi uzayda serili halde bulunuyorlar. Elbette bu, evrenin bütün bir tarihi için geçerli." (Bütünbelirim)
- Otur ve bana bir kadeh uzat! Uzun bir acının parmağı gibi kandan, Bana her acıdan bir kadeh doldur. (Yolcu)
- Gel ruhum gidelim bu şehirden Pırlanta topuklarla, kristal nehirden Sırça saraylara gidelim. Saraylara gidelim. (Yolcu)
- Ne kadar elinden tutulsa, ne kadar ilgilenilse de yalnızdır çocuklar. (Kanayan Kafesler)
- Platon diyor ki; "Güzel bir ruha aşık olan ona hayatı boyunca sadık kalır, çünkü sevdiği şey ebedidir." (Platon'un Aşkı)
- Kaderin kahkahası bir ömre yayılmıştır (Ahrar)
- Var olmak için çaba harcayanlar ancak var olmayanlardır. (Var Olan)
- Tüten bir ejderha gibi alevsizim Mutsuzum, yalnızım, sensizim Ve bazen gitmek istiyorum buradan Lakin ölüm müdür benim yurdum? Cehennem miydi hayalini kurduğum? (Yolcu)
Yorumlar
0 yorumYorum yazmak için tam sürüme geçin