Kitap Künyesi
Yazar: Ayfer Tunç
Yayın Evi: Cem Yayınevi
İSBN:
Sayfa Sayısı: 93
--reklam--
Saklı Ne Anlatıyor? Konusu, Ana Fikri, Özeti
--reklam--
Saklı Alıntıları - Sözleri
- Okumaktan yorulur mu hiç insan?
- Sen bana yeni bir hayatın umutlarıını hatırlatıyorsun
- Okulların dağılma saatlerinde özellikle kız liselerinin kapılarında bir aşagı bir yukarı yürür dururdu.
- Unutmak bir yalanlamadır , en yalnız zamanlarımda kendime bir bir anlattığım. Aslında hiçbirini unutmadım, sakladım
- "Tutmak istesem parmaklarımın arasından akacak bir sıvıyı andırırdı. Hüzünden yapılmıştı."
- "Artık her şey, her yer değişiyordu. Çağa uygun düşen bir yoksulluk olacaktı bahar."
- Anladımki ben gidişiyle sevindiren biriyim.
- "Kimbilir, belki de bir kulenin tepesinde yaşayıp, cevapsız soruları düşünüp durmakla gülünç oluyorum. Olsun, önemi yok. Artık yıldızlara daha yakınım."
- "Unutmak bir yalanlamadır, en yalnız zamanlarımda kendime bir bir anlattığım. Aslında hiçbirini unutmadım, sakladım."
- Anlatacak çok şey vardı, birlikte sevinecek şeylerse pek az.
- "Müzikten konuşurken geçip giden güzel saatlerimiz..."
- "Kimselerin bilmedigi şiirler yazdım ve her şeyi terkettim. Beni biçimleyecek, beni istemedigim gibi çizecek her şeyi."
- Güzellikler, sevgiler kadar, avutulması zor acılar da gerçektiler.
- Yaşarken güzellik sandığım şeylerin aslında nasıl da derin birer acı olduklarını anlayınca unutmak istedim hepsini.
--reklam--
Saklı İncelemesi - Şahsi Yorumlar
Bu akşam ya da yarın okumaya başlamak niyetindeyim. Nadir Kitap’tan buldum da aldım. 1989 yılına ait bir basım. Kitap oldukça eskimiş ancak bu çok hoşuma gitti. Önemli bir yazar olduğunu düşünüyorum. Zaten popüler yazar olmanın iki şıkkı var; ya herkesin anladığını sandığı tip bir yazar olacaksınız ya da hiçkimsenin anlamadığı ancak anlamazlıktan geldiği ve bu vesile ile “asrın yazarı” yaftasını taşıyan bir yazar olup çıkacaksınız. Bakalım, umarım şehir efsanesi değildir, kendisinin de kitaplarını toplu sipariş verdim ne de olsa. … Nasıl anlatsam bilemiyorum… Ancak kitapta yer alan hele k son hikaye olan “Yüreğin Mahallesi” ‘nde … . (M. Lela Dinçer)
" Bana da yalanlar uydur hadi, yalan olduklarını bile bile inanayım..": Zaman zaman yollarda kaybolmak, zaman zaman kendini geçtiğin yollarda bulmak gibi.. Ucu bir yalnızlığın gönül kafesinde, ihtilâl tadında bir mevsimde, bin kere ölüp bin kere dirilerek.. Bin kere unutup, vazgeçip..yeniden severek..yeniden inanmak gibi.. Bana yalanlar söyle hadi..Gitmedim, de, baş ucundaydım de..Saçlarını tarayan bendim de.. Açıkla, neden her gün biraz daha küçüldüğümü..bıraktığın boşluğu dolduramadığımi..ateşlendiğim geceler, senli bir sensizliğin pençesinde..söyle..neden yalnızca seni sayıkladıgimi.. Bana yalanlar söyle hadi..Her gece seni koynumda ben uyuttum de.. Dört harfin üzerine inşa ettiğim dünyamın, en küçük depremlerde nasıl sarsıldığını unutayım.. Karşımda aynalara sığamayan bir çift gözle, saatlerce kendi bakışlarımda, seni nasıl aradığımı unutayım.. Bana yalanlar söyle hadi..ama önce kızım, de.. Cam kesiği gibi sızlarken sol tarafım, alnımda taşıdığım en kadim yaramı saklamak için bu kadar çok güldüğümü unutayım.. Bana yalanlar söyle hadi..ölmedim, de.. Saçların nasıl kokar bilmiyorum..Ellerin nasıl okşar bilmiyorum.. Içimden dolu dolu küfretmek gelse de yokluğuna..bana ölmedim, de... Öksüzlüğümü unutayım.. Bana yalanlar söyle hadi..senin sesinden olsun.. Ne söylersen söyle, yeter ki sen söyle.. Bin yıllık hasret biriktirdim sana, bin yıllık susuzluk, bin yıllık yalnızlık.. Öyle dolayım ki seninle...sensizliğimi unutayım.. Bana yalanlar söyle anne.. Gitmedim, de.. baş ucundayım , de.. Ayfer Tunç.. Hep iç burkan, duyguyu direk geçiren, hissettirebilmek kelimesinin manasını tam anlamıyla yaşatan, her bitirdiğim kitabının ardından; " Içim haşat oldu resmen, bir süre Ayfer Tunç okumamalıyım.." diye düşünmeme rağmen, özleyip kısa sürede başka bir kitabına başladığım, sohbet eder gibi yüreğime akan, nadide bir kalem.. Ve Saklı.. Kısa öykülerden oluşan, özellikle bazıları, bilerek ya da bilmeyerek, en derinlerde sakladıklarımizi gün ışığına çıkaran ve bence çok acıtan bir kitap.. Özellikle iki öykü var ki..anne ya da evlat kaybetmeyen, hayatta bir şey kaybettim diye üzülmesin, dedirtti bana. Çünkü yaşarsın, yaşadığından daha zoru yok sanarak.. Ve sonra başka bir şey yaşarsın, ancak bu kadar olur, diyerek.. Dayanamıyorum dersin, dayanırsın. Nefes alamıyorum dersin, nefes alırsın. Ama eğer ki anneni..ya da evladını kaybettiysen.. Sadece nefes almanın, yaşamak demek olmadığını anlarsın.. Keyifli okumalar.. (Liliyar)
Sen de sev ama sen de sevil..: Beni bu öldürücü yabancılıktan, yabancılığın yalnızlığından, korkularımdan, gençliğimin güzel anılarından, terkedilmişliğimden, biri tarafından çok sevilmişliğimden kurtarın! Beni yakamı bırakmayan bu allahın cezası hüznümden kurtarın!(s.7) Saklı, Ayfer Tunç'un ilk öykü kitabı,ilk yazdıkları. Kitap, İçerisinde kitabın da adının geldiği "Saklı" öyküsü olmak üzere toplam 9 öykü'den oluşuyor. Öykülerde tematik olarak bir bütünlük var, her öyküsünde işlediği tema birbirleriyle benzerlik gösteriyor. Öykülerde işlediği genel tema "herhangi bir şekilde sevgiden yoksun kalan insanların çekmiş olduğu yalnızlık ve bunun sonucunda sevgiye duyulan özlem. Her öyküde "SEVGİSİZLİK VE HÜZÜN" hakim. "YALNIZLIK", "ÖLÜM" "TERKEDİLME" gibi temalar da çoğu öyküde görülüyor. Yalnızlıklar var öyküler de, hüzünler var, özlemler var, ve ölüm var. Her bir öyküde farklı bir insan profili sunuyor Ayfer Tunç, "Saklı'" da sevildiği insan tarafından hiçbir zaman sevilmemiş, toplum tarafından da gülünç bulunan, kapı kapı dolaşıp aşkını anlatan bir kadın Süslü yenge'yi, "Ah süslü yenge, ah! O ilk sevgiliyi bu kadar çok sevecek ne vardı?"(s.12) "İhtilaller Neye Benzer" adlı öykü de, Beyazıt kulesinde şehrin ışıkçısı olan annesini ve sevdiği kadını kaybetmiş, yalnız ve yabancı bir adamı, "Önemsizlik" de Madam Ester adlı bir kadına uzun zamandır aşık olan, yaşlı bir ressam Nesim'i, "Mozart'ın Son Zartı" çocukluğundan itibaren hiçbir zaman sevilmemiş, "Yalanlarım da olmasa yapayalnız kalırdım" diyen yalnız bir kadın Şebnem'i, "Silentium"'da bir ada'da karşılıksız bir aşka umudunu açan, bir garip seramik ustası Cafer'i, "Yüreğin Mahallesi" öyküsün de ise yalnızlığın karşısında aşkla savaşan bir kadın Asude'yi görüyoruz. Her birinin öyküsü farklı ama çektikleri acı hep aynı; "sevilmemek". Öyküler de kullanılan dil sade ve öyküler olabildiğince akıcı ilerliyor, herhangi bir şekilde yormuyor, Şiirsel bir anlatımında bazı yerlerde kullanıldığı öyküler de, yer yer kullandığı uzun cümleler ve zengin kelime öbekleri ile okuyucu ve karakter arasında hissiyat bağlantısı oluştuyor Ayfer Tunç. Kitabın, edebi değer olarak yeterince doyurucu olduğunu düşünüyorum , ayrıca Ayfer Tunç'un öykücülüğünü anlamanız için de ideal başlangıç kitabı olabileceği kanaatindeyim. Keyifli okumalar, Sevgiyle öykülenmeniz dileğiyle... (Sinan)
--reklam--
Saklı PDF indirme linki var mı?
--reklam--
Ayfer Tunç - Saklı kitabı için internette en çok yapılan aramalardan birisi de Saklı PDF linkidir. İnternette ücretli olarak satılan çoğu kitabın PDFleri bulunmaktadır. Ancak bu PDF'leri yasal olmayan yollarla indirmek ve kullanmak hem yasalara hem de ahlaka aykırıdır. Yayın evlerinin sitesinden PDF satılıyorsa indirebilirsiniz.
Kitabın Yazarı Ayfer Tunç Kimdir?
Ayfer Tunç 1964'te Adapazarı'nda doğdu. İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi'ni bitirdi. Üniversite yıllarında çeşitli edebiyat ve kültür dergilerine yazılar yazmaya başladı.
1989 yılında Cumhuriyet gazetesinin düzenlediği Yunus Nadi Öykü Armağanı'na katıldı, Saklı adlı yapıtıyla birincilik ödülü aldı. 1999-2004 arasında Yapı Kredi Yayınları'nda yayın yönetmeni olarak görev yaptı. 2001 yılında yayımlanan ve okurdan büyük bir ilgi gören Bir Maniniz Yoksa Annemler Size Gelecek-70'li Yıllarda Hayatımız adlı yapıtı, 2003 yılında yedi Balkan ülkesinin katılımıyla düzenlenen Uluslararası Balkanika Ödülü'nü kazandı ve altı Balkan diline çevrilmesine karar verildi. Tunç'un 2003 yılında Sait Faik Abasıyanık'ın öykülerinden hareketle yazdığı Havada Bulut adlı senaryosu filme çekildi ve TRT'de gösterildi. Tunç'un Saklı, Mağara Arkadaşları, Aziz Bey Hadisesi ve Taş-Kağıt-Makas adlı dört öykü kitabı, Ömür Diyorlar Buna adlı bir e-kitabı, Kapak Kızı adlı bir romanı, İkiyüzlü Cinsellik adlı (Oya Ayman'la birlikte yazdığı) bir inceleme kitabı ve Bir Maniniz Yoksa Annemler Size Gelecek adlı bir yaşantı kitabı var.
--reklam--
Ayfer Tunç Kitapları - Eserleri
- Suzan Defter
- Aziz Bey Hadisesi
- Yeşil Peri Gecesi
- Kapak Kızı
- Dünya Ağrısı
- Osman
- Bir Deliler Evinin Yalan Yanlış Anlatılan Kısa Tarihi
- Aşıklar Delidir ya da Yazı Tura
- Bir Maniniz Yoksa Annemler Size Gelecek
- Evvelotel - Saklı
- Ömür Diyorlar Buna
- Kırmızı Azap
- Mağara Arkadaşları
- Taş - Kağıt - Makas
- Memleket Hikayeleri
- Saklı
- Harflere Bölünmüş Zaman
- İkiyüzlü Cinsellik
--reklam--
Ayfer Tunç Alıntıları - Sözleri
- Çocukluğumun bütün anıları gülümseyen fotoğraflar oldular artık. Hiç yaşanmamış kadar uzak.. (Evvelotel - Saklı)
- ...... Her rüzgârda incecik sallanan, ıslak gözleri hep uzaklarda bir yerlere takılı duran, suskun kadın. (Evvelotel - Saklı)
- Bekledim onu, hep bekledim... Gelmedi. (Ömür Diyorlar Buna)
- Kendini her zaman olduğu gibi koca şehirde, koca ülkede, koca dünyada yapayalnız hissetti. (Kırmızı Azap)
- Türk halkı nelere inanmamıştı ki? Futbolda sekiz sıfır yenilir ve ezilmediğine inanırdı. İhtilallerin memleketin menfaati için yapıldığına inanırdı. Dünyanın sadece Türk olduğu için kendisine düşman olduğuna inanırdı. Hep bir şeylere sonuna kadar inanırdı. (Bir Maniniz Yoksa Annemler Size Gelecek)
- Öykü edebiyatın gayri meşru çocuğudur. Nüfusa kaydedilmiştir, edebiyat ailesinin asil üyesidir. Ama şiir ve romanla aynı evde oturmaz. O kendi küçük evinin odalarında oturup pencereden bakar. Kenar mahallelerin dar sokaklarında yürür. Kendine ait dünyasına başkalarını sokmayı pek sevmez. Oysa şiir ailenin haylaz, havai ve biraz da hayırsız çocuğudur. Duyguludur, zaman zaman hırçındır, kavga etmeyi sever. Ağır konuşur, ağır aşk yaşar. Meraklıdır, romanın da öykünün de işine burnunu sokar. Sevimlidir, girdiği yerden çıkmaz, kimse ona git diyemez. Roman ise ailenin ağırbaşlı, ciddi, ne yaptığını bilen çocuğudur. Öykünün hakkını korur, nüfusa kayıtlı olduğundan hareketle onu ailenin üyesi sayar. Roman öyküyü gizlice sever, çünkü kendi çocukluğunu görür öyküde. Ama şiire de, öyküye de akıl vermeye kalkar. Hırslıdır. Tartışmaları o açar, gündemi o değiştirir. Akıllıdır ne de olsa, şiir kadar duygularına yenilmez. Öyküyle şiir çok iyi geçinirler. Birbirlerine daha çok benzerler. Şiir öykünün gayri meşru oluşuna aldırmaz; bütün sevecenliği ve sevimliliğiyle öykünün hayatına sızar, orada derin izler bırakır. Oysa roman, şiirin bu girdiği yere sızma ve yayılma eğilimini kaldıramaz. Yatağından şiiri kovmaya çalışır, bazen başarır, bazen başaramaz. Roman bilgiçtir, arada bir küstahlaşır, kendini ailenin sözcüsü, temsilcisi olarak görür, gösterir, başarır. Şiir romanın bu tutkusuyla dalga geçer. Havaidir. Roman çalışır, kazanır. Şiir çalışmaz, kazanır. Öykü çalışmaz, kazanmaz. Deneme ise ailenin nüfusa bile kaydedilmemiş gayri meşru çocuğudur. Çokları onun aileden olmadığını sanır. Ciddidir, boş konuşmaz, hoşsohbettir ama biraz sesi kısıktır. Aileden olmak olmamak hiç umurunda değildir. Uzak durur, beni de aranıza alın, ben de sizdenim demez. Ailenin canı cehennemedir. Duygusal olduğu halde, öyle görünmeyi sevmez. Pek varlıklı da değildir. Nüfusa kayıtlı olmadığı için payına miras düşmez. Deneme çok çalışır, ama kazanamaz. Oyun ailenin zengin kuzenidir. Sahneyle, oyunculukla, rejiyle kardeştir. Aristokrat takılır, soy ağacında kökleri çok geriye gider. Aslında tiyatro ailesine mensuptur. Edebiyat ailesinin sıkıntıları onu pek ilgilendirmez, başka bir deltada yaşar. Oyunun ailesi zengindir, ailece çalışıp kazanırlar, sonra ailece bölüşürlerken kavga çıkar. Senaryo ailenin ahbabıdır. Çok cazibelidir. Romanı pek sever, ama roman uzak durmaya çalışır ondan. Ne zaman senaryoyla dostluk etmeye kalksa kazık yiyen roman olmuştur. Anı, ailenin bunak büyükbabasıdır, çok bilir, çok konuşur, yarısı palavradır. Biyografi ailenin yurtdışında yaşayan üyesidir. Bencildir, fazla uğramaz memleketine. Otobiyografi bu ülkede daha doğmamış çocuktur, adı hazırdır, kendi yoktur ortada. Hayat aslında tek bir uzun öyküdür. Her defasında değiştirilerek yazılsa da, finali yoktur. (Harflere Bölünmüş Zaman)
- Kelimelerin iyi geldiği, yarım kalmış insanlarız biz. (Aşıklar Delidir ya da Yazı Tura)
- Geçmiş, her anlattığımızda kılık değiştiren bir uydurmadır. (Memleket Hikayeleri)
- "Müzikten konuşurken geçip giden güzel saatlerimiz..." (Saklı)
- Birini bir zamanlar sevmiş olmak insanın içinde iz bırakıyordu. İnsan o kişiyi artık sevmese bile iz kalan yer acıyordu. (Yeşil Peri Gecesi)
- Gülüşü kurgulanmış gibiydi. (Suzan Defter)
- Anadolu halkı, yüz yıl sonra “Kendi okulunu kendin yap”, kampanyasına şaşılası bir coşkuyla destek verecek, bir Allah’ın kulu çıkıp “Okulumuzu da kendimiz yapacaksak devlet niye vergi alıyor?” diye sormayacaktı. (Bir Deliler Evinin Yalan Yanlış Anlatılan Kısa Tarihi)
- Kaçamıyordu insan hayattan. Hiçbir biçimde kaçamıyordu. Mekanlar, eşyalar, şehirler, sokaklar değişiyor ve insan kendinden, hayattan kaçamıyordu. Ya da ben yapamıyordum. (Mağara Arkadaşları)
- "Artık her şey, her yer değişiyordu. Çağa uygun düşen bir yoksulluk olacaktı bahar." (Saklı)
- “En fazla bir yıl sürer yirminci asırlarda ölüm acısı.” (Bir Deliler Evinin Yalan Yanlış Anlatılan Kısa Tarihi)
- Sevmenin insanı böylesine var edebileceğine inanmazdım, yaşadım;sevmenin yokluğu fikrinin bile insanı yok edebileceğine de. Onu da yaşadım... (Kırmızı Azap)
- Yaş ilerleyince anlıyordu insan. Mutluluk öyle gökten zembille inmiyor, itina istiyordu (Bir Deliler Evinin Yalan Yanlış Anlatılan Kısa Tarihi)
- “Eriyorum, çürüyorum, hayatım bataklık gibi dibe çekiyor beni desem sana, o manasız soruyu bile sormazsın: Neden? Hemen teşhisi koyarsın: Rahat batıyor sana!” (Suzan Defter)
- Viski yorgunluğu alır derler. Kasttettikleri günün yorgunluğudur. İstediğin kadar iç, hayatın yorgunluğu baki kalır. (Yeşil Peri Gecesi)
- “Neden yazıyorum?” Yazarların birçoğu neden yazdığını bilmez. Ya da neden yazdığını bilerek başlamaz yazmaya. Yazının evrenine girildiğinde sorular belirginleşir, önceleri pek de tatmin edici olmayan, oynak cevapların bir kısmı yerli yerine oturur. Birçok soru cevaplansa da, cevaplandığı sanılsa da, “neden yazıyorum?” sorusu lezzetli bir iç huzursuzluğu sorusu olarak kalmayı sürdürür. Çünkü yazmanın bütün sırrı aslında bu sorunun içindedir ve bence yazarlar bu soruya kesin bir cevap bulup defteri kapatmak istemezler. Yazı, yazarın da eremediği bir sırdır; sır aydınlanırsa yazar ışığa yakalanmış bir tavşana dönüşür, kıpırdayamaz. Ben böyle olduğunu düşünüyorum; oysa Sait Faik, “Haritada Bir Nokta” adlı öyküsünü neden yazdığını söyleyerek bitiriyor: “Yazmasam deli olacaktım.” Ama bence bu cümle, o sır dolu sorunun cevabı değil, yazı serüveninin son aşamasında kendiliğinden vardığı bir sonuçtur; hayat karşısında tutunmanın yolunu, Sait Faik’in kendi “çaresiz çare”sini işaret eder bize. “Yazı yazmak da, bir hırstan başka ne idi?” Sait Faik’in ölümünden iki yıl önce yazdığı “Haritada Bir Nokta”, imgeler arası ilişkiler açısından çok zengin bir öykü olmanın yanı sıra, yazının evrenine ilişkin soruları, insanla, varolmakla, toplumsallıkla da ilişkilendirerek kurcalayan bir metindir. Öykünün kurgusu ile huzursuz soruları arasındaki ilişki muhteşemdir. Şu soru: “Yazı yazmak da, bir hırstan başka ne idi?” sorusu, “neden yazıyorum?” sorusundan hiç aşağı kalmadığı gibi, neden yazıyorum sorusunun bir önceki cevabıdır. Sait Faik bu öyküde, önce neden yazdığı sorusuna bir cevap bulmuş, yazı yazmanın bir hırs olduğuna karar vermiş ve adaya çekilmiş bir adamı / kendini anlatır bize. Ama adada insan vardır, insanın olduğu yerde kötülük vardır, kötülük onu tütüncüye koşturur, kâğıt kalem aldırır, kalemi yontturur, öptürür ve yazdırır. Sorunun cevabı değişmiştir: “Yazmasam deli olacaktım”. Yazı artık bir ilaçtır. İyi de, yazı yazmanın bir hırs olduğuna neden karar vermiştir Sait Faik? Ne olmuştur? Ne gibi kötülükler görmüş ya da etmiştir ki, vazgeçmiştir yazmaktan? “Kaybettiğim her şeyi; insanlığı, cesareti, sıhhati, safveti, dostluğu, alın terini, sessizliği yeniden bulacak; belki yeniden bir adam olmasam bile bir temiz hayatın içinde hayran, meyus ve mahcup ölümü bekleyecektim. Aklıma ara sıra esen yazı yazmak arzusunu, arzusu değil kötü huyunu, bu tek kötü huyu muvaffakiyetler, şöhretler düşünmeden, “düşünürsem Allah canımı alsın!” düşüncesiyle yeniden bulabilirsem, kalemsiz kâğıtsız dağlara fırlayacak, balığa çıkacaktım. Yazmayacaktım.” Sait Faik, bedenine girip çıktığı anlatıcı aracılığıyla, bu öyküyü bir tür günah çıkarma metnine dönüştürür. Öyle bir altmetin akar ki öyküde, Sait Faik’in yazar olmanın bütün nimetini ve külfetini tattığını, ünlü yazarlara vadedilen mevkilere ulaştığını hissederiz. Ama bundan bir parça haz duymuş olduğu için kendinden utanmış gibidir. Yazmaktan değil, şöhretten alınan hazzın yazmanın has anlamını kirlettiğini; onun, mevkilere bir an için bile olsa kanmış olabileceğini, yazmanın varlığının özü olan yanından uzaklaşmış olmaktan korktuğunu düşünürüz. Biz de onunla birlikte yazmanın bir hırstan başka bir şey olmadığına inanırız. Yazdıklarında kendini gizlemeyen, tersine, kendini ancak yazdıklarında açan bir yazar olan Sait Faik, has yazar türündendir. Onun her türlü edebi mevkii reddettiğini, baş köşeye geçip ahkâm kesmekten hoşlanmadığını, gerek yazdıklarından, gerek onu anlatanların anılarından biliyoruz. O, mevkileri reddederek varolmuş bir yazardır. Bu reddedişte de bir altını çizme, bundan övünme payı çıkarma yoktur üstelik. İşi sadece yazıyladır. Edebiyatı en doğal haliyle yaşamış ve yazmış, kendi yarattığı büyüleyici alana bir üstünlük, bir ayrıcalık atfetmemiş, okura veya insana yukardan bakmamış, kendi imgesini yeniden imal etme ihtiyacı duymamıştır. (Harflere Bölünmüş Zaman)
Yorumlar
0 yorumYorum yazmak için tam sürüme geçin