Kitap Künyesi

Yazar: Nurdan Gürbilek

Yayın Evi: Metis Yayıncılık

İSBN: 9789753429955

Sayfa Sayısı: 152

--reklam--

Sessizin Payı Ne Anlatıyor? Konusu, Ana Fikri, Özeti

Kavramlara edebiyatın içinden bakan denemelerden oluşuyor Sessizin Payı. "Adalet"i Dostoyevski'nin, "vicdan"ı Tolstoy'un, "merhamet"i Orhan Kemal'in, "utanç"ı J. M. Coetzee'nin, son yılların vazgeçilmez "kutuplaşma"sını Peyami Safa'nın penceresinden okuyan denemeler. Edebiyat yapıtlarıyla "dışarısı" arasında sert geçişlerle ilerleyen, kitap sayfalarıyla şehrin sokakları, duruşma salonları, tarihin yıkıntıları arasında gidip gelen yazılar. 

İki sorunun cevabını arıyor Gürbilek. Birincisi: Sessizin - henüz konuşmayanın, konuşma imkânı olmayanın, artık konuşamayacak olanın- el konulmuş payını geri alabilir mi yazı? İkincisi: Yazarlar konuşamayanlar adına da konuştuklarına inanmak ister. Ama yazının da bir sessizi vardır. Sessizin payına bu kez kendisi el koymadan var olabilir mi yazı?

(Tanıtım Bülteninden)

--reklam--

Sessizin Payı Alıntıları - Sözleri

  • "Sen olmadıktan sonra sana yazılan mektup ne işe yarar?"
  • "Keşke anlatabilseydim. Ama yapamam. Sen sen olduğun, ben de ben olduğum için yapamam."
  • "Ya gelmiş geçmiş en büyük devlet adamları ya da en büyük suçlular olarak tarihe geçeceğiz."
  • "Bir sözcüğe ne kadar yakından bakarsanız, o kadar uzaktan dönüp bakacaktır size.”
  • İnsanlık suçu denen şey yalnızca Avrupalıların canını acıttığında mı dava konusu olur?
  • Konuşanlar anlatamaz; anlatılan onların öyküsü değildir. Sessizler de anlatamaz; onlara yapılan, öykülerini anlatma imkanını ortadan kaldırmıştır.
  • "Ölüler, ölüler, belki de gerçekten konuşması gerekenler çoktan ölüp gittiler. Yaşayanların konuşmaya başlayabilmesi için belki önce ölülerin konuşması gerek. Mahşer günü düşüncesini şimdi anlamaya başlıyorsun. Sur iki kere üflemeli. Yerle gök karışmalı, ölüler dirilerle yüz yüze gelmeli. Belki ancak ondan sonra bir şeyler yeniden yerli yerine oturabilir, ölülerle dirileri ayıran sınır yeniden kurulabilir, belki yeniden başlayabilir."
  • "Savaş ve Barış’ta Tolstoy sorar: Milyonlarca insanın yüce idealler uğruna düpedüz cinayet işlediği bir dünyada kim adaletten söz edebilir?”
  • Şehirdeki dönüşüm vicdan yükünü azalttı. Metropol korkunun yeri, merhametin değil.
  • "Başkalarının sapma kabul ettiği şeyler, benim için rotamı belirleyen veriler."

--reklam--

Sessizin Payı İncelemesi - Şahsi Yorumlar

Sadece yolu yürüyerek kateden kişi.” der Benjamin, “yolun neye hükmettiğini öğrenebilir.” Diyerek karsılıyoryazar/i9730 bizi.. Kıtabın basında.. Siz hiç Nurdan Gürbilek okudunuz mu? Benim gibi ılkkez mi tanışıyırsunuz? yazar/i9730 çok iyi bir okur, İyi bir gözlemci, sonrasında iyi bir eleştirmen.. İlk deneme kitabı aynı zamanda.. Romanlardan, roman karekterlerınden yola çıkarak, dünyayı anlamaya çalışan bir deneme kitabı elimizdeki . Dostoyevski ve Tolstoy karakterlerinin farklılığından onların hayata bakışını anlamaya çalışan.. yazar/i9730 manzaralar ve patikalar arasındaki denemelerde okura yansıyanlardan oluşan bir eser, kavramlar, imgelerle, duygularla, düşünceler le, edebiyatta politika arasındaki o ince çizgide gidip gelen bir deneme bu.. Öyle kolay okunan bir kıtap degıl sessizin payı, yoracak okuru, sindire sindire tadına vararak okuduğum bir kıtap oldu...kitap/kitap--33250 Arka kapak bıze ne söylüyor : İki sorunun cevabını arıyor Gürbilek. Birincisi: Sessizin - henüz konuşmayanın, konuşma imkânı olmayanın, artık konuşamayacak olanın- el konulmuş payını geri alabilir mi yazı? İkincisi: Yazarlar konuşamayanlar adına da konuştuklarına inanmak ister. Ama yazının da bir sessizi vardır. Sessizin payına bu kez kendisi el koymadan var olabilir mi yazı? Peki? 'Susulanın, susturulanın payı yokmu? Bu suskular da!! kitap/kitap--33250 (Hande gunkut)

Şubat 2015’te Metis’in okurlarla buluşturduğu “Sessizin Payı”, Nurdan Gürbilek’in kendisine has dikkatiyle mağdurun pozisyonunu irdelediği son kitabı. Suç ve Ceza adlı ilk bölümde, Dostoyevski’nin başyapıtından, Klaus Barbie ve Kenan Evren’e uzanan yelpazede sessizin yol açtığı, sonrasında katlandığı bir refleks olarak “suç” kavramını ele alan Gürbilek, Suç ve Ceza’nın, suçunu cezasından ayırıyor. Romanın üzerindeki kriminal bakışı, edebi anlamından sıyırarak sosyolojik, daha önemlisi psikolojik altyapısıyla öne çıkarırken, hukukun kapsamı ve pratiği üzerine yapılan yıkıcı tartışmalara açık yüreklilikle katılıyor. Bu bağlamda Raskolnikov’a değil, onun esin kaynaklarına ve yaratıldığı şartlara yönelen Gürbilek, bu başyapıtı, bir anlamda bir “kopuş stratejisi” (bu kavram kitabın içerisinde detaylı ve açık seçik anlatılıyor) olarak kullanıyor. O stratejinin bir sonucu olarak Kenan Evren’i doğuran mekanizmayı da hâkim karşısına oturtuyor. Evren’in kendi suçunu bir kopuş stratejisine çevirdiğini varsayarak, bir anlamda fahri avukatlığını üstlenerek ona şunları söyletiyor: ”Evet suç işledim, beni mahkûm edin, ama madem öyle, gücünü 12 Eylül’ün getirdiği yasalara, 12 Eylül’ün sağladığı “ekonomik istikrar”a, 12 Eylül’ün kurduğu piyasa ekonomisine borçlu olanları da mahkûm edin. Roboski’ye bomba yağdıranları da yargılayın. Onlarınki olağanüstü hal de benimki değil mi?” Sessizin ağzının payını veren sistemi Suç ve Ceza üzerinden sorgulamaya başlayan Gürbilek, “Tolstoy’un Vicdanı” adlı bölümde, edebiyatın atıflarıyla gerçeğin sarsıcılığı arasında yuvalanan “riya”ya değiniyor. Tolstoy’un, eserlerindeki onca acıdan kendisini muaf tutmuş olabileceğini, yazarın kendi itiraf ve eylemlerine dayandırarak anlattığı bölümde, sözün sahibinin hangi şartlar altında sözü söylemeye muktedir olabileceğini tartışıyor. Hemen belirtelim ki, kitabın neredeyse tamamı, edebiyatçının ve edebi metnin samimiyeti üzerinde oluşan kuşku ve itirazlara parantez açıyor. Gürbilek ‘Bireysel ahlakın eyleme muhtaç olduğu’ ön kabulünden yola çıkarak, kafasındaki polemikleri, hâlihazırdaki sorularla sadeleştirmeye çabalıyor: “İnsan düşünmeden edemiyor. Astapovo’da ölüm döşeğinde yatarken bir zamanlar İvan İlyiç’e sorduğu soruları bu kez kendisine sormuş mudur acaba Tolstoy? Doğru bir hayat mıydı benimkisi?” Kemalettin Tuğcu ve Orhan Kemal’in romanlarından kalkarak “Yoksulluk Lekesi” adıyla ele aldığı kısımda, yaşantıyla roman arasındaki makasın ne kadar aralanabildiğini Kemalettin Tuğcu – Orhan Kemal kıyaslamasıyla tartışan Gürbilek, Tuğcu’nun, yoksulun konumunu aşan, aşındıran bir melodramla boğuştuğunu söylerken Orhan Kemal’in romanlarındaki sahiciliğin Türkiye’deki yoksulluk meselesiyle ne denli örtüştüğüne dikkat çeker. Kemal’in, yoksulun imajıyla değil, derdiyle hemhal olduğunu açıktan fark ettiğimiz bu bölümde, Tuğcu’nun kırma melodramlarla gerçeğin gerisine düşmesine rağmen, şekillendirdiği “kimsesiz çocuk” tipinin, orta sınıfın gerçeğiyle benzerliği üzerine kafa yoruyoruz. Tam da buradan hareket ederek Tuğcu – Kemal karşılaştırması üzerinden bazı patentler oluşturan Gürbilek, yakın tarihimize ilişkin oldukça soğukkanlı bakışlar fırlatıyor: “Büyük şehirlerdeki sokak çocuklarının sayısı hiç bugün olduğu kadar çok olmamıştı. Ama artık onlar şehrin tehlikelerine tek başına göğüs geren talihsiz çocuklar değil, şehri tehdit eden tehlikeli bir kitlenin uzantısı olarak görülüyorlar. Artık karşımızda Tuğcu’nun fakir ama haysiyetli çocukları değil, Orhan Kemal’in elli yıl öncesinden haber verdiği gibi, hikâyeleri sübyan koğuşlarında sonlanan suçlu çocuklar var. Son yıllarda “merhamet” sözcüğünü daha çok duyduğumuza bakmayın. Sınırlarını korumaya eskisinden çok daha düşkün olan orta sınıf için “korku ve acıma”daki korku bileşeni çok daha şiddetli artık.” Gezi olaylarının açık eleştirisi olarak okuyabileceğimiz “Fatih – Harbiye, Son Durak” bölümü, toplumdaki “Büyük Yarılma”ya odaklanıyor. Peyami Safa’nın yıllar öncesinden sabitlediği Fatih (muhafazakâr, manevi, yoksul) ile Harbiye (modern, duygusuz, zengin) arasındaki düşünce ve yaşantı farklılığının derinleştiğini ve yıllar önce Harbiye’nin psikolojik ve maddi olarak elinde bulundurduğu üstünlüğün bu kez devlet eliyle Fatih kanadına geçirildiğinin altını çiziyor. Egemen gücün bu kutuplaşmanın belirginleştirilmesine yönelik strateji izlemeye devam ettiğini hatırlatan Gürbilek, ‘Gezi’ hakkındaki açık kanaatlerini yazmaktan sakınmıyor. “Cumhuriyetin yüzyıllık madde-mana formülündeki hesap dışı şeydi Gezi. Seksen küsur yıl sonra Fatih-Harbiye’ye verilmiş bir cevap… “Taksim’den büyük Kazlıçeşme var, demişti Başbakan. Yanlış Yorum: Fatih Harbiye yarığının açıldığı değil. Bir süreliğine kapandığı andı Gezi. Bir imkânın ufukta yanıp söndüğü an.” “Yazı Neyi Kurtarır?” sorusunun sorulduğu Orpheus Çıkmazı adlı bölüm tam anlamıyla entelektüel bir sorgulamaya odaklanıyor. J.M. Coetzee’nin “Petersburg’lu Usta” romanı üzerinden yazarın ve edebi metnin vicdan ve pratik karşılığını, karşıt görüşleri yan yana yazarak anlamaya çabalıyor. Bu bağlamda Adorno’nun o çok konuşulan “Auschwitz‘ten sonra şiir yazmak da barbarlıktır” sözünü tartışmanın merkezine koyarak edebiyatın neyi geri getirip neyi savuşturduğu ve bunu yaparken ya da umursamazken nasıl bir utançla boğuştuğunu soruyor. Karartılmış delilleriyle edebi metinlerde Sessizin Payı’na düşeni, oldukça zihin açıcı paradigmalar eşliğinde tartan Nurdan Gürbilek’in okuru doyurmak ve bunu tadında bırakmak gibi bir olgunluğa sahip olduğunu düşündürten kitap, altı çizik çizik edilmeden geçilecek gibi değil. (MadesaM)

Oldukça bilge bir kitap. Bir yandan okurken bir yandan da araştırma yapmaya mecbur bırakıyor sizi. Susmuş veya susturulmuş ya da geçiştirilmiş birçok insana dikkat çeker. Sorduğumuz ama cevabını bulamadığımız konulara değinir. Kendi yaklaşımıyla cevaplar da verir bu sorulara. Bu sebeple çok okunası altı çizilesi bir kitap. Keyifli okumalar.. (Ebru)

--reklam--

Sessizin Payı PDF indirme linki var mı?

--reklam--

Nurdan Gürbilek - Sessizin Payı kitabı için internette en çok yapılan aramalardan birisi de Sessizin Payı PDF linkidir. İnternette ücretli olarak satılan çoğu kitabın PDFleri bulunmaktadır. Ancak bu PDF'leri yasal olmayan yollarla indirmek ve kullanmak hem yasalara hem de ahlaka aykırıdır. Yayın evlerinin sitesinden PDF satılıyorsa indirebilirsiniz.

Kitabın Yazarı Nurdan Gürbilek Kimdir?

Nurdan Gürbilek Boğaziçi Üniversitesi, İngiliz Dili ve Edebiyatı Bölümü'nü bitirdi ve aynı bölümde master yaptı. Akıntıya Karşı, Zemin, Defter ve Virgül dergilerinde yazdı. İlk kitabıVitrinde Yaşamak'ta 80'li yılların Türkiyesi'ndeki kültürel değişimi konu alır. Kitaplarında Türkçe edebiyat ürünlerini, Türkiye'nin yakın tarihinde öne çıkmış kültürel imgeleri, Türkçe edebiyata yön veren endişeleri, edebiyatın mağdurluk, incinmişlik ve dışlanmışlık hissiyle ilişkisini, ve yazarın özgünlük kaygısını inceledi. Edebiyat eleştirisinin toplumu anlamakta ne kadar önemli bir alan olduğunu kanıtlayan özgün bir eleştirel uslup geliştirdi. Metis Seçkileri dizisi için Walter Benjamin'in yazılarından Son Bakışta Aşk derlemesini hazırlamıştır.İki kitabında, Vitrinde Yaşamak ve Kötü Çocuk Türk'te yer alan denemelerinden yapılan bir derleme İngilizcede The New Cultural Climate in Turkey: Living in a Shop Window (Zed, 2010) başlığıyla yayımlandı. Eserlerinin edebiyatın bütününe deneme penceresinden bakan sorgulayıcı bakış açısı nedeniyle 2010 yılı Erdal Öz Edebiyat Ödülünü, Benden Önce Bir Başkası kitabıyla da 2011 Cevdet Kudret Edebiyat Ödülünü kazanmıştır.

(Yayınevi Sayfası)

--reklam--

Nurdan Gürbilek Kitapları - Eserleri

  • Vitrinde Yaşamak
  • İkinci Hayat
  • Sessizin Payı
  • Mağdurun Dili
  • Kötü Çocuk Türk
  • Ev Ödevi
  • Yer Değiştiren Gölge
  • Benden Önce Bir Başkası
  • Kör Ayna, Kayıp Şark

--reklam--

Nurdan Gürbilek Alıntıları - Sözleri

  • "Ne olurdu bazı sözleri hiç söylememiş olsaydım; ya da bazı şeyleri hiç söylememek için kesin kararlar almamış olsaydım... Kendime söyleyecek söz bırakmadım." (Ev Ödevi)
  • İdeolojiler, kinlerimize takılan maskelerdir. (Mağdurun Dili)
  • Ailen yanında değilse sıfırsın, yoksun, hiçkimsesin, hiç-bir şeysin. (İkinci Hayat)
  • Evet budur çiftkalplilik; aynı iç mekanda aynı anda birinin dediğini ötekinin reddedip fokurdayarak ayrı ayrı gagalak-gugalak gagalak sekmelerle konuşan iki ayrı papağan. Bir çift değerlilik; aynı deneyimin aynı anda karşıt duygular uyandırıyor olması. Her doğrunun ancak karşıtı tarafından sakatlanarak, geçersizliştirilerek bir yarım doğruya dönüşerek varolması; yürekler birkez çiftleşince her birinin ayrı ayrı yalana varıyor olması; bir "ne söylesem yalan" hali (Kör Ayna, Kayıp Şark)
  • Her yapıt yaşama verilmiş güçlü bir yanıt olmayı ister. İster istemesine de yanıt verildiğinde çoktan silinip gitmiştir soru. (Kör Ayna, Kayıp Şark)
  • Bazen insana ancak neyin yanlış olduğunu söylemek düşüyor. Doğrular varlıklarını ancak yanlışlarla birlikte, yanlışların içinde sürdürebiliyor. (Vitrinde Yaşamak)
  • Öyle bir kapı olmalı ki çalınca, insana hiçbir şey sormadan açsalar... (Mağdurun Dili)
  • AHMET HAMDİ TANPINAR'ın öğrencisidir Yusuf Atılgan; Edebiyat Fakültesi'nde okuduğu sırada onun derslerine devam etmiş­tir. Tanpınar'a olan borcunu şöyle dile getirir sonradan: "... en büyük şansım üç yıl Ahmet Hamdi Tanpmar’ın öğrencisi olmam. Örneğin Recaizade'den Proust’a, Gide'e, iyi müziğe atlayarak anlattığı derslerin ve ara sıra özel konuşmalarımızın yazarlık mizacımda büyük etkisi olduğuna inanıyorum.” (Yer Değiştiren Gölge)
  • Cemil Meriç'i düşünüyorum. Kendini aynı anda hem "prens" hem "parya", hem "dâhi" hem "fırsat yoksulu", hem "düşünce fatihi" hem "tekmelenen köpek", hem "şövalye" hem "kapıcıdan aşağı" olarak tarif ederken, kendi ifadesiyle bir "Dosto" romanından çıkmış gibi: "Ben dünyaya gelişiyle gelmeyişi arasında hiçbir fark olmayan fanilerden biri miyim?" diye sorarken, kendini başkalarından daha soylu, daha bilgili, daha kültürlü, ama buna rağmen daha ezik hisseden yeraltı adamının yazgısını "bu ülke"de bir kez daha tekrarlamaktan öteye geçemiyor. Böyle zor anlarda, Oğuz Atay'ın yarı ciddi yarı şaka müdahalelerini ciddiye almakta yarar var. Yalnızca Dostoyevski'den sonra Dostoyevski gibi yazılamayacağına işaret ettiği için değil. Aynı zamanda Dostoyevski problemlerinin iyice ağırlaştırdığı havayı, Dostoyevski'de pek bulunmayan bir mizah duygusuyla dağıttığı için. (Benden Önce Bir Başkası)
  • "Uyandım. Uyanıyorum. Zihnin oyunu bitti. Şimdi kendi kapımdayım. Biraz sonra içeriye, oradan dünyaya gireceğim." (Yer Değiştiren Gölge)
  • "Yazı, kendini söyler, söylemediğini yok eder." Böyle diyordu Karasu, bir denemesinde: "Bir de, ara bir yol olarak, yok ettiklerinin bir bölüğünü sezdirebilir. Sezdirdikleri 'var' değildir ama 'yok' da değildir...'' (Yer Değiştiren Gölge)
  • "Her gün açıklanamayanlar biraz daha artıyor. Tarifi güç bir yorgunluk geliyor üstüme." (Ev Ödevi)
  • Tanzimat romanı bir ba­basızlığa, bir yetimliğe doğmuştur. Sorun, bu romanların çoğunun kahramanının yetim oğullar olmasından ibaret değildir. Romanın esas oğlanının ısrarla yetim oluşu, yabancı topraklarda tutunmaya çalışan bu türe özgü yapısal bir sorunun işaretidir aynı zamanda (Kötü Çocuk Türk)
  • Her yapıt yaşama verilmiş güçlü bir yanıt olmayı ister. İster istemesine de yanıt verildiğinde çoktan silinip gitmiştir soru. (Kör Ayna, Kayıp Şark)
  • "Ölmüş kuşakların geleneği" diyordu Marx, "yaşayanların üzerine bir kâbus gibi çöker. Yalnız tarihte değil, edebiyatta da böyle. Bu kâbusu Türkçede en iyi anlatan, çünkü bir kâbus gibi yaşayan yazarlardan biri Tanpınar'dı. Günlüğünde, kendinden önce yazılmış kitapları "kendine çevrilmiş bir silah" olarak algılamaktan bir türlü vazgeçemediğini yazar. Baudelaire'den, Valery'den, Proust'tan, Yahya Kemal'den sonra yazmanın onu durmadan "hazin mukayeseler"e sürüklediğinden, "korkunç mukayese arzuları" içinde yazdığından, kendine doğru çevrilmiş silahların gölgesinde kendini bir türlü varedemediğinden söz eder. (Benden Önce Bir Başkası)
  • İnsanlık önüne ancak çözebileceği sorunları koyarmış. (Vitrinde Yaşamak)
  • Kendini Valéry'yle kıyaslayacak kadar ciddiye alır; ama Valéry'nin Defterler'ini satın alacak, hatta bırakın onları bazen kâğıt alacak parası bile yoktur. Türk moderninde bir hamle yaptığını düşünüyordur; ama diğer yandan "orospu, borçlu ve perişan" olduğunu da görüyordur. Büyük bir esere imza atmak ister; ama maddi sıkıntıların kendisini küçülttüğünün, eşe dosta el açmak zorunda bıraktığının farkındadır. O kendisini bir estetik proje olarak yapayım derken, maddi koşullar onu bir dilenci, bir ricacı, bir "kiralık kafa" olarak kuruvermiştir. (Benden Önce Bir Başkası)
  • Kitaplarla ve onların yazarlarıyla birlikte yaşıyorum. Önsözlerle yaşıyorum. Hiçbir yazar şaşırtmıyor beni; çünkü hayatlarını sonuna kadar biliyorum. Gerçek dediğiniz dünyadaysa kimin ne yapacağı belli değil. Her gün şaşırtıyorlar beni. Yazarlarımla yaşamak daha kolay. (Benden Önce Bir Başkası)
  • "Bakışın çifte doğası: Kendimizi eksiksiz hissetmemiz için başkasının bizi görmesi gerekir; ama diğer yandan, etrafımızı saran gözler imparatorluğu bize her an gözaltında olduğumuzu söyler. İşte insanın bakışa aynı anda hem muhtaç hem de maruz kalıyor olması, hepimizin kendini şu ya da bu ölçüde içinde bulduğu bu çatışma mağdurun yazgısında tam anlamıyla bir yaraya dönüşmüştür." (Mağdurun Dili)
  • Bilinç, insanı hayatın dışına itecek; beceriksiz, tutul ve işlevsiz kılacaktır. (Yer Değiştiren Gölge)