Kitap Künyesi
Yazar: Erich Fromm
Çevirmen: Nalan İçten
Çevirmen: Yurdanur Salman
Orijinal Adı: The Heart Of Man Its Genius For Good And Evil
Yayın Evi: Payel Yayınları
İSBN: 9789753880190
Sayfa Sayısı: 143
--reklam--
Sevginin ve Şiddetin Kaynağı Ne Anlatıyor? Konusu, Ana Fikri, Özeti
Yaşam yaratmak, güçsüz insanda bulunmayan birtakım nitelikleri gerektirir. Yaşamı yoketmekse yalnızca bir tek niteliği -şiddete başvurmayı- gerektirir. Güçsüz insan, tabancası, bıçağı ya da kuvvetli bir bileği olduğu sürece başkalarının ya da kendisinin içindeki yaşamı yokederek onu aşabilir. Böylece, kendisini yadsıyan yaşamdan öç almış olur. Ödünleyici şiddet, güçsüzlükten doğan ve güçsüzlüğü ödünleyen bir şiddet türüdür. Yaratamayan bir insan, yok etmek ister, yaratırken, yok ederken salt bir yaratık olma rolünün ötesine geçer. Caligula'ya şunları söyletirken Camus, bu fikri özlü olarak dile getirmiştir: "Yaşıyorum, öldürüyorum, yok etmenin insanı kendinden geçiren gücünü yaşıyorum; bununla karşılaştırıldığında yaratmanın gücü çocuk oyuncağından başka bir şey değildir." Bu, sakatların, yaşamın kendilerinden insanca güçlerini olumlu bir biçimde ortaya dökme yetisini esirgediği kimselerin kullandığı şiddettir.
(Arka Kapak)
--reklam--
Sevginin ve Şiddetin Kaynağı Alıntıları - Sözleri
- Özgür insan ölümü, her şeyden az düşünür; onun bilgeliği, ölüme değil yaşama yoğunlaşmasından doğar
- Narsist kişi kadının kendisini sevmediğine inanmak istemeyecektir. Şöyle akıl yürütecektir: "Ben onu bu denli severken onun beni sevmemesi olanaksız." Ya da "O da beni sevmese ben onu bu denli çok sevemem." Sonra da kadının duygularına karşılık vermemesini şu varsayımlarla akla uydurmaya çalışacaktır: "Beni sevdiğinin bilincinde değil; kendi sevgisinin yokluğundan korkuyor; beni denemek, bana işkence etmek istiyor" —buna benzer daha bir sürü neden. Daha önceki örnekte de olduğu gibi burada önemli olan nokta narsist kişinin başka bir insanın içindeki gerçekliği kendisininkinden ayrı bir gerçeklik olarak kavrayamamasıdır.
- Biyolojik ve fizyolojik yapısı insanı öylesine güçlü cinsel dürtülerle donatmıştır ki homo mechanicus bile güçlü cinsel istekler duyar, bir kadını arzular. Ne var ki araç-insanın kadınlara ilgisinin gittikçe azaldığı kuşku götürmez. New Yorker dergisinde yayımlanan bir karikatürde bu, çok eğlenceli bir biçimde belirtilmiştir: Genç hanım müşterisine yeni bir parfümü satmaya çalışan satıcı kız şu sözleri kullanıyor: "Yeni bir spor arabanın koktuğu gibi kokuyor, efendim!" Gerçekten de günümüzde erkeklerin davranışlarını gözleyen birisi bunun yalnızca bir karikatür olmadığını anlayacaktır. Öyle görünüyor ki kadınlardan, sevgiden, doğadan, yiyeceklerden çok spor arabalardan, televizyon ve radyo alıcılarından, uzay yolculuklarından, her türlü araçtan hoşlanan erkeklerin sayısı oldukça kabarıktır; bu erkekler yaşam dolu şeylerden çok canlı olmayan, mekanik şeylerle uğraşmayı severler.
- Yaşam sevgisinin gelişmesi için gerekli koşulların arasında şunları sayacağım: Bebeklik sırasında başkalarıyla sıcak ve şefkat dolu ilişkiler; özgürlüğü tatma, tehditlerden uzak olma; içten uyum ve güç yaratan ilkelerin —öğütlerle değil de örneklerle— öğretilmesi; "yaşama sanatı"nı öğretecek bir önder; başkalarının yarattığı uyandırıcı etkiyle buna gösterilen canlı tepki; sonra gerçekten ilginç bir yaşama biçimi. Bunların tam karşıtı olan koşullar da, ölüm sevgisinin gelişmesine yol açar:
- Kişi tanrılaşmaya çalıştıkça kendini öteki insanlardan soyutlar; bu soyutlama onu daha da korkak yapar, herkes onun düşmanı olur; bunların sonucunda doğan korkuya dayanabilmek için kişi gücünü, acımasızlığını ve narsisizmini gittikçe artırır
- "O insanı aşağılamak, tutsak etmek asıl amaca giden yollardır; asıl amaçsa o insana acı çektirmektir; çünkü kendini savunma gücünü yitirmiş bir insan üzerinde ona zorla acı çektirmekten daha büyük bir egemenlik kurma yolu yoktur. Sadist dürtünün özünde, başka bir kişi (ya da öteki canlı varlıklar) üzerinde kesin egemenlik kurmanın getirdiği zevk yatar. "
- "Ölüm ülkesinde yaşarken yaşam ülkesinde yaşadığına inanan kişi, geri dönme olanağı bulamadığından yaşam açısından yitiktir artık."
- Ölümseverlik eğiliminin karşıtı "yaşamseverlik"tir; bu eğilimin özü, ölüm sevgisine karşılık yaşam sevgisidir
- İNSAN KURT MU, KUZU MU? Büyük Engizitörler ve diktatörler kendi düzenlerini oluştururken insanların kuzu olduğu fikrine dayanmışlardır. Dahası, insanların "kuzu" ya da "koyun" olduğu, bu nedenle kendileri adına karar verecek önderlere gereksinme duydukları inancı yüzünden önderler de şuna içten inanmışlardır: Kendileri, insanlara istediklerini verdiklerinde —acı olsa da— ahlaksal bir görevi yerine getirmekte, insanların omuzlarından sorumluluk ve özgürlük yükünü almaktadırlar.
- insan aslında kötü ve çürümüş müdür, yoksa iyi ve kusursuz kılınabilecek bir yaratık mıdır?
- "Yaratamayan insan yok etmek ister"
- Topluluk narsisizmini görebilmek bireysel narsisizmi görebilmekten daha zordur. Birisinin çıkıp da başkalarına şunları söylediğini düşünelim: "Ben (ve benim ailem) dünyanın en üstün insanlarıyız; bizden temiz, bizden zeki, bizden iyi, bizden dürüst insan yoktur, öteki insanların hepsi pis, aptal, ahlâksız ve sorumsuzdur." Pek çok kimse bu insanın kaba, dengesiz, giderek deli olduğunu düşünecektir. Oysa bağnaz bir konuşmacı, kitlenin karşısına çıkıp da "Ben" ve "benim ailem" yerine ulus (ya da ırk, din, siyasal parti vb.) koyarak bir konuşma yaparsa ülkesini, Tanrı'yı vb. seven bir insan olarak övülecek, değerli bulunacaktır. Öte yandan başka uluslardan ve başka dinlerden olanlar hor görüldükleri için böyle bir konuşmaya kızacaklardır. Yüceltilen topluluğun içinde her bireyin kişisel narsisizmi doğrulanacak, milyonlarca kişinin paylaştığı bu yargılar akla uygunmuş gibi görünecektir.
- “Ölüm ülkesinde yaşarken yaşam ülkesinde yaşadığına inanan kişi, geri dönme olanağı bulamadığından yaşam açısından yitiktir artık.”
- Gerçekten de iyiliği seçebilmek için farkında olmamız gerekir ama başka bir insanın acısına, başka bir insanın dostça bakışına, bir kuşun ötüşüne, otların yeşilliğine karşı duyarlılığımızı yitirmişsek, farkında olmanın da yararı olamaz, insan yaşama karşı ilgisini yitirmişse iyiliği seçebileceğini ummamalıdır artık. O zaman yüreği öylesine katılaşacaktır ki "yaşam"ın kendisi sona erecektir. Tüm insan ırkı, ya da insanların en güçlüleri bu duruma gelirse, insanlığın yaşamı en büyük umutlarla dolu olduğu bir anda yok olup gidecektir.
- İnsanlık için gerçek tehlike, olağanüstü güçlerin sıradan bir insanın eline geçmesidir.
--reklam--
Sevginin ve Şiddetin Kaynağı İncelemesi - Şahsi Yorumlar
"Bir kitap her şeyi altüst etmelidir. Okuru, okumadan evvelki halinde bırakan bir kitap, başarısız bir kitaptır." -Cioran- Sevgi ve Şiddetin Kaynağı, okuru altüst eden kitaplardan birisi. Okuru, okumadan evvelki halinde bırakmayan, kitap bittiğinde okuyana cevaplar yerine sorular bırakan başarılı bir kitap. Kitap, sevgi ve şiddetin kaynağı başlığı altında; şiddet ve türleri, ölüm ve yaşam sevgisi, narsisizm, kandaş ile cinsel ilişki bağlılıkları gibi alt bölümlerden oluşuyor. Kitabın büyük bölümünü şiddetin kaynağı ve narsisizm oluşturuyor. İnsanı diğer canlılardan ayıran en önemli özellik, kendisinin farkına varmasıdır. İnsan, hayvanlardan farklı olarak kendisini, geçmişini ve bir sonu olduğunu bilmektedir. Sonunda öleceğini bilerek yaşayan tek canlı insandır. Bir balık ya da leylek ölümün ne olduğunun farkında değildir mesela. İşte bu farkında olma durumu; insanı dünyadan kopuk, ölümden korkarak yaşayan bir yabancıya dönüştürmüştür. Freud da, kişideki saldırganlığın, şiddet eğiliminin sebebi olarak ölüm içgüdüsünü kabul etmekte, kişinin bilinçaltındaki ölüm içgüdüsü yüzünden kendilerini ve başkalarını incitme arzusu gösterdiğini söylemiştir. Peki şiddetin kaynağı nedir? Acaba insanın içinde Freud'un dediği gibi doğuştan gelen bir şiddet eğilimi, bir öldürme arzusu var mı? İnsan kurt olarak mı, yoksa kuzu olarak mı doğar? Doğuştan iyi doğup sonradan mı kötü olur? Ya da özünde kötü doğup sonradan mı iyileşir? İlk bölümden itibaren Fromm, okura bu soruları sorduruyor. Yani kesin cevap verdiği bir soru yok. Her bölüm başında konularla ilgi Freud'un görüşlerine yer verip ardından Marx'tan, kutsal dinlerden ve uzakdoğu öğretilerinden aynı veya farklı görüşlere değiniyor. Bölüm sonlarında ise bu görüşleri kendi görüşleri ile harmanlıyor. Fromm'a göre insan hem kuzu hem kurt. Freud'a göre insan, kuzu kılığına girmiş bir kurt, ki ben de Freud'dan yanayım. İncil'e göre kurt ama kuzu olmaya çalışmalı. Hinduizm, Budizm gibi öğretilere göre ise, insan kendisindeki kötülüğü bulmak için, kendisine yönelmeli. Dünyevi zevklerden uzaklaşmalı, nirvanaya ulaşmalı. Yani bazı görüşlere göre, her bebek yeni bir insan olarak doğar ve her şey sıfırdan kendisine yüklenir. Yaşadığı çevre, aile, kültür gibi etkenler ile kişi zamanla iyi veya kötüyü kendisi seçer. Başka bir görüş ise, her bebek atalarından kalma içgüdüleri ile doğar ve zaman içinde eğilimlerini değiştirebilir. Fromm'un değindiği bir başka konu ise şiddet çeşitleriydi. İlk insanlar yaşamlarını sürdürmek, karınlarını doyurmak ve kendilerini korumak için şiddet uyguluyor ve canlı öldürüyordu. Fromm buna "tepkisel şiddet" adını veriyor ve tepkisel şiddetin, şiddet türleri içinde en masumu olduğunu dile getiriyor. Yani tepkisel şiddet için nefsi müdafaa da diyebiliriz. Hayvanlardaki şiddet türü de tepkisel şiddettir. Bir hayvan yaşamını sürdürmek, karnını doyurmak ve tehlikelerden korunmak için şiddet uygular. Hiçbir hayvan zevk için bir canlı öldürmez. Mesela vahşi hayvanlar çevrelerindeki her canlıyı potansiyel bir tehlike gördüğü için saldırır ve bu da tepkisel bir şiddettir. O yüzden Fromm, hayvanların kötülük bilmediğini söylüyor. Buradan yola çıkarsak ilk insanlar da kötülük bilmiyordu. Onlar da yaşamını sürdürebilmek için şiddet uyguluyordu. Burada sorulması gereken soru ise, şu an doğan insanlar, hayvanlar gibi içgüdüsel olarak şiddet eğilimlerini devam ettiriyor mu? Fromm bu konu ile ilgili Hitler örneğini veriyor. Hitlerin milyonlarca Yahudi'nin ölümünün birinci sorumlusu olduğunu ifade ediyor. Sahi Hitler kaç Yahudi öldürdü? Hitler bir tane bile Yahudi öldürmedi. Milyonlarca Yahudi'yi binlerce Alman öldürdü. Öldüremeyenler de alkış tuttu. Kimisi alkışla, kimisi susarak, kimisi de gözlerini kapatarak Yahudileri öldürdü. Hitler şiddetin kaynağı gibi görünse de bundan beslenenler Alman halkıydı. Willhem Reich'in Dinle Küçük Adam kitabı genel olarak bu konu üzerine yazılmış bir kitap. Aynı şekilde Irak'taki Müslümanları Bush ya da Obama mı öldürdü? Onları öldüren Amerikan askerleri ve buna hiç ses çıkarmayan dünya vatandaşlarıydı. Peki bu insanların içinden gelen bu öldürme dürtüsü atalarımızdan bize miras kalmış olabilir mi? Bu sorunun cevabı okurun düşünme gücüne kalmış. Düşünmek de son zamanlarda kafamı kurcalayan bir konu aslında. Gerçekten düşünüyor muyuz? yazar/martin-heidegger'in kitap/dusunmek-ne-demektir--66601 kitabında insanların büyük çoğunluğunun düşünmediğini, düşündüklerini sandıklarının aslında aile ve çevreden öğrendikleri şeyler ve tekrarlar olduğunu söyler. Tekrar kitaba dönersek, insanlar uygarlaştıkça şiddetin türleri de değişti. İnsan zevki için şiddet uygular hale geldi. Tepkisel şiddet yıkım değil, bir tür korunmaydı ama günümüzde gösterilen şiddet ise yıkımdır. Fromm içimizdeki şiddetin ilk örneklerinin oyun ve eğlencelerde ortaya çıktığını söylüyor. Oyunlarda rakibi yenmek, üzmek bir şekilde kazanan kişiye haz veriyor. Karşımızdakinin mağlup olması bizi eğlendiriyor. Fromm bu yorumu, günümüzde oynanan oyunları görmeden yapmıştı üstelik. Şu an çocukların ve gençlerin oynadığı birçok bilgisayar oyunu şiddete ve öldürmeye dayalı. Oynayan kişi, oyunda olsa karşısındakini öldürmekten haz alıyor. Acaba bu haz atalarımızdan mı kaldı? Bence kaldı, sizce? Kitapta ayrıca ölümseverlik ve yaşamseverlik ile ilgili kısımlar da ilgi çekiciydi. Burada ölümseverlik ile ilgili verdiği bir örnek ise şaşırtıcıydı. Öldürme gücü ya da olanağı bulamayıp ölüm sevgilerini daha zararsız bir şekilde besleyen insanlara örnek olarak sürekli çocuğunun başarısızlıklarından bahseden, geleceği konusunda karamsar düşüncelerini dile getiren anneden bahseden Fromm, anne çocuğunun yaşam sevincini, büyümeye duyduğu inancı yavaş yavaş öldürür ve sonunda çocuğuna kendi ölüm severlik eğilimini aşılar, diyor. Ya da hiçbir suçu olmamasına rağmen ailesi tarafından sevilmeyen Kabil'in kardeşini kıskanıp öldürmesi de ölümseverliktir. Araştırmalar ailelerin ilk çocuklarındaki davranış değişikliği ve psikolojik bozukluklarının asıl sebebinin kardeş kıskançlığı olduğunu söylüyor. Eskiden olsa Kabil gibi öldürürdük ama şimdi öldüremiyoruz da farklı şekilde tepkiler ortaya koyuyoruz. Kitapta çokça bahsedilen bir konuda narsisizmdi. Fromm bu bölümde de sürekli Freud'un görüşlerine yer veriyor ve Freud haricinde psikanalizcilerin narsisizmden bahsetmediğini söylüyor. Narsisizm kelimesi adını ünlü Yunan Mitoloji kahramanı Narkissos'tan alır. Hikayeyi az çok herkes bilir. Yakışıklılığı dillere destan olan Narkissos kendisine aşık olan kimseyi beğenmez. Hatta derede kendi yansımasını görür ve kendi yüzüne hayran kalır. yazar/oscar-wilde'in kitap/dorian-grayin-portresi--117254 de narsisizm üzerine yazılmış güzel bir romandır. Hatta narsisizm adını bir çiçeğe bile vermiş: Nergiz. Narsisizm, kısaca kişinin kendi bedensel ve zihinsel benliğine hayran olması anlamına gelir. Her insan kendini az çok beğenir. Hatta faydalı narsisizm de vardır. Yani azı karar, çoğu zarar durumu burada da karşımıza çıkıyor. Atalarımız "Kendini beğenmeyen çatlar" derken farkında olmadan, Freud'dan çok önce psikanalize giriş yapmışlar bile. Narsisizm ile ilgili birçok örnek vardı ama bana göre en can yakanı anne-bebek ilişkisinin anlatıldığı kısımdı. Bizler çocuklarımızı karşılıksız mı severiz? Yoksa onlar bizim bir parçamız olduğu için, onlarda kendimizi gördüğümüz için mi severiz? Bu narsisistik bir sevgi midir? Kitapta en çok ilgimi çeken kısım ise bireysel narsisizmden farklı olarak toplumsal narsisizm anlatıldığı bölümlerdi. Fromm'a göre toplumsal narsisizmi görmek, bireysel narsisizmi görmekten zordur. Şu alıntı aslında bölümün özetiydi: "Birisinin çıkıp da başkalarına şunları söylediğini düşünelim: "Ben (ve benim ailem) dünyanın en üstün insanlarıyız; bizden temiz, bizden zeki, bizden iyi, bizden dürüst insan yoktur, öteki insanların hepsi pis, aptal, ahlâksız ve sorumsuzdur." Pek çok kimse bu insanın kaba, dengesiz, giderek deli olduğunu düşünecektir. Oysa bağnaz bir konuşmacı, kitlenin karşısına çıkıp da "Ben" ve "benim ailem" yerine ulus (ya da ırk, din, siyasal parti vb.) koyarak bir konuşma yaparsa ülkesini, Tanrı'yı vb. seven bir insan olarak övülecek, değerli bulunacaktır. Öte yandan başka uluslardan ve başka dinlerden olanlar hor görüldükleri için böyle bir konuşmaya kızacaklardır. Yüceltilen topluluğun içinde her bireyin kişisel narsisizmi doğrulanacak, milyonlarca kişinin paylaştığı bu yargılar akla uygunmuş gibi görünecektir." ( Sayfa 81) "Savaşçı düşmanını ararken kendi benzerleriyle karşılaşır," diyor yazar/Arno-Gruen kitap/icimizdeki-yabanci--86934 kitabında. Kitabın adından da anlaşılacağı üzere içimizde tanımadığımız bir ben var. Biraz ona yönelsek kendimizi ve dahası insanı daha iyi anlayabiliriz. Bozuk olduğumuzu bilirsek kendimizi düzeltmeye çalışırız. Peki iyi olmak için ne yapmalıyız? Kötü olduğumuzu kabullenmeliyiz. İnsan kendisini yargılayabilmeli ki başkalarını kolay yargılamasın. Önce kendi içine bakmalı ki dışarıyı anlayabilsin. Kendinin mükemmel olmadığını bilen insan başkalarının eksikliklerini de kabullenir. Böylece horgörünün yerini hoşgörü alabilir. Fromm mutlaka okunmalı. (Mustafa A.)
İNSAN KURT MU KUZU MU?: İkisi de... ama masum kuzular olarak görülmeyi seviyorlar! İnsanın kalbini analiz etmek için kullanılan metafizik ve psikolojik bakış açılarının birleşimi çok ilginç bir okumaya dönüştü. Giderek daha fazla hemfikir olduğum kavramlardan biri, bu kitaba eşlik eden Sevme Sanatı'nı okumanızı tavsiye ederim. Bu kitap, insan "kötülüğü"ne yarı akademik bir bakış açısıdır. İnsanlığa karşı suçlara odaklanarak, insanları başkalarına karşı korkunç suçlar işlemeye iten şeylere odaklanır. Bu kitabı sevdim çünkü mevcut soykırımı/işkenceyi/savaşı/ vs vs neden olan eksikliği bir bakış atıyor... İyi okumalar (Filozof mazikeen.)
Erich Fromm insanın özü, farklı şiddet biçimleri, ölüm ve yaşam sevgisi, özgürlük, kandaşla cinsel ilişki, narsisizm gibi kavramları incelemiş Sevgi ve Şiddetin Kaynağı isimli eserinde. Kitap altı bölüme ayrılmış; İnsan - Kurt mu Kuzu mu?, Değişik Şiddet Biçimleri, Ölüm Sevgisi Yaşam Sevgisi, Bireysel ve Toplumsal Narsisizm, Kandaşla Cinsel İlişki Bağlılıkları, Özgürlük Gerekircilik Seçenekçilik. İlk bölümde kötülüğün insana özgü bir tutum olduğunu 'İnsanın insanlık yükünden kurtulma yolunda giriştiği trajik çabada kendisini yitirmesidir.' cümlesi çerçevesinde açıklıyor. Tamamen insana özgü olduğunu ve yaşama karşı en büyük olumsuzluğu teşkil ettiğini örneklendiriyor. İkinci bölümde aslında şiddetin kaynağının sevgi olduğunu anlatmış; sevgiden yoksun bir çocukluk geçirmiş kişi ile fazla sevgi içinde yetişmiş bir kişi aynı ölçüde şiddete meyillidir hatta belki çokça sevgi görmüş kişide bu eğilim daha fazla gözlemlenebilir. Erich Fromm sevgiyi hastalıklı bir duygu olarak betimlemiş, özellikle yoğun gösterildiğinde etrafındaki her şeyi yok ettiğini Hitler'i örnek göstererek açıklamış. Akla, sevgiye ve özgürlüğe tehlike olan bu tutumun yaşama karşı ölüm sevgisini oluşturduğunu da üçüncü bölümde inceliyor. Her insanda çözülemeyecek kadar küçük de olsa narsist bir yan bulunduğunu ve insanın ve toplumun bu narsist duygudan arınmadan olgunlaşamayacağını dördüncü bölümde, canlı olmayana dönmek için girişilen kandaşlar arası cinsel ilişki bağıyla birlikte yaşama çabasını, insanın yaşama düşman olacak ve kendi benliğinin hapishanesinden kurtulamayacağını cehennemde yaşamayla bir tutarak beşinci bölümde inceliyor. Son olarak ve bence en etlileyici bölüm özgürlüklerimizle ilgili olan bölümdü. Burada Spinoza, Marx ve Freud'un çalışmalarından, görüşlerinden ve alıntılarından bolca faydalanmış yazar. Kısaca; insan iyiliğe ve kötülüğe yatkınlık arasında belli bir denge oluşturuyorsa seçmekte özgürdür ama bu noktada farkında olma yeteneğinden yararlanması gerekliliğini; 'İnsan, içinde bulunduğu durumların belirlediği seçenekler arasında seçme yapmakta özgürdür.' cümlesiyle açıklıyor. Ancak yüreği yatkınlıklar arasındaki dengeyi sarsacak kadar katılaşmışsa seçmekte özgür değildir artık. İnsan özgürlüğünde ilk kararı verirken, kararının önemini kavramışsa gideceği yolu seçmekte özgür olabilir görüşünde yazar. Yani esasında çoğumuzun özgür olmadığını söylerek koyuyor noktayı kitabına. Şu anda yaşadığımız sosyolojik, psikolojik, siyasi durumları günlük dilde anlatan ve farklı bakış açıları edinmemize yardımcı olacak, akıcı okunan, tekrar okunabilecek güncel bir eser. Okuyan herkes muhakkak faydalanacaktır. (Ekin)
--reklam--
Sevginin ve Şiddetin Kaynağı PDF indirme linki var mı?
--reklam--
Erich Fromm - Sevginin ve Şiddetin Kaynağı kitabı için internette en çok yapılan aramalardan birisi de Sevginin ve Şiddetin Kaynağı PDF linkidir. İnternette ücretli olarak satılan çoğu kitabın PDFleri bulunmaktadır. Ancak bu PDF'leri yasal olmayan yollarla indirmek ve kullanmak hem yasalara hem de ahlaka aykırıdır. Yayın evlerinin sitesinden PDF satılıyorsa indirebilirsiniz.
Kitabın Yazarı Erich Fromm Kimdir?
Erich Fromm (23 Mart 1900, Frankfurt - 18 Mart 1980), Musevi kökenli Almanya doğumlu Amerikalı ünlü bir psikanalist ve sosyologdur. Ruh bilimine Marksist - Sosyalist ve insancıl yaklaşımın en önemli temsilcilerindendir.
Hayatı
Heidelberg ve Münih Üniversiteleri'nde toplum bilim ve psikanaliz eğitimleri gördü. 1922 yılında Heidelberg Üniversitesi'nde doktora öğrenimini tamamladı. Münih'te ruh hekimliği ve ruh bilim üzerine ek incelemeler yaptıktan sonra, Berlin Psikanaliz Enstitüsü'nde eğitim gördü ve 1931 yılında mezun oldu.
30'lu yılların başlarında Almanya'da Nazi hareketinin güçlemesi nedeni ile İsviçre'nin Cenevre şehrine yerleşti. 1933 yılında Chicago Ruh çözümleme Enstitüsü'nden aldığı davet üzerine Amerika Birleşik Devletleri'ne gitti. 1934 yılında , 1938'e kadar kadrosunda bir uzman olarak görev aldığı Frankfurt Toplumsal Araştırma Enstitüsü ile birlikte New York'a taşındı. Özel çalışmalarını sürdürdü ve Columbia Üniversitesi'nde öğretim görevlisi olarak çalıştı.
1946 yılında William Alonson White Ruh Hekimliği , Ruh Çözümleme ve Ruh Bilim Enstitüsü'nün kurucuları arasında yer aldı. Yale Üniversitesi , New York Üniversitesi Bennington Koleji , Michigan Eyalet Üniversitesi'nde öğretim görevlisi olarak çalıştı.
1949 yılında Meksika Ulusal Özerk Üniversitesi'nden gelen bir profesörlük önerisini kabul etti ve tıp fakültesi lisansüstü bölümünde ruh çözümleme şubesini kurdu , 1965 yılında emekli olana kadar orada çalıştı.
Emeklilik yıllarını geçirdiği 1980 yılında İsviçre'de öldü.
Marxist ve sosyalist , insancıl dünya görüşünü benimseyen Fromm , batı kapitalizmi ve SSCB komünizmini reddetmiştir.
Biyofili hipotezine olan katkıları, evrimsel psikoloji konusundaki araştırmalara temel sağlamıştır.
Erich Fromm'un çalışmaları birçok dile çevrilmiştir.
--reklam--
Erich Fromm Kitapları - Eserleri
- Kendini Savunan İnsan
- Sahip Olmak ya da Olmak
- Sevme Sanatı
- Özgürlükten Kaçış
- Barışın Tekniği ve Stratejisi
- İnsandaki Yıkıcılığın Kökenleri
- İnsandaki Yıkıcılığın Kökenleri (İkinci Kitap)
- Freud Düşüncesinin Büyüklüğü ve Sınırları
- Hayatı Sevmek
- Sağlıklı Toplum
- İtaatsizlik Üzerine
- Özgürlük Korkusu
- Sevginin ve Şiddetin Kaynağı
- Umut Devrimi
- Psikanaliz ve Din
- Psikanalizin Bunalımı
- Psikanaliz ve Zen Budizm
- Rüyalar, Masallar, Mitler
- Çağımızın Özgürlük Sorunu
- Marx'ın İnsan Anlayışı
- Yaşama Sanatı
- Yanılsama Zinciri
- Yeni Bir İnsan Yeni Bir Toplum
- Erdem ve Mutluluk
- Cinsellik ve Cinsel Sapmalar
- Tanrılar Gibi Olacaksınız
- Olma Sanatı
- Sigmund Freud’un Misyonu
- İsa Dogması
- İnsan Bilgisi ve Hümanist Planlama
- Çağdaş Toplumların Geleceği
- Psikanalize Yeni Bir Bakış
- Toplumsal Bilinçaltının Araştırılması
- Dinleme Sanatı
- Anaerkil Toplum ve Kadın Hakları
- İnsan Olmak Üzerine
- Çağımızda Kişilik Sorunu
- İnsanlık Başarabilecek mi?
- Die Kunst des Liebens
- Kendini Savunan İnsan - Ahlak Felsefesinin Psikolojisine İlişkin Bir Araştırma
- Psixoanaliz ve Din
- Liebe, Sexualität und Matriarchat
--reklam--
Erich Fromm Alıntıları - Sözleri
- Ama eğer yaşamıyorsam nasıl erdemli olabilirim? Ve eğer hiçbir şeyin bilincinde değilsem nasıl iyi bir törelbilincim olabiillir? (Yeni Bir İnsan Yeni Bir Toplum)
- Peygamber hakikati vahiy eder, Lao-tse ve Buda da böyle yapmıştı. Ancak peygamber aynı zamanda siyasal bir liderdir, siyasal eylem ve sosyal adaletle çok yakından ilgilenmektedir. (Tanrılar Gibi Olacaksınız)
- "... anaerkil ilke; hayat, birlik ve huzurdur... anaerkilliğin ilkesi evrenselliktir." (Anaerkil Toplum ve Kadın Hakları)
- Cinsel sevgi iki kişilik yalnızlıktır. Oysa sevdiği kişide insan tüm insanlığı, yaşayan ne varsa hepsini sever. (Sevme Sanatı)
- Verilen şey yitirilmez, tam tersine sıkı sıkıya tutulan şeylerdir biten ve yok olanlar. (Sahip Olmak ya da Olmak)
- İnsanlar yeni tanıştıkları kişiler hakkında ilk anda çoğunlukla doğru olan görüşler elde ederler ve o esnada oluşan karmaşık bireysel işleyişlerin de hiç farkına varmazlar. (Rüyalar, Masallar, Mitler)
- Bugüne değin herhangi bir sıradan insandan bile daha az sevme yeteneğine sahipmiş gibi görünüyordun. Bu aşk nasıl olabiliyor? Madem bu kadar aşıksın, kadının fikirleriyle çelişen ilkelerinden neden vazgeçmiyor, fedakarlık yapmıyorsun? Neden daima kendinden ve kendi kaderinden söz ediyor, ama sevdiğin kadının duygularına pek aldırmıyorsun? (Yanılsama Zinciri)
- "Bütün dünyayı yargılayan adil olmalı." (Tanrılar Gibi Olacaksınız)
- Yoksa zihinsel olarak 20.yüzyılda ama duygusal olarak taş devrinde mi yaşıyoruz? (İnsan Olmak Üzerine)
- Erkek kibri neler yapabileceğini, hiçbir zaman başarısız olmayacağını gösterir. Buna karşı kadınlara özgü kibir esas olarak cezp etme ve kendi kendine cazip olduğunu kanıtlama ihtiyacından kaynaklanmaktadır. (İsa Dogması)
- Biz neden her ay yeniden âşık olmuyoruz ? Çünkü her ayrılıkta , yüreğimizden bir parça da birlikte ayrılıp gidiyor . Biz neden herkesle arkadaş olmuyoruz ? Çünkü onun kaybı ve mutsuzluğu da bizi derinden etkileyecektir . (Sigmund Freud’un Misyonu)
- “karakter insanın kaderidir”. (Çağımızın Özgürlük Sorunu)
- Özgür insan ölümü, her şeyden az düşünür; onun bilgeliği, ölüme değil yaşama yoğunlaşmasından doğar (Sevginin ve Şiddetin Kaynağı)
- Insan bir nesneye dönüştürülüp nesne gibi yönetildiğinde onun yöneticileri de nesne haline gelir; nesnelerin iradesi yoktur, vizyonu yoktur, planı yoktur. (İnsanlık Başarabilecek mi?)
- ... canlı bir varlığı acıya tahammül etmeye zorlamaktan daha büyük bir güç gösterisi yoktur. (Cinsellik ve Cinsel Sapmalar)
- İnsan nesnelliğini ne ölçüde geliştirirse, gerçeklikle ne ölçüde ilişki kurabilirse, ne denli olgunlaşırsa, içinde rahat edebileceği insancıl bir dünya yaratmaya o denli yaklaşmış olur. (Sağlıklı Toplum)
- “Geçmişe yönelik tutum minnettarlık, âna yönelik tutum hizmet, geleceğe yönelik tutum sorumluluk olmalıdır. Zen’de yaşamak … yolunuza çıkan her şeyi ekonomik ve ahlaki açıdan eksiksiz kullanmak demektir. Zen’in amacı … eksiksiz bir emniyet ve korkusuzluğa erişmek, esaretten özgürlüğe ilerlemektir. Zen … akıl değil karakter meselesidir, bu da Zen’in yaşamın ilk prensibi olarak iradeden doğması demektir.” (Psikanaliz ve Zen Budizm)
- Artık yabancılaşma yalnızca el emeği ile çalışan insanlarda görülmüyor; yabancılaşma memurlar, pazarlamacılar ya da profesyonel yöneticiler arasında bile hızla yayılıyor. Hatta bunlar belki de basit bir ustabaşından daha çok yabancılaşmış insanlardır. Çünkü bir ustabaşının emeği, yine de beceri, güvenilirlik ve benzeri kişisel özelliklere bağlıdır. Yetenekli bir ustabaşı; kişiliğini, gülümseyişini ve kendi fikirlerini, demin saydığımız insanların aksine, iş sözleşmeleri nedeniyle satmak durumunda değildir. Öte yandan, insanları ve toplumsal değerleri (simgeleri) etkileyip bunları yönlendirmekle görevli kişiler, kendilerini işverenlerine yalnızca becerileri için satmaz. Ayrıca onlardan uyumlu ve "istenilen kişilik tipi"ni taşımaları, rahat yönlendirilip etkilenebilir olmaları da beklenir. İşte bunlara, "örgütlenmiş (organize edilmiş) insanlar" diyoruz. Bu insanların kendilerine özgü belirli bir idealleri yoktur; idealleri, çalıştıkları şirketlerin çıkarları ve idealleri ile aynı olmuştur. Günümüzde bir el emekçisi ile bir masa başı emekçisinin (çalışanının) tüketim kalıp ve davranışlarında bir benzerlik görülmektedir. Çünkü bu insanların hepsi tek bir arzuyla yanıp tutuşmaktadır. O da, daha yeni eşyalara ya da piyasaya çıkan en son şeylere sahip olmak ve bunları kullanıp tüketmek arzusudur. Bu insanlar; edilgen, kabul edici ve tüketicidir. Onlar, yapay olarak yaratılan ihtiyaçlarını tatmin eden eşyaların buyundurukları altına girmiş olan güçsüz insanlardır. (Marx'ın İnsan Anlayışı)
- Ve ilerleyen yaşımızla beraber, hayret etme yeteneğimiz de giderek azalır. Genelde önem verdiğimiz husus, her zaman en doğru cevabı vermektir. Ama doğru soruları sormayı bilmek, sanki daha az önemsizmiş gibi gelir bize. (Rüyalar, Masallar, Mitler)
- " Çoğa sahip olabilen değil de, çok şey olabilen insan, bütünüyle gelişmiş ve gerçekten beşeri olan insandır." (Çağımızda Kişilik Sorunu)
Yorumlar
0 yorumYorum yazmak için tam sürüme geçin