Kitap Künyesi

Yazar: Hannah Arendt

Çevirmen: Bülent Peker

Orijinal Adı: On Violence

Yayın Evi: İletişim

İSBN: 9789754706291

Sayfa Sayısı: 104

--reklam--

Şiddet Üzerine Ne Anlatıyor? Konusu, Ana Fikri, Özeti

Hannah Arendt, en çok tartışılmış kitaplarından biri olan Şiddet Üzerine’de, şiddet ile “söz”ün imkansız birlikteliğinden söz ediyor; savaş ile devrim’i şiddet olgusu üzerinden kıyaslıyor; bir “devrim aracı”, değişim aracı, politika aracı ve doğrudan iktidar aracı olarak şiddet’in anlamını sorguluyor: “Şiddetle değişen bir dünya, ancak daha çok şiddetin varolduğu bir dünya olur.”

--reklam--

Şiddet Üzerine Alıntıları - Sözleri

  • Bireysel kuvvetin niteliği olan bağımsızlığa karşı olmak, bir grubun ve onun iktidarının doğasında vardır.
  • Otoriteyi korumak için, kişi ya da makama duyulan saygıyı ayakta tutmak gerekir. Dolayısıyla otoritenin en büyük düşmanı ve onu zayıflatmanın en kesin yolu, kahkahadır...
  • “Eğilmeye ne kadar elverişliyse insan, o ölçüde becerir boyun eğmesini…”
  • " İnsanın kendine saygısını yitirmeden aç kalması , kölelikte yediği ekmekten daha yeğdir"
  • Otoriteyi korumak için kişi ya da makama duyulan saygıyı ayakta tutmak gerekir Dolayısıyla Otoritenin en büyük düşmanı ve onu zayıflatmanın en kesin yolu kahkahadır
  • “Mükemmelleşebilir canlılar olarak doğduk ve asla mükemmel olamayacağız.”
  • Bir Avrupalıyı öldürmek, bir taşla iki kuş vurmaktır....Geriye kalan, ölü bir adamla özgür bir adamdır.
  • Ama üniversiteler, ancak toplumda iktidarın son sözü söylemediği yer olarak kaldığı sürece öğrenciler için bir temel olarak kalmaya devam eder.

--reklam--

Şiddet Üzerine İncelemesi - Şahsi Yorumlar

İktidar ve şiddet ilişkisini birçok ağızdan örneklendirmiş olması güzel. Felsefecilerin aforizmalarını ve yaptıkları metaforları seviyorum...ama hepsi bu. İlgilisi için şüphesiz güzel bir eser. (valkyrie)

Belirtmeliyim ki, bana göre bu tarz kitaplarda spoiler diye bir şey yoktur. Spoiler olsa olsa filmlerde, romanlarda vs. olabilir. Buna itiraz eden biriyseniz incelemeyi okumamanız konusunda sizi baştan uyarmak isterim. Normalde yurtdışında adeta bir gelenek haline gelmiş sözlük alışkanlıkları ülkemizde maalesef yaygınlık kazanmamıştır, en azından felsefe söz konusu olduğunda. Normalde her filozofun kavramları tanımlayışı farklıdır. Bu yüzden her filozofu anlamak için önce o filozofun hangi kavramdan ne anladığını bilmek gerekir. Yani Arendt için politika nedir, iktidar ne demektir, animal laborans, homo faber nedir gibi soruların cevaplarını bir kılavuz olmadan öğrenmeniz çok zordur. Bildiğim Türkçe filozof sözlüklerinden bir tanesi "Descartes Sözlüğü"dür. İlgilenen göz atabilir. Bu eksikliğin farkında olarak ve Arendt'in de ülkemizde pek bilinen bir filozof olmamasından dolayı, bu incelemedeki kimi açıklamaların, Arendt'in başka eserlerindeki görüşleriyle de desteklenerek açıklanacağını belirtmek isterim. Arendt bu eserinde iktidar, zor, kuvvet, otorite ve şiddetin aynı işlevi gördükleri için eşanlamlıymış gibi kullanıldıklarını söyler. Buradan hareketle bunların tek tek açıklamalarını yaparak aralarındaki ayrımlardan bahseder. Böylelikle şiddet ile iktidarın aslında aynı şeyler olmadıklarını, tam tersine birbirlerinin zıttı şeyler olduklarını savunur. Bu bağlamda bir kişinin iktidarda olması demek; bir grup insan tarafından desteklenmesi ve onlara vekaleten eylemde bulunması demektir. Dolayısıyla iktidardaki kişi halkın desteğini yitirdiğinde, iktidarını da yitirmiş olur. Türkiye'deki iktidar anlayışından hayli farklıdır Arendt'in argümanları ve tanımları; daha çok çağdaş ve modern dünya olarak tanımlanan "Batı"nın gerçekleştirmeye çabaladığı ve büyük ölçüde de sağladığı bir anlayıştır onunkisi. Burada "kamusal alan" devreye giriyor. Bu, herkesin özgürce düşüncesini beyan ettiği, insanların konuşarak, yani eyleyerek görünür olduğu, eylemi şiddet içermediği sürece kimsenin cezalandırılmadığı ya da soruşturmaya maruz kalmadığı, farklılıkların var olduğu ancak tam bir eşitliğin sağlandığı, insanların nezaket çerçevesinde birbiriyle iletişim kurduğu ... bir alandır. Bu alandaki nezaketin "estetik iyi" ile karıştırılmaması konusunda da uyarır Arendt. Yani birisi size kötü davranırken ona iyi davranmak ya da gülümsemek, nezaket olarak değerlendirilemez. Nezaket, karşınızdakinin de sizin eşitiniz olduğunu kabul edip ona göre davranmanızdır. Kamusal alan sayesinde insanlar görünür olur yani insan olur. Bu alanda bazıları diğerlerinden daha farklı olacaklardır elbette. Bu farklılık, savunduğu görüşü daha iyi dile getirebilmeye ve kendisi gibi düşünenleri daha iyi savunmaya dayalıdır. Bu bakımdan bir üstünlüğe sebebiyet vermez. Totaliter koşullar altında herkes tek tipleştiği için, kamusal alanda elbette farklılıklar olacaktır, ki zaten kamusal alanın temel koşullarından biri de budur. Arendt, bu alandaki eşitlik içerisinden sıyrılmayı "excellence", yani mükemmeliyet olarak niteler. Dolayısıyla bu farklılığa sahip kişiler mükemmel kişilerdir. Bu mükemmel kişiler, kamusal alanda çeşitli gruplaşmalar, yani politik partiler oluştururlar. Siyasi demiyorum çünkü, her ne kadar politika ile siyaset eş anlamlı olsalar da kökensel olarak birbirlerinden ayrılırlar. Yani politika kökensel olarak "polis"ten türemiştir; oysa siyaset, seyis'likten. Seyis, bir "at" bakıcısı, tımarcısıdır. Seyis'in Siyasetçi olduğu yerde, halk da doğal olarak "at" olacaktır. Dolayısıyla nasıl ki seyis'in iddiası, at için en iyisini bilmek, onun bakım'ından sorumlu olmak, yemini, suyunu verip sırtına binmek ise -çünkü at kendisi için iyi olanı bilmiyordur ve bu iyiyi gerçekleştirecek beceriden yoksundur (kabul edilsin ya da edilmesin böyle bir bakış açısına dayanır)- siyasetçi de kendisi için iyinin ne olduğunu bilmeyen halkın iyiliği için uğraşan ve yeri geldiğinde de sırtına binmesi gayet doğal karşılanabilecek birisidir. Oysa polis Antik Yunan'a dayanır ve Yunanlıların övündükleri en önemli ayrıcalıkları -isonomia, isegoria ve isokratia'ya dayanan- demokrasi anlayışlarıdır. Bu üç kavram eşitlik temeline dayanır ve günümüz parlamentolarındaki kürsü dokunulmazlığı, eşit sürede konuşma hakkı, adil katılım hakkı ve yöneticileri denetleme haklarına denk gelir. Diğer bir deyişle düşünce ve ifade özgürlüğü, eşit sürede konuşma hakkı ve yasalar önünde eşitlik ve yasaların yurttaşlara açıklığıdır, yani şeffaflıktır. Günümüz kamusal alan tabirinin temelini de zaten bu anlayış oluşturur. -Habermas'taki iletişimsel eylem modeli ile karşılaştırılabilir-. Toparlayacak olursak, insanlar herkesi ilgilendiren, ortak meseleleri kamusal alanda dile getirip tartışırlar, bu meselelere dair çözüm yollarını ararlar, bu alanda tartışmaların içeriği ve geçerliliği kendi aralarında ve yasalara dayalı olarak gerçekleştirilir. Yasalar, kamusal alandaki insanların bir çember oluşturup bir arada kalmalarını ve birbirleriyle bağlantılarını sağlarlar. Her ne kadar bu alandaki mükemmellerle bir parlamento oluşturulsa da bu, halkın geri kalanını politikadan uzaklaştırmaz, kamusal alanın kamudan uzaklaştırılması anlamına gelmez. İnsanlar kamusal tartışmaları gerçekleştirmeye ve mükemmellerin kararlarını tartışmaya devam ederler. Bu konuda söylenecek daha çok şey var aslında ama daha fazla uzatmak istemiyorum. Şiddete geri dönecek olursak, kamusal alanda şiddetin meşruluğu konusu tartışılabilir ancak bu, şiddetin sınırını belirlemek içindir. Arendt şiddeti asla savunmaz. Şiddet meşrulaştırılamaz ya da övülemez, sadece şiddetin kullanımının hangi koşullar altında zorunlu olabileceğine karar verilebilir. Çünkü meşruluk bir dayanaktır ve Arendt'e göre geçmişe dayandırılmak zorundadır. Oysa politikanın temeli şiddet değil, eylemdir. Bu anlamda şiddet, politik değil, antipolitiktir (apolitik ile karıştırılmamalı). Bu da şiddetin karşıtının şiddetsizlik değil de iktidar olduğu anlamına gelir. Yani ya iktidar vardır ya da şiddet. Ancak hiç bir yönetim bütünüyle şiddet araçları temelinde ayakta kalamaz. Örneğin bir makineli tüfek aracılığıyla yüzlerce iyi örgütlenmiş insanı denetim altında tutabilirsiniz ancak sonsuza kadar süremez bu. Bu nedenle iktidar, ancak gönüllü olarak sizi destekleyenler var olduğu sürece gerçek anlamda iktidardır. Kitapta Arendt pek çok örnek de veriyor Amerika'dan vs... Şöyle şeyler söyletebilecek örnekler de var: "Tarih değişiyor, ülke değişiyor ama zihniyet hep aynı..." Örneğin: “Kongre’nin 535 üyesi var ve bu liberallerin çoğu çocuk sahibi. Bunların kaçının çocuklarını Washington’daki devlet okullarına gönderdiğini biliyor musunuz? Yalnızca altısı.” Söyleyecek çok şey var aslında ama çok uzun oldu, gerçekten merak edenlerin ya da öğrenmek isteyenlerin bir "kılavuzu" olabilsin diye yazdıklarımı geri dönüp silmedim. Umarım biraz olsun faydalı olmuştur, sonuna kadar okuyabileni gönülden tebrik ederim. Kitabınız hiç eksik olmasın, keyifli okumalar... (Göksel ONAY)

Arendt’in Vietnam Savaşı’nın olduğu bir dönemde ve 68 kuşağı gençliğinin üniversitelerde bir şeyleri değiştirmek adına yaptıkları eylemleri baz alarak kaleme aldığı bu yapıtı, devlet ya da iktidarın son yıllarda özellikle Türkiye’de bağdaştırıldığında günümüzde okunmaya değer politik bir kitap. Devlet/ iktidar şiddeti kullandığı sürece mutlak olarak üstünlüğü ele geçirir. Ancak, bu iktidarın yapısı bozulmadığı sürece mümkündür. Yani emirlere itaat edildikçe üstünlük devamlılığını koruyacaktır. Arendt’e göre; iktidar, kuvvet, otorite ve şiddet aynı işlevi gördüğü için kimi zaman bu kavramlar aynı anlamdaymış gibi birbirinin yerine kullanılır. Arendt bu kavramları tek tek açıkladıktan sonra aslında şiddet ve iktidarın tezat iki şey olduğunu ortaya koyar. İktidara gelebilmen bir kitle tarafından desteklenmen ile mümkündür ancak halktan gelen destek son bulduğunda iktidar yitirilir. Herkesin özgür bir şekilde fikirlerini dile getirebildiği, insanların fikirleriyle var olabildikleri ve cezanın da ancak şiddetvari eylemlerin sonucunda uygulanabileceği bir kamusal alanın varlığından bahseder. Tüm farklılıklara rağmen tam bir eşitlik hakimdir. Eşitliğin sağlanması nezaket ile olur. Kamusal alan sayesinde gerçek manada bir insan olunabilir. Bu alan ile birlikte ortak fikirler daha şiddetle bir ortamda savunulma olanağı bulacaktır. Yine bu alan sayesinde siyasal partiler ortaya çıkabileceklerdir. Peki şiddet kamusal alanda uygulandığı takdirde ne kadar meşrûdur? Şiddetin sınırları var mıdır? Hannah Arendt şiddeti savunmaz. Ona göre şiddet asla meşrûlaştırılamaz ve övgü malzemesi haline getirilemez. Ancak hangi durum ve şartlarda zorunlu olarak uygulanabileceği belirlenmelidir. Şiddet politikanın temelini oluşturmaz. Aksine şiddet antipolitiktir. Ya şiddetten ya da iktidardan bahsedilebilir. Samimi bir şekilde destek alınabildiği takdirde iktidar ayakta kalabilir. Hiçbir şiddet araç ve argümanı bir iktidarı sonsuza dek ayakta tutamaz. (Zilan)

--reklam--

Şiddet Üzerine PDF indirme linki var mı?

--reklam--

Hannah Arendt - Şiddet Üzerine kitabı için internette en çok yapılan aramalardan birisi de Şiddet Üzerine PDF linkidir. İnternette ücretli olarak satılan çoğu kitabın PDFleri bulunmaktadır. Ancak bu PDF'leri yasal olmayan yollarla indirmek ve kullanmak hem yasalara hem de ahlaka aykırıdır. Yayın evlerinin sitesinden PDF satılıyorsa indirebilirsiniz.

Kitabın Yazarı Hannah Arendt Kimdir?

Hannah Arendt (14 Ekim 1906 - 4 Aralık 1975), Alman siyaset bilimcidir. Çoğu kişi tarafında felsefeci olarak da bilinmekle birlikte, kendisi felsefenin "bireyin kendisi"ne dair sorunlarla uğraştığını söyleyerek bu sıfatı reddetmiştir. Siyaset bilimci olarak tanımlanmayı istemesinin sebebi çalışmalarının "tekil olarak insana değil, dünyada yaşayan ve dünyayı kaplayan insanlığa" odaklanmış olmasıdır.

Biyografi

Arendt, o zamanlar bağımsız bir şehir olan Aşağı Saksonya'nın Linden şehrinde (şimdiki Hanover'in bir parçası), seküler bir Yahudi ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi ve Königsberg (hayranı olduğu Immanuel Kant'ın şehri, bugünkü adı ile Kaliningrad) ile Berlin'de büyüdü.

Martin Heidegger ile birlikte Marburg Üniversitesinde felsefe çalışan Arendt'in onunla uzun, fırtınalı romantik bir ilişkisi oldu. Bu ilişki, Heidegger'in Nazisempatisi yüzünden zaman zaman eleştirilmiştir.

Heidegger'den ayrıldığı dönemlerden birinde Heidelberg'e taşındı ve orada varoluşçu felsefeci Karl Jaspers'in danışmanlığında Aziz Augustine'in düşüncesinde aşk kavramı üstüne bir tez yazmaya başladı.

Arendt'in tez çalışması 1929 yılında yayınlandı ancak 1933 yılında Yahudi olduğu gerekçesi ile gerekli hocalık niteliklerine sahip olmadığı belirtilerek Alman üniversitelerinde ders vermesi engellendi. Bunun üzerine Paris'e kaçan Arendt orada edebi eleştirmen ve Marxist gizemci Walter Benjamin ile tanışıp onunla dost oldu. Fransa'da kaldığı süre boyunca Yahudi göçmenlere yardım ve destek sağlamaya çalıştı.

Ancak Fransa'nın II. Dünya Savaşı sırasında savaş ilan etmesi ve Alman askeri kuvvetlerinin Fransa'nın bazı bölgelerini işgal etmesi sonucunda Yahudilerin toplama kamplarına gönderilmesinden ötürü Fransa'dan da kaçmak zorunda kaldı. 1940 yılında Alman şair ve felsefeci Heinrich Blücher ile evlendi.

1941 yılında kocası ve annesi ile birlikte, ona ve yaklaşık 2500 Yahudi göçmene yasadışı vize veren Amerikalı diplomat Hiram Bingham IV yardımı ileABD'ye kaçan Arendt New York'taki Alman-Yahudi topluluğun aktif bir üyesi oldu ve haftalık Aufbau için yazılar yazdı.

II. Dünya Savaşı bittikten sonra Heidegger ile ilişkisini sürdürdü ve Almanya'nın Nazilerden arındırılması etkinliklerinde onun lehinde tanıklık etti. 1950 yılında Amerika Birleşik Devletleri'nin doğal vatandaşı ve 1959'da da Princeton Üniversitesi'ndeki ilk tam kadrolu kadın profesör oldu.

1975 yılında, 69 yaşında hayata gözlerini yumduğunda Annandale-on-Hudson, New York'ta kocasının uzun süre ders vermiş olduğu Bard Koleji'nin mezarlığına gömüldü.

Eserleri

Arendt'in eserleri iktidar, politikanın özneleri, otorite ve totaliterlik ile ilgilidir. Çalışmalarının çoğunda eşitler arasındaki kolektif politik eylem ile eşanlamlı olan özgürlük kavramının doğrulanmasına odaklanmıştır

"Politikanın bittiği yerde özgürlük başlar" şeklindeki libertaryan var sayıma karşı çıkan Arendt, özgürlüğü kamusal ve birlikteliğe dair bir kavram olarak temellendirir, buna dair antik Yunan şehir devletleri, Amerikan kasabaları, Paris Komünü, 1960lı yıllardaki toplumsal özgürlük hareketleri ve başka alanlardan örnekler sunar.

En önemli eserlerinden biri İnsanlık Durumu (1958) olup, bu eserinde emek, iş ve eylem arasındaki farkları ve bu farkların yol açtığı önemli sonuçları kışkırtıcı şekilde ortaya koyar. Politik eylem teorisini bu eserinde iyice detaylandırır.

İlk büyük eseri olan Totaliterizmin Kökenleri isimli kitapta Komünizm ve Nazizmin kökenlerini ve bunlarla antisemitizm arasındaki bağlantıları incelemiştir. Bu kitabı epey tartışmaya yol açmıştır çünkü kimilerine göre bağdaştırılamayacak iki konuyu kıyaslamaya kalkışmıştır.

Daha sonra Eichmann in Jerusalem isimli kitaba dönüşecek Eichmann davasını The New Yorker dergisinde anlatırken kötülüğün temel ve kökten bir şey mi yoksa basitçe insanların banalitesinin -- sıradan insanların diğerlerinin emirlerine uyma ve eylemlerinin ya da eylemsizliklerinin sonuçlarını düşünmeksizin çoğunluk görüşüne itaat etmelerinin bir sonucu olup olmadığı sorusunu sormuştur.

Son kitabı The Life of the Mind öldüğünde yarım kalmıştır ancak günümüzde mevcut hali ile hala okunmaktadır.

Yaşamak ya da ölmek

2006 yılında Eugene McCarraher şunları yazmıştır:

"1962'nin güneşli Mart sabahlarından birinde Hannah Arendt'i taşıyan bir taksi Central Park'a doğru hızlanırken bir kamyonla çarpıştı. Gözlerini ambulansta açan Arendt kollarını ve bacaklarını hareket ettirdi, gözlerini yuvarladı, tarihleri, şiir mısralarını ve telefon numaralarını sayarak hafızasını test etti. Daha sonra yakın arkadaşı Mary McCarthy'ye olayı şöyle aktarmıştır: "kısa bir süreliğine yaşam ya da ölüm kararının bana bağlı olduğunu düşündüm." "Ölümün korkunç olmadığını düşünse de" aynı zamanda "hayatın epey güzel olduğunu ve sevdiğini" düşünmüştü.

Ödülleri

1975 Sonning Ödülü

--reklam--

Hannah Arendt Kitapları - Eserleri

  • Kötülüğün Sıradanlığı
  • Şiddet Üzerine
  • İnsanlık Durumu
  • Siyasette Yalan
  • Totalitarizmin Kaynakları 1
  • Totalitarizmin Kaynakları 3
  • Sorumluluk ve Yargı
  • Totalitarizmin Kaynakları 2
  • Zihnin Yaşamı
  • Geçmişle Gelecek Arasında
  • Kant'ın Siyaset Felsefesi Üzerine Dersler
  • Devrim Üzerine
  • Formasyon, Sürgün, Totalitarizm
  • Men in Dark Times

--reklam--

Hannah Arendt Alıntıları - Sözleri

  • "Akıl, bütün erdemleri darağacına götüren bir sofisttir." Saint-Just (Devrim Üzerine)
  • Kant’ı okudum. Niçin Kant’ı okudunuz? diye sorabilirsiniz. Benim açımdan sorun bir yönüyle şuydu: Ya felsefe okuyacaktım ya da, deyim yerindeyse, kendimi boğacaktım. (Formasyon, Sürgün, Totalitarizm)
  • "Anayasa, anlaşıldığında, rıza verildiğinde ve yüreklere yerleştiğinde bir norm, bir temel ya da bir bağdır. Onu besleyen bu duygu ve düşünce olmadan, havaya bırakılmış bir uçurtma ya da bir balondan farkı yoktur." - John Adams (Devrim Üzerine)
  • "Adaletin hem yerine getirilmesi hem de yerine getirildiğinin görülmesi gerektiği" doğruysa, hâkimler davalıya aşağıdaki gibi hitap etmeye cesaret etselerdi, Kudüs'te yapılan davanın ne kadar adil olduğunu herkes görürdü: "Savaş sırasında Yahudi halkına karşı işlenen suçun yazılı tarihteki en büyük suç olduğunu ve bunda rol oynadığınızı itiraf ettiniz. Ama asla adi gerekçelerle hareket etmediğinizi, asla bir insanı öldürme eğiliminde olmadığınızı, Yahudilerden hiç nefret etmediğinizi, yine de başka türlü hareket etmenize imkân olmadığını ve kendinizi suçlu hissetmediğinizi söylediniz. Söylediklerinize inanmanın, tümüyle imkânsız olmasa da, zor olduğunu düşünüyoruz; sayısı fazla olmasa da, saikler ve vicdan bakımından makul şüphelere mahal vermeyen, aleyhinize kanıtlar var. Ayrıca, Nihai Çözüm'de rol oynamanızın bir rastlantıdan ibaret olduğunu, sizin yerinizde başka herhangi birinin de olabileceğini, dolayısıyla potansiyel olarak neredeyse bütün Almanların eşit derecede suçlu olduğunu söylediniz. Herkesin veya hemen hemen herkesin suçlu olduğu yerde, aslında hiç kimsenin suçlu olmadığını kastettiniz. Bu aslında sık varılan bir sonuç, ama biz böyle bir sonucu kabul etmek istemiyoruz. Neden kabul etmediğimizi anlamıyorsanız, dikkatinizi Sodom ve Gomora hikâyesine çekmek isteriz. Kutsal Kitap'a göre, bütün insanlar eşit derecede suçlu hale geldiği için, Tanrı bu iki komşu şehri gökten ateş yağdırarak yok eder. Bu arada, sözünü ettiğimiz şeyin şu yeni 'ortak suç' kavramıyla ilgisi yok; zira bu kavrama göre, insanlar yapmadıkları ama onların adına yapılan -katılmadıkları ve yarar sağlamadıkları şeyler nedeniyle suçlu sayılır veya suçlu hissederler. Başka bir deyişle, kanun karşısında suçun ve masumiyetin nesnel bir doğası vardır; sizin yaptığınızı seksen milyon Alman da yapmış olsaydı, bu durum yine de yaptıklarınızı mazur göstermeye yetmezdi." "Neyse ki, o kadar ileri gitmemiz gerekmiyor. Siz kendiniz de, başlıca siyasi amacı eşi benzeri görülmemiş suçlar işlemek haline gelmiş bir devlette yaşayan herkesin gerçekten eşit derecede suçlu olduğunu değil, sadece böyle bir ihtimalin olduğunu iddia ettiniz. Sizi suç yoluna iten iç veya dış koşullara bağlı rastlantılar bile olsa, sizin gerçekten yaptıklarınız ile başkalarının bunları yapma ihtimali arasında koca bir uçurum var. Biz burada sadece yaptıklarınızla ilgileniyoruz; iç dünyanızın ve saiklerinizin muhtemelen suça uzak olmasıyla veya etrafınızdaki kişilerin suç işleme potansiyeliyle değil. Talihsizliklerle dolu bir hayat hikâyesi anlattınız; bu koşulları bildiğimizden, daha iyi koşullarda yaşasaydınız büyük ihtimalle bizim karşımıza veya başka bir ceza mahkemesinin karşısına hiç çıkmayacağınızı bir dereceye kadar kabul ediyoruz. Diyelim ki katliamın örgütlenmesine rıza gösteren bir araç haline gelmenizin nedeni talihsizlikten başka bir şey değildi; bu durum yine de bir katliam politikasını uygulamaya geçirdiğiniz ve dolayısıyla aktif olarak desteklediğiniz gerçeğini değiştirmez. Zira siyaset çocuk bakıcılığına benzemez, siyasette itaat ve destek aynı şeydir. Ve nasıl siz dünyayı Yahudi halkıyla ve daha nice ulustan insanla paylaşmak istemediğiniz için -sanki sizin ve üstlerinizin bu dünyada kimin yaşayacağına, kimin yaşamayacağına karar verme hakkınız varmış gibi bir politikayı destekleyip uyguladıysanız, biz de hiç kimsenin, yani insan ırkının hiçbir üyesinin bu dünyayı sizinle paylaşmak isteyebileceğini düşünmüyoruz. İşte bu nedenle, sadece bu nedenle, idam edilmeniz gerekir." (Kötülüğün Sıradanlığı)
  • bu içi boş ruhlarda filizlenebilecek tek yetenek, onları "bir aşırı partinin heybetli önderi" yapacak, Tanrı vergisi bir [kitleleri] büyüleme yeteneğiydi. (Totalitarizmin Kaynakları 2)
  • Hiçbir şey yaptıklarımızı düşünmekten daha önemli değildir. (İnsanlık Durumu)
  • . Üzücü gerçek şu ki, çoğu kötülük, asla iyi ya da kötü olmaya karar vermeyen insanlar tarafından yapılır. ... (Zihnin Yaşamı)
  • "Akıl tüm insanlar için, arzu ise yaşayan tüm organizmalar için ortak olanı açığa vururken sadece irade tamamen bana aittir." (Sorumluluk ve Yargı)
  • Kant'ın tanrıya karşı benimsediği konum Eyüp'ün konumuydu.. (Kant'ın Siyaset Felsefesi Üzerine Dersler)
  • Krallar tebaaya hükmeder, çıkarlar da krallara. (Devrim Üzerine)
  • “Eğilmeye ne kadar elverişliyse insan, o ölçüde becerir boyun eğmesini…” (Şiddet Üzerine)
  • Sokrates hiçbir şey öğretmedi; sorduğu soruların cevaplarını hiç bilmedi. Bilgi uğruna değil, sorgulama uğruna sorguladı. Cesaret, adalet, dindarlık vb. gibi şeylerin ne olduklarını bilseydi, artık onları sorgulama, yani onlar hakkında düşünme arzusunu duymayacaktı. Sokrates'in eşsizliği, sonuçlarından bağımsız olarak düşünmenin kendisine odaklanışında saklıdır. Bütün bu girişiminin ardında yatan gizli bir saik ya da maksat yoktur. Sorgulanmamış bir yaşam, yaşamaya değer değildir ve mesele bundan ibarettir. (Kant'ın Siyaset Felsefesi Üzerine Dersler)
  • Bu tam yalnızlık hali içinde “hiçbir insan, benim kendimle geçirdiğim sert mücadeleye”, ruhun “iç mekanı”nda ve “yüreğin karanlık dehlizleri”nde ortaya çıkan ölümcül çatışmaya mani olamazdı. (Geçmişle Gelecek Arasında)
  • . Hikaye anlatımı, onu tanımlama hatasını yapmadan anlamı açığa çıkarır. . (Men in Dark Times)
  • "Hitler sağolsun, sonsuza kadar olmasa da en azından bu sıralar, antisemitizm iyice gözden düştü." (Kötülüğün Sıradanlığı)
  • "Hata, hakikat için ödediğimiz bedeldir." (Zihnin Yaşamı)
  • Her şey sana rağmen gelişiyor, çünkü zorunluluk senden daha güçlü... (İnsanlık Durumu)
  • Alelacele yapılan bu açıklamalardan biri, antisemitizmi taşkın bir milliyetçilik ve buna bağlı olarak patlak veren ya bancı korkusundan (xenofobi) doğan galeyanlarla özdeşleştirmek olmuştur. Ne yazık ki gerçek şudur: Modern antisemitizm, geleneksel milliyetçiliğin gerilemesine koşut olarak yükselmiş ve tam olarak Avrupa ulus-devletler sistemi ile onun kararsız güçler dengesinin çatırdadığı bir dönemde doruk noktasına varmıştır. (Totalitarizmin Kaynakları 1)
  • "İnsanı yaratan emektir" önermesiyle Marx, Tanrı hakkındaki geleneksel anlayışa, emek hakkındaki geleneksel değerlendirmeye ve aklın geleneksel yüceltilişine meydan okumakta, karşı çıkmaktadır. (Geçmişle Gelecek Arasında)
  • Savaşın insanları büyük bir kıyım çarkının küçük bir dişlisi olarak aşağılamasına ek olarak onlara yalın bir yıkım deneyiminden başka bir şey yüklemediğini ilk kez kabul etmek zorunda kalanlar savaşa inananlardı. (Totalitarizmin Kaynakları 3)