Kitap Künyesi
Yazar: Dücane Cündioğlu
Yayın Evi: Kapı Yayınları
İSBN: 978-605-4683-59-8
Sayfa Sayısı: 207
--reklam--
Sinema ve Felsefe Ne Anlatıyor? Konusu, Ana Fikri, Özeti
''Sanat ve sanatçı mı istiyorsunuz, dua edin de belalar yağsın üzerinize gökten! Açlıktan nefesiniz koksun! Hüznünüz olsun mesela. Yoksunluklarınız. İncinmişlikleriniz. Güçsüzlüğünüz.
Kuşkunun pençesinde kıvranın. Kahrolunuz. Kahrediniz. Yaşamı soğuk bir su gibi teninizde hissediniz.
....''
--reklam--
Sinema ve Felsefe Alıntıları - Sözleri
- Hakikatte ise sevgi elbette yaşamın özüdür...
- Öyle ki ölüm denince, Leonardo da Vinci bile şaşırtır insanı. Sanatçıya göre ölüm, ruhun değil, bedenin özgürleşmesi demekti, çünkü o, ruhun bedenin esareti altında olduğuna değil, bilakis bedeni asıl elinde esir tutanın ruh olduğuna (per l'anima) inanıyordu.
- Niçin aşkı yüceltmekten kendimizi alamayız? Tutkuyu? Yanlış anlaşılmamalı, elde etmeyi, ele geçirmeyi, kavramayı, sahip olmayı değil, bilakis mahrum olduğumuzu/olacağımızı bile bile sevgilinin peşinden koşmayı, bir ömür boyu hakikatine bile değil, sadece hayaline secde etmeyi, tekmelenmeyi, itilip kakılmayı, yerlerde sürünmeyi, hepsinden de ötesi sahip olmaktan vazgeçip hiç değilse yakınına düşmeyi, civarında bulunmayı. Mahrumiyet bu kadar mı haz verir insana? Ne bulmak, ne olmak, bizzat aramak. Bu kadar mı sağaltır? Ararken çıldırmak. Hastalığı şifaya dönüştüren muammanın adıdır acziyet. Hakkı verildiği takdirde duyguların en yücesi. Aşık’ın hal-i pürmelali. Hal-i pür-melal hiçliğimizi bize geri verir ey talib. Hakikatimizi. İnsanlığımızı yani. ahip olm ayı küçültür gözünde H z. İnsan’ın, ve ona o/manın hayalini bahşeder. Hakikati, aramaktır hal-i pürmelal’in. Bulmak ve olmak ise hayali. Acziyet ve mahrumiyet sayesinde. Işığın değil, gölgenin kıymetini. Nurun değil, zulmetin. Mübhemin. Belirsizliğin. Boşuna kürek çekmenin.Yenilmenin tadını öğretir hüzün bize. Bile isteye yenilmenin. Ölürken gülümsemenin. Sadece yakınlaşmak için. Hepsi de kurbiyyet uğruna.
- Hakikat, nefret tevlîd eder. Yani, insan hakikatle yüzleşmekten hoşlanmaz. Hakikatle de, hakikatiyle de. Hakikate tanık olmanın yükü ağırdır çünkü. Öyle ki insan,bu tanıklık ânında, hakikatin kendini ezeceğini, çiğneyeceğini, nefsini bir hiç haline getireceğini hisseder. Daha doğrusu, zanneder.Tahammül gösteremez bu yüzden. Hakikatin yükünü taşımaktan kaçınır. Kendisini ve/veya olup biteni, aynen vehm ettiği gibi, arzu ettiği gibi algılamak, ve dolayısıyla, zannı nasılsa, o zannı öylece muhafaza etmek ister.
- "Hasta, ağrının ve acının kendisine sahiptir, çokluk, o ağrının ve acının bilgisine değil. Doktor ise ağrı ve acının bilgisine sahip olandır, kendisine değil. İlki acıyı ve ağrıyı hissedip nedenini açıklayamazken, ikincisi ne acıyı, ne ağrıyı hisseder, ama nedenini açıklayabilir."
- Lars ise, huysuzdur, agresiftir, seyircinin acıyı (acısını) görmesini değil, tatmasını ister. Tekmeler bu yüzden onu. Düğüm üstüne düğüm atar. Rahatsız eder. Huzurunu kaçırmak ister. Becerir de. Yetmez, isyan ettirir. Düşünmeyi bir zorunluluk haline getirir. Katharsis umurunda bile değildir. Muhataplarını sağaltmaz, sağaltıma muhtaç hale getirir.
- Benperestlik, dünyaya geldiği anda insanoğluna musallat olan bir günahtır; kefareti ödenmesi en güç günah.
- Antichristtek i kadın (modern kadın), üremeyi değil, salt zevki seçtiği için göz göregöre yavrusunu (geleceği) kaybetti; sonra da kendisini(şimdiyi). Lars gibi. Tıpkı bugünün sokağa fırlayan dindar kadını gibi,ya da yazı yazmanın şehvetinden yavrusunu pencerede unutan kadın gibi.Artık onların da geleceği yok! Çünkü artık sadece erkeklerin yaptıklarını yapabiliyorlar. Oysa bir zamanlar, kadınlar, erkeklerin yaptıklarını değil, yapam adıklarını yapabilirlerdi.
- Zira insan, doğduğunda kamilen insan olarak doğmaz, bilakis eksik doğar ve öğrene öğrene insan olur, yani insan, insan olmayı öğrenir. Sevmeyi, acımayı öğrendiği gibi, dinlemeyi de, görmeyi de öğrenir. En nihayet seçmeyi. Tercih etmeyi. Hayır demeyi. Sen de görmeyi öğrenebilirsin ey talib! Cemali. Güzeli. Güzelliği. Ama bir koşulla, bedelini ödemek koşuluyla.Bedeli nedir, diye sorarsan, hem en söyleyeyim : Hak herkese değil,bazı insanlara cemali görme istidadı verir. Bu bir imtiyazdır, ve tabiatıyla her imtiyazın ödenmesi gereken bir bedeli vardır: cemale aşina olmayan gözlerin aksine çirkinden kolayca müteessir olmak. Güzeli tanımayanlar çirkinden etkilenmezler. Nasıl etkilensinler ki?Bakarlar ama görmezler. Görmeyi öğrenmeyi istersen ey talib, çirkine dayanacak gücün de olsun! Çirkine, yani günaha. Eylemi ciddiye almanın adıdır günah! Duyarlılığın. Dikkat ve titizliğin. Takva'nın.
- Gerçeklik, bir, kendisi için vardır, bir de bizim için. Kendisi için olan, bizim nezdimizde bir hiçtir. Yok yani. Biz kendisi için olanı tanımayız, ona bakamayız, ona temas edemeyiz.
- Yazgı bize bizim istediğimizi değil, kendi istediğini verir.
- Ruh içeride kendisine isyan ettiğinde, akıl hemen dış-duyularla yardımlaşır ve onu ancak bu yolla denetim altına alır, tıpkı matematik bilimlerinde olduğu gibi.
- Tarkovski bilmiyordu ama görüyordu. Açıklayamıyor ama ifade edebiliyordu. Lars da öyle. Bilmiyor ama görüyor, hissediyor, anlıyor. Evet, o da tüm sanatçılar gibi açıklayamıyor ama anlatıyor. Sorunun ikamet ettiği o meş’um, küflü temeli terk edemeyişinin sebebi de bu!
- Âşık, zatı gereği, özü gereği âşık olandır. Özünde aşk olandır. Özü aşkla karılmış olandır... Aşkı değerli kılan ne âşıktır, ne de maşuk. Her ikisini de önemli kılan, bizatihi, ikisinin de kendisinden pay almış olduğu aşktır. Vazgeçmek, pişman olmak demek değildir. Hiçbir âşık, aşkından pişman olmaz....
- Burada durup düşünmeliyiz: Hakikaten insanoğlu kendisini tüm çıplaklığıyla ve tüm doğallığıyla anlatabilir mi? Başkalarına değil, bizatihi kendisine kendisini tüm çıplaklığıyla (dans toute la vérite de la nature) anlatmayı başarabilir mi? O cafcaflı, o cesur ve güya kahramanca itiraflarını yalanlardan, üstelik masum yalanlardan tümüyle ayıklayabilir mi? Hiç sanmıyoruz.
--reklam--
Sinema ve Felsefe İncelemesi - Şahsi Yorumlar
Hacim olarak ufak, ama içerik olarak çok zengin bir kitap. Bana biraz düzensiz geldi. Sohbet tadında, ama birazdan hangi konuya geçecek, neyden bahsedecek öngörülmüyor. Biraz kendisini akıntıya bırakarak yazmış, kuru bir akademik çalışmadan çok uzak bir yazı stili olsa da, kitapta tutunabileceğim ana sütunların yokluğunu hissettim. Herşeye rağmen okunası bir kitap, bilhassa sinamaya meraklı okurlar için. İyi ya da kötü olarak eleştiriye tabi tuttuğu veya değinip geçtiği filmlerin listesini çıkardım okurken. Hocanın sinemaya olan geniş vukufiyeti beni etkilemedi değil. Filimleri neye göre sıralayacağımı kestiremediğim için, çünkü kitap hakikaten daldan dala zıplıyor, filmleri senelerin göre sıraladım. Havagazı Netflix'in "bu hafta şu filmler revaçta" listesini her gördüğünüzde benim gibi gözleri kanayan arkadaşlar için değerli bir iş çıkardım sanırım. Alkışa gerek yok, ölünce arkamdan iyi adamdı diyin yeter... :) Iyi okumalar... Das Cabinet des Dr. Caligari (1919) L'Inhumaine (1924) Im Westen nichts Neues (1929) Un Chien Andalou (1929) La béte humaine (1938) The Great Dictator (1940) The Moon and Sixpence (1942) The Picture of Dorian Grey (1945) Guernica (1950) belgesel Raşomon (1950) Hakuchi (1951) Moulin Rouge (1952) Lust for Live (1956) Le Mystére Picasso (1956) belgesel 12 Angry Man (1957) Mein Onkel (1958) Montparnasse 19 (1958) The Naked Maja (1958) Noz w wodzie (1961) Letztes Jahr in Marienbad (1961) Le Proces (1961) Boccacio (1961) İl gattopardo (1963) Lady in a Cage (1964) Alphaville (1965) The Agony and Ecstasy (1965) Andrei Rublev (1966) Blow-up (1966) El Greco (1966) Fahrenheit 451 (1966) Age of Consant (1969) La vita di Leonardo da Vinci (1971) Solaris (1972) Die bitteren Tränen der Petra von Kant (1972) Edvard Munch (1974) Zerkalo (1975) Die 120 Tage von Sodom (1975) Novecento (1976) Das Schlangenei (1977) Equus (1977) L'homme qui aimait les femmes (1977) Picassos Äventyr (1978) Stalker (1979) Bad Timing (1980) Fanny och Alexanderdan (1982) Verdict (1982) Nostalgia (1983) The Dresser (1983) Amadeus (1984) Offret (1986) Oviri (1986) Caravaggio (1986) The Last Temptation of Christi (1988) Camille Claudel (1988) The Cook, the Thief, his Wife and her Lover (1989) Dekalog (1989/1990) Modi (1990) Homo Faber (1991) Tous les matins du monde (1991) Van Gogh (1991) La Belle Noiseuse (1991) Dünyanın tüm sabahları (1991) Twelve Monkeys (1995) Breaking the Waves (1996) Surviving Picasso (1996) The Pillow Book (1996) Karakter (1997) Artemisia (1997) As good as it gets (1997) Pi (1998) İdeoterne (1998) Lautrec (1998) Goya en Burdeos (1999) Au Couer du Mensonge (1999) Requiem for a Dream (2000) Pollock (2000) Bride of the Wind (2001) Tuvaldeki Başyapıt (2001-06) belgesel Equilibrium (2002) Frida (2002) Chihawaseon (2002) Russkiy kovcheg (2002) Max (2002) Dogville (2003) Paradise Found (2003) Vozvrashchenie (2003) Modigliani (2004) The Passion of the Christ (2004) Girl with a Pearl Earring (2004) A Bittersweet Life (2005) Capote (2005) Infamous (2006) Toulouse Lautrec The Full Story (2006) Goya's Ghosts (2006) Klimt (2006) Simon Schama ile Sanatın Gücü (2006) belgesel The Impressionists (2006) Gradiva (2006) Venus (2006) La vie en rose (2007) Ulak (2007) Nightwatching (2007) El Grecoya (2007) Caravaggio (2007) Rembrandt's J'accuse (2008) belgesel Revolutionary Road (2008) Mustafa (2008) Belgesel Little Ashes (2008) Séraphine (2008) Izgnanie (2008) Novaya Zemlya (2008) Das weiße Band (2009) Five Minutes of Heaven (2009) Antichrist (2009) L'enfer d'Henri-Georges Clouzot (2009) The Pre-Raphaelite Brotherhood (2009) The Picture of Dorian Grey (2009) Black Swan (2010) Hür adam (2010) Veda (2010) Prensesin uykusu (2010) The Mill & The Cross (2011) (Lapis Lazuli)
Bir Kelime Uğruna Katedilecek Mesafe: İki durumdan bahsedeceğim ve epey uzun olacak. Yoğun olmadığınız bir vakitte okumanız sizin faydanıza olur kanaatindeyim. Yine de okursanız elbet sevinirim. *** Öyle ya, kişi başladığı noktaya dönemedikten sonra niçin yola çıksın ki? Daire'ye Dair, Dücane Cündioğlu *** Sene 2009. Tvnet ekranlarında Gündem Özel adlı programda konu Aşk Pazarı. Dönemin popüler romanlarını konu edinecek olan programda sayın konuk uzunca bir girizgah yapıyor. İnsan eylemlerinin haz, fayda, iyi olmak üzere üç amacı olduğunu belirtiyor öncelikle. Sonrasında örneklerle bunların tanımını yapıyor. Söz gelimi; eroin satmak faydalı, içmek haz verici fakat iyi değil. Daha sonra iyi'den vazgeçilip geçilemeyeceğini, ihlas'ın ne demek olduğunu, istem'in eylem'den önce geldiğini, bizatihi kendinden ötürü istenen bir şeyin olup olamayacağını ve dahasını anlatıyor, irdeliyor. Dakikalar ilerliyor ve nihayet konu rayına oturuyor. Ahmet Ümit'in Bab-ı Esrar'ı, Elif Şafak'ın Aşk'ı ve Saide Kuds'in Kimya Hatun'u o yıllarda birbiri ardına çıkan "tasavvufi" romanlardan en çok tutulanları. Piyasada arz-ı endam eden bu ve bunun gibi kitapları veciz bir dille yeriyor sayın konuk. Yeriyor çünkü bu kitaplar Mevlana ve Şems Hazretlerini anlatmıyor, kullanıyor. Hem de ne kullanmak! Yazarları, bu yüce insanlara olmadık isnatlarda bulunuyor, onlar için ipe sapa gelmez laflar ediyor ve demeye utanılacak sözlerle, davranışlarla bu isimleri yanyana kullanıyor. Tüm bunlar da “aşk” çatısı altında yapıyor yazarlar. İşte burada bir yerde haklı olarak "Aşkın üç yüz bin okuru olmaz" diyor sayın konuk. Konuk tüm bunlardan bahsederken üzülüyor. Eskilerin, manası yıpranır deyu demekten bile imtina ettikleri bu kutsi kelimenin ağızlarda sakız haline gelmesine, hatta sakız hale getirilenin yere tükürülmesine, hatta ve hatta tükürülen sakızın üzerine defalarca basılmasına ve en sonunda üstte adı geçen kitap türlerinin ortaya çıkmasına üzülüyor sayın konuk. Kahroluyor. Burada dikkat çeken noktalardan birine parmak basmak istiyorum. Sayın konuk, Elif Şafak'ın Aşk kitabından bir bölüm anlatırken yutkunuyor, gözleri dolar gibi oluyor, hatta nefesi çıkmıyor. Tabi ki bölümün enfesliği gibi bir durum söz konusu değil, aksine mezkur bölümün fecaat oluşundan kahroluyor. Zira Şems Hazretlerinin ölümünü anlatan Elif Şafak, yüreklere kor atıyor, onu kötü hatta rezil bir duruma itiyor. Sayın konuk ise Şems Hazretlerinin ölümü hakkında çeşitli rivayetler olduğunu söylüyor ilkin ve bu rivayetler olmasa bile diyor "Elif Şafak bunu Şems'e yapmamalıydı" diye iç çekiyor. İşte sayın konuk öyle hassas ve öyle mahzun ki bunu anlatırken bile üzülüyor, gözleri doluyor hatta. Ne diyeceğini bilemiyor. Nedir bunun sebebi? *** Sene 2012. Sinemayı felsefe vechesinden irdeleyen bir kitap yayımlanıyor. Zaten bu ikisinin birbirinden bağımsız olması düşünülemez. Hakir görülen Hollywood yapımlarının dahi temelinde bir felsefe yatıyor. Tabi bunu propaganda yahut pragmatizm/hazcılık için kullanıyor o ayrı. Kitap, Ingmar Bergman'ın Winter Light (1963) filminin yorumu olan şu cümleler ile başlıyor; "Neredeyse hiç secdeden kalkmazken alnım, niçin bir kez bile sesini duymam? Günler, geceler... asırlardır adı dudaklarımdan düşmediği halde neden bir defa da ben onun adımı andığını işitmem?“ İşte kitap boyunca sürecek olan yorumlarına bu sözlerle başlayan yazar, kitabının bir yerinde “hayatımın en büyük hatalarından biriydi” dediği durumu anlatıyor. Başlığı “günaha sonra çağrı” olan bu yazıda (yorumda) bir grup yüksek lisans düzeyindeki ilahiyat öğrencilerine mantık dersi verdiği yıllardan bahsediyor. Mağarasından çıktığını, dolayısıyla tutkulu gözlere hasret olduğunu da mühim bir not olarak belirtiyor. Kendi sözleriyle “dinlerine bağlı, temiz, saf Anadolu çocukları” dediği öğrencileriyle bir gün bir film izleyip üzerine konuşmaya karar veriyor. Seçtiği yapım Martin Scorsese’nin The Last Temptaion of Christ (1998) filmi oluyor. Hz. İsa (as) efendimizin hayatını anlatan bir film. Film öncesi öğrencilerine “ayrıntılara takılmamaları” takdirde buna “tahammül edebilecekleri”ni söylüyor. Öğrenciler filmdeki “kısa süren bir erotik sahne”yi sorun ediyor. Yazıda geçmiyor belki ama o öğrencilerin Hz İsa (as) efendimizin düştüğü belirtilen halleri görmesi, ettiği söylenen sözleri duyması da onların yüzlerini “kireç gibi” etmiştir. Yazar tabiri caizse tam anlamıyla vahlanıyor öğrencilerinin bu tutumuna. Nasıl hissedemezler, nasıl anlamazlar demeye getiriyor. Nedir bunun sebebi? *** Evet, tahmin ettiğiniz gibi yukarıda bahsettiğim konuk ve yazar aynı kişi; Dücane Cündioğlu. Sorum kısaca şu; ne olmuştur? Ne olmuştur da Şems Hazretlerinin -rivayetlerden biri de olan- ölümünün yazılmasına vicdanı el vermeyen kişi, Hz. İsa (as) Efendimizin ve Meryem Annemizin içler acısı, hakir şekilde gösterilmesine üzülen, onları bu halde görmeye dayanamayıp surat asan, üzülen öğrencilerine karşı tavır takınır hale gelmiştir? Kaldı ki birisi yazı, diğeri görsel. Herkesçe malumdur ki görmenin gücü okumaktan daha vurucudur. Biz ki edepsizlik olur diye tuğla kadar kitabında Efendiler Efendisinin -O’nun hayatını yazmasına rağmen- adını dahi yaz(a)mayan Necip Fazıl Kısakürek’lerin neslindeniz. O kökteniz. Nasıl olur da bir peygamberi o halde görmeye (velev ki yaşanmış olsun) yürek dayandırabiliriz? Genel kültür olsun diye bir tutam kalan duruşundan vaz mı geçsin “Anadolu çocukları” ! Ne olmuştur da Hz. İnsan adlı kitabı olan kişi kitabının uzunca bir kısmını kendini “19. Deliğin içindeyim (cehennemde)” diye tanımlayan Lars von Trier’e olan övgülerine ayırmıştır? O Trier ki çektiği filmler sınırsız özgürlükle süslü batıda bile sansüre uğruyor, yayımlanmıyor, hunharca tartışılıyor; festival izleyicileri filmi yarıda bırakıp çıkıyor. Filmlerinin “ahlak”, hadi kelimeyi biraz yumuşatalım, “insan onuru” seviyesini varın siz düşünün. Ne olmuştur da Hz. Havva Annemizin adını, Nietzsche’nin “Kadın, Tanrı’nın ikinci hatasıdır. ‘Kadın özünde yılandır’, Havva’dır” sözünün peşinden gelen paragrafta söylemiştir? Bununla da yetinmeyip yılan karşılığında kullanılan el-hayye kelimesinin (Taha:20) köküyle havva kelimesinin kökünün aynı yerden geldiğini belirtmiştir! Ne olmuştur da “Tanrı korusun, bir daha günah bile işleyemezsin” sözünü yazabilmiştir? Elbette günah olmasa tabiri caizse rahmet sıfatları havada kalır. Fakat bu söz hayr’dan ziyade şer’i çağırıyor. Evet, günahımız ve sevabımızla insanız. Şairin dediği gibi; “Yaşadım diyen, günaha dalmıştır” ve fakat bu günah işlememe çabasını yok saymamalı. Bir daha günah işleyemezsin değil, ya bir daha sevaba giremezsem demeli. Hayr’ı demeli ki onu çağırmalı. Günahımız zaten olacak çünkü insanız, noksanız. Yine de sevabı, hayr’ı, güzelliği, kusursuzu istiyoruz. İsteyelim. Ne olmuştur da aşk meclisinden bize nice buketler sunarken “kuyunun en dibini” yani cehennemi ve hatta “putperestler meclisini” övercesine anlatır hale gelmiştir? *** Yusuf Kaplan 25 Kasım 2012 tarihinde Yeni Şafak’ta şunları yazıyor; “ Dücane Cündioğlu, ne'yi, nerede/n konuşuyor, nereye ''çağırıyor'' bizi; bir varış noktası ve kalkış noktası fikri var mı, diye sormasını isterim kendisine. İkinci olarak, tasavvuf üzerinde her türlü takdirin üzerinde mesai sarfetmesine rağmen, düşünme biçimi, kategorik, -hatta imaginasyona dayalı meselelerde bile- analitik ve kavramsal. Şeriatla tarikati ve hakikati kategorik olarak birbirinden ayırması, bu düşünme tarzının bir sonucu. Oysa şeriat olmadan tarikat da olmaz; marifete de, hakikate de ulaşılmaz. Bunların hepsi birbirini vareden, birbirinin önünü açan kopmaz bir irtibat hâlindedir birbirleriyle. İbn Arabi Hazretleri'nde bile, söz, şeriata geldiğinde, akan sular durur. Bütün metinleri, bunun somut kanıtıdır. Cündioğlu, sıklıkla âriften bahsetmesine rağmen tasvîrî, -yani başkalarının, yani Batı uygarlığının yapıp ettiklerini, ürünlerini- konuşuyor çoklukla; kendisi konuşmuyor; orada konuşlanıyor, ora'dan bakıyor her şeye temelde. Ora'dan bakınca göreceği şey de, göstereceği şey de yine ora'sı (yani bura'ya da hâkim olan ora'sı) değil mi? ” *** Arkadaşlar ben “hassasiyet”in insanların en ulvi hasletlerinden biri olduğuna inanırım. Bu kelime (duruş) uğruna, onu sahiplenme, hatta onca sahiplenme uğruna yol almaya naçizene hep hazır tutmaya çalıştım kendimi. İşte bu nedenle ben Cündioğlu’nun durduğu yerde durmuyor, beni çağırdığı yere de gitmiyorum. Çünkü ne konuştuğu yerde ne de çağırdığı yerde göremediğim bir şey var; hassasiyet. Haddim değil kendisine bundan yoksun olduğunu söylemek. Söylemiyorum da. Asla. Fakat şu kitapla baktığı yerde (ora’da) bundan bir tutam dahi olmadığına eminim. Kendisinin bir an önce doğduğu/olduğu/başladığı yere gelmesini temenni ediyorum. Başladığı yerde bolca hassasiyeti mevcut çünkü. *** Kitapta hiç mi işe yarar bir şey yok diyenlere cevabım şu olsun; Bir tutam zehre sahip yemeğin lezzetinden bahseder misiniz? *** Hatam elbet olmuştur, bildiriniz. Hayr sizinle olsun. (erhan)
Dücane Cündioglu hocanın üçlemesinin son kitabı. Sinema sanatının inceliklerini yönetmenlerin ve izleyicilerin gözünden felsefi olarak yorumlanmasını ve tanışmasını anlatan harika bir eser. Okunması ve değerlendirilmesi gereken bir eser. Tarkovski'den Lars Von Trier'e tüm eserlerin incelemesi harika. (Kasım Hocalar)
--reklam--
Sinema ve Felsefe PDF indirme linki var mı?
--reklam--
Dücane Cündioğlu - Sinema ve Felsefe kitabı için internette en çok yapılan aramalardan birisi de Sinema ve Felsefe PDF linkidir. İnternette ücretli olarak satılan çoğu kitabın PDFleri bulunmaktadır. Ancak bu PDF'leri yasal olmayan yollarla indirmek ve kullanmak hem yasalara hem de ahlaka aykırıdır. Yayın evlerinin sitesinden PDF satılıyorsa indirebilirsiniz.
Kitabın Yazarı Dücane Cündioğlu Kimdir?
1962 yılında İstanbul Üsküdar'da doğdu. 2 Nisan 1980 tarihinde başladığı yazı hayatına çeşitli dergi ve gazetelerde makaleler yazarak devam etti. 1981 yılında Kur’an ilimlerini temel uğraş alanı olarak seçti. Yorumbilim'in (İlm-i Tefsir) yanı sıra uzun yıllar Tarih, Dilbilim (İlm-i Belâğat), Düşüncebilim (İlm-i Mantık) ve Felsefe dersleri verdi. Şubat 1998’ten 2011'e kadar Yeni Şafak gazetesinde köşe yazarlığı yaptı. 5 Şubat 2011 tarihinde 'Son Günah' adlı son yazısı ile gazetedeki yazılarına son verdi. 1993 yılında Elmalılı Hamdi Yazır’ın 'Hak Dini Kur’an Dili: Kur’ân ve Meâlini' hazırlayıp notlandırdı.
--reklam--
Dücane Cündioğlu Kitapları - Eserleri
- Hz. İnsan
- Göz İzi
- Ölümün Dört Rengi
- Cenab-ı Aşk
- Motto
- Düşünce Düşlenir
- Daire'ye Dair
- Hakikat ve Hurafe
- Kur'an'ı Anlama'nın Anlamı
- Sanat ve Felsefe
- Sinema ve Felsefe
- Mimarlık ve Felsefe
- Akif'e Dair
- Söz'ün Özü
- Keşf-i Kadim
- Anlamın Buharlaşması Ve Kur'an
- Felsefenin Türkçesi
- Anlam'ın Tarihi
- Kur'an Çevirilerinin Dünyası
- Bir Mabed Bekçisi
- Arasokakların Tarihi
- Philo Sophia Loren
- Bir Mabed Savaşçısı
- Başörtü Risalesi
- Bir Kur'an Şairi
- Bir Mabed İşçisi
- Meşrutiyet'ten Cumhuriyet'e Din ve Siyaset
- Türkçe Kur'an ve Cumhuriyet İdeolojisi
- Mehmet Akif'in Kur'an Tercümeleri
- Kur'an ve Dil'e Dair
- Bir Siyasi Proje Olarak Türkçe İbadet
- Tarih ve Siyaset'e Dair
- Bir Mabed İşçisi
- Bir Mabed Bekçisi
- Bir Mabed Savaşçısı
--reklam--
Dücane Cündioğlu Alıntıları - Sözleri
- Ne var ki bu genç adam yalnızlık duygusundan hiç sıyrılamayacak, kendisini hep ayrı, aykırı hissedecek(…) (Bir Mabed Bekçisi)
- -Nurullah Ataç’a ithafen- “Nesir yok artık. Beyaz sayfaları kirleten kelime leşleri. Mabedin enkazı üzerinde hora tepen binlerce deli ve başlarında başsız bir heyulâ: Ataç” (Bir Mabed Bekçisi)
- Bil ki Kur’an, Arap Dili ve Arap Dili’nin üslub ve belâğatıyla nazil olmuştur. O nazil olduğunda Arapların hepsi Kur’an’ı anlıyorlardı ve onun bütün ayrı ayrı kelime ve terkiblerindeki mânâları biliyorlardı. Kur’an, tevhid’i ve dinî vecibeleri hâdiselere uygun olarak beyan etmek maksadıyla cümle cümle, ayet ayet inzâl ediliyordu...(İbn Haldun, 438) (Kur'an'ı Anlama'nın Anlamı)
- Eller karıncalanmış. Karıncalar kanlanmış. Kabalar kalabalıklaşmış. Kalabalıklar kabalaşmış... (Hakikat ve Hurafe)
- Rüzgarda unutulmuş bir mum gibi hisseder hep kendisini; fânussuz, yani kimsesiz, yani çaresiz… (Bir Mabed Bekçisi)
- "İmam-ı Azam hazretleri ,"Kur'an'ı doğru okuyamayanlar için Kur'an'ın tercümesiyle namaz câiz olur " demiştir." (Türkçe Kur'an ve Cumhuriyet İdeolojisi)
- Modernleşme/Dünyevileşme projesinin dindarlık anlayışı, Maûn Sûresi'nde kendisine veyl olunan o gafletin ve riyakârlığın eşlik ettiği öte dünyada hesaba çekilme bilincinden yoksun, gösteriş meraklısı ortakkoşucuların dindarlık anlayışının aynısıdır. (Philo Sophia Loren)
- Dindar bilinç düşünmeyi bilmez, gücünün de zaaflarının da kökeni budur: düşünmemek, sadece inanmak. (Söz'ün Özü)
- Ülkemizde ne yazık ki fikirlere değil, sloganlara rağbet etmek daha revaçta. Slogan atmak daha cazip, daha kârlı, daha masrafsız bir yol; üstelik etkileyici de. Düşünen değil, etkilenen insanlar... Tartışan değil, saldıran hasımlar... Öğretmeye veya öğrenmeye talip olmak yerine aldâtmaya veya aldatılmaya müheyya aydınlar... (Keşf-i Kadim)
- Sizin anlayacağınız, aşılacak çok tepe var ve fakat henüz talib yok! (Kur'an Çevirilerinin Dünyası)
- ' daha insancıl, daha adil bir düzen istedim. Direndim, insanları daha mutlu görebilmek için. Yaşam da bu değil mi zaten ? Ben de yaşadım insan gibi. ' (Arasokakların Tarihi)
- Sanatın en başından itibaren yasayla, düzenle, genel ahlakla, hatta toplumla başının belada olmasının en temel nedeni bu serazadlığı değilse nedir? (Sanat ve Felsefe)
- Kimse sana sende olmayanı veremez; bu nedenle sen sende olanı bulmalı, bulman gerekeni sen kendinde aramalısın. (Cenab-ı Aşk)
- Yarım kalmışlık yaşamın özüdür, telafi edilemez. İtiraf etmek çok zor ama ne yazık ki böyle: tüm varlığımızla yinelenemez ve yenilenemez bir çevrimin içindeyiz. (Ölümün Dört Rengi)
- Hakikatte ise sevgi elbette yaşamın özüdür... (Sinema ve Felsefe)
- “Sanat halk içindir” tekerlemesi, “köylü efendimizdir” gibi bir klişe. Puşkin “mabedimden çekil” diyor sürüye; “sen tekmeden ve küfürden anlarsın.” | CM ~ Fildişi Kule’den (Bir Mabed Bekçisi)
- Şiirin arkasında kalmak başka, şiirin arkasına saklanmak daha başka. (Akif'e Dair)
- ... "kimi gülistan da gonca gül olur" imiş; kimi gonca güle har [diken] olur gider" imiş... (Daire'ye Dair)
- Yoksula, yetime, esire seve seve yedirirler; "Size sadece Allah rızası için yediriyoruz, sizden ne bir karşılık, ne de bir teşekkür beklemiyoruz. Çünkü biz, o suratsız kara günde Rabbimizin azabından korkarız" derler (İnsan: 8- 1 0) (Söz'ün Özü)
- İnsan insanı insanda tanır. (Hz. İnsan)
Yorumlar
0 yorumYorum yazmak için tam sürüme geçin