Kitap Künyesi
Yazar: Necip Hablemitoğlu
Yayın Evi: Toplumsal Dönüşüm Yayınları
İSBN: 9789756448816
Sayfa Sayısı: 256
--reklam--
Sovyet Rusya'da Devlet Terörü Ne Anlatıyor? Konusu, Ana Fikri, Özeti
Necip Hablemitoğlu, 1950' li yılların başında, o zamanlar Sovyet bloğuna dahil bulunan Bulgaristan' dan Türkiye' ye sürgün edilmiş bir ailenin çocuğu. Bu kitabı yazdığında on dokuz yaşındaydı. Tıpkı bir doktora tezi hazırlar gibi, ulaşabildiği bütün kaynakları değerlendirerek, o yaşta böyle bir eser hazırlamak kolay iş değildir.
Bu araştırma, elli yılda altmış milyondan fazla insanın "ölüm kampları" aracılığı ile ortadan kaldırılmasına yol açan "komünist rejimin içyüzünü bütün ürkünçlüğüyle, bütün çıplaklığıyla göz önüne sermektedir.
Dr. Necip Hablemitoğlu, bu eser hakkında şunları söylüyor:
"Sovyet Rusya' da Devlet Terörü" ne bir roman, ne de bir hatıralar derlemesidir. Tamamen bir araştırma niteliğinde olan bu eser, uzun ve yorucu bir çalışma sonucu elde edilmiş bilgi ve belgelerin objektif bir şekilde değerlendirilmesi ve bilimsel esaslara uygun olarak tasnif edilmesi ile meydana gelmiştir."
Eser, Sovyet Rusya' nın karanlık, bilinmeyen bir dönemini aydınlatan, ürpertici bir belge niteliğindedir.
--reklam--
Sovyet Rusya'da Devlet Terörü Alıntıları - Sözleri
- Hücre mahkumlarına verilen yiyecek durumunu açıklamak için sözü Marchenko’ya bırakalım: “Hergün belirli saatlerde yürüyüş yapılması için küçük bir bahçe ayrılmıştı. Fakat bu bahçede en ufak bir ota rastlamak mümkün değildi. Çünkü bitki adına ne yetişirse hemen mahkumlar tarafından yeniliyordu.” "... hücrenin birinde bulunan mahkumlar, bir jilet ele geçirmişler biraz da şuradan buradan kâğıt parçaları toplamışlardı. Sonra bacaklarından, karınlarından birer parça et kesmişler, bunları bir kaba koymuşlar, kâğıtları da tutuşturarak pişirmeye başlamışlardı. Gardiyanlar işin farkına varıp da hücreye baskın yapınca hepsi parmaklarını kaptaki kaynar suya sokarak aceleyle et parçalarını alıp avurtlarına doldurmuşlardı. Biliyorum bu olaya inanmak çok güç gelecek... Ama gerçekten böyle bir şey olduğunu söyleyebilirim... Daha sonra bunu yapan mahkumlardan bazılarıyla konuştum. İşin en şaşılacak yönü, kendileriyle görüştüğüm zaman tamamen normal bir insan gibi görünmeleriydi. Bunlardan biri Yuri Panov adında bir mahkumdu. Birçok kere, parçalar kestiği için vücudunda çizilmedik, kesilmedik çok az yer kalmıştı. Panov yine de bir psikopata benze miyordu.”
- Umumiyetle kadınlar, kampta kısa bir müddet içerisinde fahişe haline gelmektedir. Bunda yiyeceğin oynadığı rol büyüktür. Fazla gıda maddesi elde edebilecek kadar nüfuz ve mevkii olan mahkumlar, bu kadınları elde edebilmektedir. Kamplarda homoseksüellik de göze çarpmaktadır. Marchenko’ya göre homoseksüellik bilhassa gençler ara sında yaygındır. PolonyalI savaş esirlerinin raporlarına dayanılarak hazırlanan bir eserde bu durum söyle anlatıl maktadır: “Bilhassa bu ahlak düşkünü herifler içerisinde homo- seksüelite geniş ölçüde yayılmıştı. Bu sanatlarını elalemin ortasında icra etmekten vahşice bir zevk alıyorlardı. Polonya’dan yeni gelen kafileye bu hisle saldıranlar çok oldu. Muhafızlar müdahale etmek söyle dursun, seyretmekten hoşlanıyorlardı. Hatta birbirlerini iterek, şahlanarak bu çir kin manzarayı seyrediyorlardı; adeta hayvanların çiftleş mesine bakmaktan zevk alan bazı ahlak yoksulları gi bi...” "Kampta aşkın çiçek açacağını hayal etmek güç bir iş tir” diyen Anatoly Marchenko, mahkumların cinsel hayatı hakkında aşağıdaki bilgiyi vermektedir: “Aşk mektupları kadınlarla erkekler arasında bazen haftalarca, bazen de yıllarca alınıp veriliyordu. Bazen hem şireler, hastaları ameliyat odasına götürüp getiren benim gibi yardımcılar, mektup alıp vermede kullanılıyorduk. Yakalanırsak hücre hapsine konmak işten bile değildir. Ama uzun süre normal hayattan uzak tutulmuş bu kadın ve er keklerin böyle davranışlarına hiçbir nizam ve kanun engel olamıyordu. Çoğunlukla ilk aşk mektubu rastgele birine gönderili yordu. Basit, kendini anlatan cümlelerle başlayan mektup, aşk ilanı ile sona eriyor ve bir gün buluşacakları yeri hayal lerinde canlandırıyorlardı. Böylece bir mahkum rüyasında sadece bir “kadını” değil, kendisine sevgisini söyleyen me sela Nadya’sını, Lusia’sını kucaklamış oluyordu Gönderdiği mektubun cevabını büyük bir sabırsızlık ve heyecan içinde bekliyorduk. Sevgisini yazdığı kadının da aynı şekilde ken disine karşılık verdiğini görünceye yahut başka bir hayali sevgili bulduğunu öğreninceye kadar kamptaki ağır hayat, dikenli tel örgüler, yalnızlık duygusu, hepsi bir süre için unutuluyordu.”
- 1961'den beri akıbeti meçhul Sovyet şairi, Yesenin-Volpin, bu konuda söylenebilecek olan en güzel son sözü vatandaşları adına söylerken şöyle diyordu: “Hey hemşehrilerim İnekler ve Öküzler! Bakın bir hele, Bolşevikler size ne ettiler! Fakat, tekrar korkunç bir savaş göreceğiz, Ve yepyeni devirler kapımızı çalacak.... "... Eğer ben bu savaşa ve açlığına dayanabilirsem, Belki o zaman bir sene daha beklerim, Büyüdüğüm ve kamçıdan çok korktuğum, O pek çirkin yerleri bir teftiş ederim. Ukhta ve Ustvym hapisanelerinden Kalan bir avuç arkadaşla sohbet ederim. Fakat trenler tekrar işlemeye başlayınca, O zaman Rusya’yı ebediyen terkedeceğim. Ve mutlak surette emin olacağım ki, Rusya’ya küllerimden en küçük bir parça bile gitmeyecek.”
- Almanların askeri başarısı ve onları durdurabilecek hiçbir cephenin teşekkül etmemesi Stalin’i telaşa düşürdü. Almanlar ilerledikçe Ölüm Kamplarını ve hapishaneleri tahliye etmek büyük bir mesele olmuştu. Hatta serbest halktan evvel bunların tahliye edilmesi lazım gelmişti. Çalışmaları ekonomik bir değer oluşturmakla birlikte bu mahkum işçilerin Sovyet rejimini sevmeleri imkansız olduğu gibi, Almanların da işlerine yarıyabileceklerdi. Ayrıca bu mahkum işçiler, Sovyet esaret sistemi hakkında çok değer li bilgileri de açıklayabilirlerdi. Tahliye edilemeyecekleri anlaşılınca bu esirlerin kitle halinde öldürüldükleri bilinmektedir.
- Sovyet idarecileri, şimdiye kadar yapmış oldukları bütün açıklamalarda: “komünizm”in, ülkedeki burjuvaziyi tamamen ortadan kaldırdığı iddiasını gütmüşlerdir. Burjuvazinin ortadan kaldırılması, ekseriyetinin Ölüm Kamplarına sürülmesi ile mümkün olmuştur, bu bir gerçektir. Şu halde ortaya bir soru çıkmaktadır: Ölüm Kampları, sadece burjuvazinin tasfiyesi için bir vasıta olarak mı düşünülmüş ve kurulmuştur? Sovyet idarecileri bu soruya olumlu cevap vermektedir ler. Ama, bir de durumun gerçek iç yüzünü incelemek gerekir. Çarlık ve Sovyet Rusyası arasında bir mukayese yapılacak olursa, gözler önüne kocaman bir Sovyet yalanı serilir: Çarlık Rusyasında, 1913 tarihinde ölüm Kamplarında 32.757 mahkum bulunuyordu. Bunların ancak 5.000’i siyasi mahkumdu.
- Türkiyeli sabık komünist Yusuf Yıldırım, Karaganda kampında başından geçenleri şöyle nakletmektedir: “... Sabahın beşinde kalkıp, akşamın sekizine kadar çalışıyorduk. Hergün gıdasızlık ve aşırı çalışmadan hastalanarak; en az yüz kişi ölüyordu. Iş yerine geliş gidişte yürüyemeyen, kafilenin gerisinde kalanları da ya kurşunluyor, ya da köpeklere parçalatıyorlardı. Sebebi gayet basitti, yürümekten aciz bu insanların kaçacakları ileri sürülüyordu.”
- “Almanlar gibi Sovyet Rusya’da da savaş sanayii esirlerin işlerine dayanıyordu” diyen Victor Kravchenko, aradaki farkı şöyle açıklıyordu: “Aradaki fark: Almanya fethettiği milletleri esir ediyor, bizim Kremlin ise kendi halkını esir ediyordu.’’
- Cephede en ön safta dövüşmek üzere “Cezalılar Ordusu” kuruldu. Bu ordunun mensuplarını gönüllü kamp mahkumları oluşturacaktı. Bu konuda derhal bir kararna me yürürlüğe sokularak mahkumlara tebliğ edildi. Kararnamede şöyle deniliyordu: “Siyasi ve inkılap-ihtilal aleyhtarı suçlardan mahkum olanlardan başkası gönüllü olarak cepheye gönderilecek. Bunun için dilekçe verilmesi lazımdır. Orada gösterecekleri sa dakat ve fedakarlığa göre suçları affedilecek ve savaşın bitiminde de sabıka kayıtları silinerek, medeni haklarına sahip birer vatandaş olarak addedileceklerdir. Ayrıca, nişanlarla taltif edilecekler, arzu ettikleri işe de girebileceklerdir." Bu kararnamenin tebliğinden sonra mahkumlardan bir kısmı dilekçe vermeye başladı. Fakat bunların pek çoğunun başka bir gayesi vardı. Zira daha kolay kaçabileceklerini umuyorlar, hiç olmazsa Almanlara iltica imkanı olduğunu düşünüyorlardı. “Cezalılar Ordusu” gereken her yerde düşmana karşıt en önde savaşacaktı. Bu arada düşman tarafına geçmek isteyenler olursa, buna asla imkan ve fırsat verilmeyecek ve cepheyi terk edip kaçanlar ise geride mevzilendirilmiş NKVD birlikleri tarafından imha edilecekti. Kamplarda dilekçe veren zavallı gönüllüler (!) cephede kendilerini bekleyen bu korkunç akıbetten habersizdi. Onlar sadece bu kamplardan kurtulmak istiyorlardı.
- Kırım Tatarlarının bir kısmı Kazakistan’daki ve çoğu Özbekistan’daki barakalara getirildi. İşte Kırım Tatarlarının bu memlekete gelmeleri böyle oldu. Sürgün sona erdi, fakat halkın toptan imha edilişi bundan sonra başladı. Yerli halk arasında hükümet alanları tarafından yapılan aleyhte propaganda sebebiyle bunlar, gelenleri oldukça soğuk kar şıladılar. Alışılmamış sıcaklar, sıtma ve hele Kırım’ın temiz sularına alışmış vücutlarda arkların bulanık suyunun yaydığı hastalıklar sebebiyle başlangıçta pek çok kimse öldü. Evvela baraka, ahır ve bodrumlarda iskan edildiler. Bilahare, ilk safha atlatıldıktan sonra, insan barındırmaya mahsus evlere kavuştular. Çetin ve sebatlı bir çalışmanın mükafatı olarak Kırım Tatarlarının yeni evleri oldukça düzgündü. Fakat bunlar çok sonradan olan şeylerdir. 1944-1945 senelerinde ise halk, yeni yerinde kırılıyordu.
- Eğer bir mahkum defalarca işi terketmişse durumu incelenerek dosyası mahkemeye havale olunur. Kendisine verilecek ceza; genellikle ölümdür. Hükmün icrası daha doğrusu ilamın infazı bütün mahkumların huzurunda olur. Vasati iş normunun % 30’undan aşağı düşmek de işi terketme sayı lır. Böyle olduğu halde bilhassa kış aylarında işi terketme hadiseleri çok olmaktadır. Bunlar içerisinde çok görüleni tamamen takatini tüketmiş ve her şeye ilgisiz nazarlarla bakan kimsedir. Tek bir arzusu vardır. Mümkünse ılık bir köşede, saman yığınından ibaret yatağı üzerinde kıvrılıp yatmak, böylece hayatının ve enerjisinin tükenişini mümkün olduğu kadar az hissetmek...
- Son 10-15 yıl içinde Ölüm Kamplarında cezasını (!) çeken Anatoly Marchenko kamp işçisine emeği karşısında ödenen ücretin içyüzünü söyle açıklamaktadır: “İlk ay çok çalıştım. Bu çalışmalarımızın karşılığında, aynen serbest hayatta olduğu gibi ayda bize 70-75 ruble arasında para veriliyordu. Yalnız arada şu fark vardı: Ser best bir işçinin aldığı bu ücretten yalnız vergi kesiliyordu. Bizden ise hem vergi alınıyor, hem de aylık ücretimizin % 50’si kamp masrafları için kesiliyordu. Geriye kalandan bir kaç ruble kampta giydiğimiz elbise için alınıyor, ayrıca 13 ruble de yemek parası kesiliyordu. Böyle bir durumda çelişkiler içinde bulunuyorduk. Kampın en göze görünen yerlerine afişler asılmıştı: Bunlar da söyle yazılıydı: “Tasarruf yapın ve bir otomobil sahibi olun!”
--reklam--
Sovyet Rusya'da Devlet Terörü İncelemesi - Şahsi Yorumlar
Necip Hablemitoğlu'nun henüz 20 yaşındayken böyle bir araştırma yapıp kitap yazması takdire şayandır. Okurken Rusya'nın tarihine ve karakterine tanık olacaksınız. Bir çok ırka hatta kendi milletlerine dahi yaptıkları katliamları, akıl almaz işkenceleri okurken dehşete kapılacaksınız. Bugünü anlamak, dünya haritasının bugünkü halinin arkaplanını kısmen görebilmek ve bize yapılanları unutmamak için okunması gereken bir kitap. (Hilal Türk)
--reklam--
Sovyet Rusya'da Devlet Terörü PDF indirme linki var mı?
--reklam--
Necip Hablemitoğlu - Sovyet Rusya'da Devlet Terörü kitabı için internette en çok yapılan aramalardan birisi de Sovyet Rusya'da Devlet Terörü PDF linkidir. İnternette ücretli olarak satılan çoğu kitabın PDFleri bulunmaktadır. Ancak bu PDF'leri yasal olmayan yollarla indirmek ve kullanmak hem yasalara hem de ahlaka aykırıdır. Yayın evlerinin sitesinden PDF satılıyorsa indirebilirsiniz.
Kitabın Yazarı Necip Hablemitoğlu Kimdir?
Necip Hablemitoğlu, (d. 28 Kasım 1954, Ankara – ö. 18 Aralık 2002, Ankara). Türk tarihçi, yazar. Evinin önünde uğradığı suikast sonucu 18 Aralık 2002 tarihinde hayatını kaybetmiştir. Bu suikastın failleri halen bulunamamıştır. Ancak Ergenekon davası tutuklu sanıklarından Osman Yıldırım ifadesinde Hablemitoğlu'nu Osman Gürbüz'ün öldürdüğünü ve Veli Küçük ile Muzaffer Tekin'in azmettirdiğini iddia etmiştir. Ayrıca MİT Kontrterör Dairesi eski başkanı Mehmet Eymür "Hablemitoğlu, askeri ihalelerle ilgili (yolsuzluk.com'a) bilgi sızdıranca Ergenekon'un hedefi haline gelmiş olabilir..." demiştir.
Evli ve iki kız çocuğu babası olan Necip Hablemitoğlu Türkiye dışındaki Türk topluluklarının yakın tarihi ile ilgili olarak çalışmalar yapmıştır. Orta Avrupa ve Balkanlar'da Türk eserleri, Türk azınlıkları ve Türk şehitlikleri konularında alan çalışmaları yürütmüş, ve bu konularda çeşitli projelerde aktif rol almıştır. Çalışma alanına ilişkin çok sayıda kitap ve makalesi bulunan Hablemitoğlu, öldürüldüğü 18 Aralık 2002 tarihine kadar Ankara Üniversitesi'nde doktor öğretim görevlisi olarak yirmi yıl süresince Atatürk ilkeleri ve devrim tarihi derslerini verdi.
Kendisi gibi öğretim üyesi olan Prof. Dr. Şengül Hablemitoğlu ile evli, Kanije (Kanije, Osmanlı devletinin en batıdaki kalesi) ve Uyvar (Uyvar, Osmanlı'nın en kuzeydeki kalesi) adında iki kız çocuk babası idi.
--reklam--
Necip Hablemitoğlu Kitapları - Eserleri
- Köstebek
- Alman Vakıfları
- Gaspıralı İsmail
- Şeriatçı Terörün ve Batının Kıskacındaki Ülke Türkiye
- Yüzbinlerin Sürgünü Kırım'da Türk Soykırımı
- Sovyet Rusya'da Devlet Terörü
- Milli Mücadele'de Yeşil Ordu Cemiyeti
- Şefika Gaspiralı ve Rusya'da Türk Kadın Hareketi (1893-1920)
--reklam--
Necip Hablemitoğlu Alıntıları - Sözleri
- "PİRİNCİN İÇİNDEKİ SİYAH TAŞTAN DEĞİL BEYAZ TAŞTAN KORKUN..." (Köstebek)
- Kırım Tatarlarının bir kısmı Kazakistan’daki ve çoğu Özbekistan’daki barakalara getirildi. İşte Kırım Tatarlarının bu memlekete gelmeleri böyle oldu. Sürgün sona erdi, fakat halkın toptan imha edilişi bundan sonra başladı. Yerli halk arasında hükümet alanları tarafından yapılan aleyhte propaganda sebebiyle bunlar, gelenleri oldukça soğuk kar şıladılar. Alışılmamış sıcaklar, sıtma ve hele Kırım’ın temiz sularına alışmış vücutlarda arkların bulanık suyunun yaydığı hastalıklar sebebiyle başlangıçta pek çok kimse öldü. Evvela baraka, ahır ve bodrumlarda iskan edildiler. Bilahare, ilk safha atlatıldıktan sonra, insan barındırmaya mahsus evlere kavuştular. Çetin ve sebatlı bir çalışmanın mükafatı olarak Kırım Tatarlarının yeni evleri oldukça düzgündü. Fakat bunlar çok sonradan olan şeylerdir. 1944-1945 senelerinde ise halk, yeni yerinde kırılıyordu. (Sovyet Rusya'da Devlet Terörü)
- Türkiye, üstünde oturduğu zengin altın, bor gibi stratejik madenlerin fakir bekçisi konumunda, birkaç milyar dolar kredi için bağımsızlığından ödün verir duruma gelmiştir. Üretim yapamayan- yaptırılmayan bir Türkiye, sömürgeleşmeye doğru sürüklenmektedir. (Alman Vakıfları)
- "Milletin haline aşina olmadıkça , millete hizmet mümkün olmaz. Bunun için köy düğünlerine , derviş ve ulema meclislerine , Beyler ve ağalar ziyafetine , medrese hücrelerine girmeli , her türlü ictimalarda bulunmalı , çok dinleyip ,az konuşup ameli dersler almalı. Her sanatın iyi cihatlerini ve uygunsuz hallerini görüp , öğrenip milli zaafın neden ibaret ve milletin neye muhtaç olduğunu anlamalı . " (Gaspıralı İsmail)
- Fethullah Gülen'e 1996'da resmi koruma tahsis edilmiştir. Asli görevi ve varlık nedeni, Cumhuriyet'i, laik hukuk sistemini, devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü korumak, Atatürk ilke ve devrimlerine sahip çıkmak olan ve bunun için devletten maaş alan emniyetçiler, Fethullah Gülen'i korumak konumuna getirilmişlerdir. (Köstebek)
- Tarihin er geç yazacağı şey: MÜSTAKİL VE MESUT KIRIM'dır. (Yüzbinlerin Sürgünü Kırım'da Türk Soykırımı)
- 1920'de Nerimanof'un Azerbaycan'da hazırladığı YEŞİL ORDU, Milli Mücadele'ye yardım vesilesiyle Anadolu'ya girecek,sonra bir biçimine getirip iktidarı ele alacaktı. Moskova'dan gönderilen Kazanlı Şerif Manatov ve Ziynetullah Nuşirevan Ankara ve Eskişehir'de yapacakları gizli ve silahlı YEŞİL ORDU teşkilatıyla milli idareyi içinden yıkacaklar, Moskova'da Lenin'in yanında bulunan Mustafa Suphi de Komünist Türkiye'nin Cumhur Reisi olacaktı. Ve böylelikle Türkiye de Moskova'nın hakimiyeti altına girecekti. (Milli Mücadele'de Yeşil Ordu Cemiyeti)
- Sosyalist fikirlerin, Osmanlı İmparatorluğu'ndan ayrılmak isteyen ayrılıkçı unsurlar arasında itibar görmesi; özellikle Ermeni, Bulgar ve Rum azınlık liderlerince aksiyona geçirilmesi, İttihat ve Terakki yöneticilerinin dikkatinden kaçmamıştır. (Milli Mücadele'de Yeşil Ordu Cemiyeti)
- Zeus Sunağı Bergamalılara iade edilinceye kadar, Türkiye 'de Alman arkeoglarının kazı yapmalarına kesinlikle izin verilmemelidir. (Alman Vakıfları)
- "Ben Türk'üm ve başka Türkiye yok" diyerek yola çıkmış ve bunun bedelini canıyla ödemiş gerçek bir aydın olan Necip Hablemitoğlu, Köstebek kitabında irtica tehdidini, devlet kademelerindeki örgütlenmelerini kuşkuya yer bırakmadan begelerle ispatlıyor. (Köstebek)
- Sınırsız kişisel özgürlükler, kişisel çıkarlar, uygar ve düzenli toplumları, devletleri yıkarak anarşiyi ve çoğunluklarla da zorbalığı yaratır. (Köstebek)
- Onlara göre Türk yok, Müslüman var. Onlara göre ulus yok ümmet var. Onlara göre amaca ulaşıncaya kadar her yol mübah. Tek düşman var, o da laik Türk Cumhuriyeti. Türk Devleti'ne son vermek için "cihat" gereği, yabancı istihbarat servislerince ajan-provokatör, hatta casus olarak kullanılmak asla rahatsız edici bir olgu değil. Yeter ki şeyh, hoca efendi, baş yüce ruhsat versin! (Şeriatçı Terörün ve Batının Kıskacındaki Ülke Türkiye)
- Sibirya'nın uçsuz bucaksız buzlu çöllerinde yaşlı gözleriyle anasını, babasını arayan ,aç, susuz, yarı donmuş çocuklar, ailesini arayan bedbaht analar ,babalar, gözlerinde vatan hasreti nin sembolü olan donmuş gözyaşı Damla acılı ile son nefesini veren ihtiyarlar ;üst üste istif edilmiş donmuş cesetler, gözyaşları ile çözülen buzlar ; sadece feryatların iniltilerin hıçkırıkların ebedi destanının yazıldığı o menhus diyarlar; Karadeniz'in azgın dalgaları arasında dağılan çürük teknelerde bulan on binlerce göçmen; namusları uğruna genç canlarına kıyan kızlar ; kurşuna dizilen zindanlarda çürüyen Türkler, ölüm, açlık, soğuk ,sefalet, gerilik ,gözyaşı ,ıstırap ;şanlı bir ırkın evlatlarının yürekler acısı yaşantısı... Ortadan kaldırılmak istenen bir milletin ıstırabı... Türk olmanın cezasını çeken yaşlı yaralı esir Türklerin hazin hayat hikayesi... Bir güneş bekleyen masum insanlar ... Güneş ... Bir "Güneş"ti beklenen TURAN'ın ufuklarında . 1851 yılında bu Güneş küçük Kırım'ın bir Türk köyünde doğdu. O güneşe İsmail adını Gaspıralı lakabını verdiler. (Gaspıralı İsmail)
- "...tüm unsurlara karşı bunca zahmete ve minnetle değer mi, diyorsanız, Atatürk' ün manevi mirasçısı olarak evet değer, diyorum. Çünkü Türküm ve başka Türkiye yok!..." (Köstebek)
- Her ne kadar devlet terörüne de başvurulsa, 1969 protesto mektubunda denildiği gibi, Kırım Türklerinin davalarındaki gerçek inancı şu veciz sözlerle özetleniyordu: "düşünce ve harekette birlik oldukları taktirde, ne kadar az sayıda olurlarsa olsunlar, dünyanın en büyük kuvvetleri bile bir halkı ezemez!.." (Yüzbinlerin Sürgünü Kırım'da Türk Soykırımı)
- Kırım Türkleri gibi Orta Asya'ya sürülen Ahıska (Mesket) Türklerine en büyük zulüm ve baskıyı, Türklük bilincinden yoksun Özbek, Kazak, Kırgız milliyetçileri gerçekleştirmekte.Sovyetler Birliği ve Komünist Partisi tarihe karıştı; ancak Türk toplulukları arasında birlik ve beraberlik ruhu, Türklük bilinci yok.Karabağ kaçkınlarına,Uygurlara, Kerkük, Batı Trakya ve Kosova Türklerine hiçbir Türk Devleti yardım etmiyor, haklı davalarına sahip çıkmıyor; keza Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'ni tanımıyor. (Yüzbinlerin Sürgünü Kırım'da Türk Soykırımı)
- Tarikat bağı kurulduktan sonra yükselmek kolay. Bunlar belli bir yere geldikten sonra 'ben onlardan değilim, kandırılmışım' demeye başlıyorlar. (Köstebek)
- Yedi ayrık etnik grubun yaşadığı Fransa'da, üç ayrı etnik grubun yaşadığı İngiltere' de, yüzün üzerinde etnik grubun yaşadığı Rusya' da, hem de yüzyıllardan bugüne Fransız, İngiliz, Rus ulusçuluğu yaşatılırken; bin yılı aşkın süredir, çeşitli kavimlerin geçiş yolu olmuş, ama sonuçta bin yılı aşkın süredir Türklere vatan olan, Türk devletlerine sahne olan Türkiye topraklarında hem de çoğunluk halinde yaşayan Türklere ulusçuluk yapma hakkını, ulus adını kullanma hakkını çok görmek ne ölçüde tarihsel gerçeklerle bağdaşır ki? (Şeriatçı Terörün ve Batının Kıskacındaki Ülke Türkiye)
- Falih Rıfkı Atay, Kurtuluş adını taşıyan eserinde, Atatürk'ün herhangi bir komünisti nasıl değerlendirdiğini şöyle anlatır: Atatürk, böyle birinin mecliste olduğunu bildiği için; - Dikkat ediniz, aramızda komünist var, demezdi de: - Casus var, derdi. (Milli Mücadele'de Yeşil Ordu Cemiyeti)
- Salt çevrecilik uğruna, fabrika olmayacak, madencilik yapılmayacak, var olan sanayi de ortadan kaldırılacak. Peki insanlar nasıl geçimlerini sürdürecek, nasıl devletini ve bağımsızlığını koruyacak, nasıl emperyalistlerin oyunlarına direnecek ve nasıl parçalamaktan, sömürgeleşmekten kurtulacak? (Alman Vakıfları)
Yorumlar
0 yorumYorum yazmak için tam sürüme geçin