Kitap Künyesi
Yazar: Ahmet Yaşar Ocak
Yayın Evi: İletişim Yayınları
İSBN: 9789754705553
Sayfa Sayısı: 355
--reklam--
Türk Sufiliğine Bakışlar Ne Anlatıyor? Konusu, Ana Fikri, Özeti
Ahmet Yaşar Ocak, “saptırılmış tarih geleneği”ne prim vermeden kaleme aldığı makalelerinde, Türkiye’nin tarihsel, toplumsal ve kültürel geleneği içinde şekillenmiş özgül haliyle İslam’ı tartışıyor. Türk Sufîliğine Bakışlar’ın özellikle yoğunlaştığı üç isim Mevlana, Hacı Bektaş-ı Velî, Yunus Emre ve üç konu Ahîlik, Alevîlik, Bektaşîlik... Popüler olma kaygısıyla değil, derinlik kaygısıyla ve araştırmacılık ruhuyla biçimlenmiş bir kitap...
--reklam--
Türk Sufiliğine Bakışlar Alıntıları - Sözleri
- Sünnet imiş, kâfir de olsa incitme sen Hüda bizardır katı yürekli gönül incitenden Allah şahit, öyle kula hazırdır Siccin (Cehennem) Bilginlerden duyup bu sözü söyledim işte.
- Vah ne yazık, sevgi kadehinden içmeden Çoluk çocuk ev barktan tam geçmeden Suç ve isyan düğümünü burada çözmeden Şeytan galip, can verende şaştım işte.
- Ahmet Yesevi’nin tarihi misyonu İslam’ı, İran sufiliğinin süzgecinden geçirerek, Orta Asya’daki Budist, Şamanist ve Maniheist mistik kültürün içinden gelen göçebe ve yarı göçebe Türk boylarının anlayabileceği ve hazmedebileceği popüler ve basitleştirilmiş bir hale getirebilmiş olması şeklinde özetlenebilir.
- "Türk Müslümanlığı, tarihin her devrinde engin bir hoşgörünün de sembolü olmuştur."
- E. Ahmed-i Yesevi'nin fikirleri ve öğretisi Bugüne kadar yapılan çalışmalar, Ahmed-i Yesevi'nin sufiyane düşüncelerini ve öğretisini bize yansıtan, daha doğrusu Ahmed-i Yesevi'ye izafe edilen başlıca üç kaynaktan söz edildiğini gösteriyor: 1) Defter-i Sani adıyla anılmakta olup Divan-ı Hikmet'in bugün bilinen çeşitli versiyonlarını ihtiva eden nüsha, 2) Fakrname 3) Risale
- İşte böylece, daha önce yine Yunus Emre ile ilgili olarak başka yerde ifade etmeye çalıştığımız gibi, Türkiye'de Hacı Bektaş-ı Velî, Mevlânâ, Yunus Emre vb. şahsiyetler konusundaki bilimsel toplantı ve araştırmalarda Milliyetçi, Hümanist, İslâmcı, Devrimci vb. yaklaşımlar ortaya çıktı ve birbirleriyle mücadeleye girişti.
- Ahmed-i Yesevi Kültünün ve Yesevilik'in Yayılışı Diğer yandan yine 15. yüzyılda Nakşibendilik'in Anadolu'ya, daha doğrusu Osmanlı İmparatorluğu sınırları içine girmesiyle birlikte, bu defa Nakşibendilik'in yapısına uygun bir biçimde iyice sünnileşmiş bir Ahmed-i Yesevi imajı birincisine paralel bir şekilde gelişti. Böylece bir yanda Bektaşilik'in yapısına, diğer yanda Nakşibendilik'in karakterine uygun iki Ahmed-i Yesevi ortaya çıktı ve günümüze kadar geldi. Burada şu vakıanın altını çizmek zorundayız ki, Anadolu'dan Balkanlara kadar uzanan geniş alan içerisinde Ahmed-i Yesevi, belirtilen bu iki tarikat çevresinin dışında ve hatta halk arasında pek tanınmak durumuna gelmedi ve hiçbir zaman Anadolu ve Rumeli'de yaşamış sufiler kadar popüler olmadı.
- Ahmed-i Yesevi Kültünün ve Yesevilik'in Yayılışı Her halükarda bugün, Yesevilik'in Anadolu'da daha 13. yüzyılda, başında Hacı Bektaş-ı Veli'nin bulunduğu Haydarilik tarafından eritildiğini, Haydarilik'in, Hacı Bektaş kültü etrafında gelişen bir kolunun 16. yüzyıl başlarında bağımsız hale gelerek Bektaşilik tarikatını oluşturduğunu çok iyi biliyoruz. Böylece Yesevilik'in 13. yüzyılda Anadolu'ya taşıdığı Ahmed-i Yesevi ile ilgili bütün geleneklere bu yüzyılda Haydarilik'in, 15. yüzyıl sonlarında da Bektaşilik'in varis olduğunu; 15. yüzyılda yayılan Rumeli fetihlerine paralel olarak Bektaşilik'in Balkanlara geçtiğini ve onun aracılığı ile de Ahmed-i Yesevi geleneklerinin buralar da tanınma imkanına kavuştuğunu söyleyebiliriz.
- Ahmet Yesevi Kültünün ve Yesevilik'in Yayılışı Üçüncü saha olan Anadolu mıntıkasına gelince, buradaki Ahmed-i Yesevi ve Yesevilik kültürü, tabiatıyla en iyi yine Fuad Köprülü tarafından ortaya konulmuş, Haydarilik ve özellikle Bektaşilik'le bağlantısı üzerinde durulmuştur. Yesevilik'in Anadolu'ya girişi de Moğol istilası akabinde, yani 13. yüzyıl ilk çeyreği içinde olmuştur. Aynı yıllarda, yine Moğol istilasının sebep olduğu göçlerle, Yesevilik'e çok benzeyen bir başka Türk tarikatı, Tacü'l-Arifin Seyyid Ebu'l Vefa Bağdadi'nin Irak'ta kurduğu Vefailik tarikatı da, ünlü Türkmen şeyhi Dede Garkın'la Anadolu'ya ayak bastı. Kısmen Abdulbaki Gölpınarlı'nın bazı atıflarının dışında, Anadolu'daki etkisi itibariyle en az Yesevilik kadar önemli olan Vefailik üzerinde, bugüne kadar pek durulmamıştır. Yesevilik'le Vefailik arasındaki ilişki ve şaşırtıcı benzerlik üzerinde bir başka yerde durulacaktır.
- Bugün Türklerin yaşadığı her yerde Türk halk Müslümanlığı bu yüzden 'evliya kültü merkezli' bir Müslümanlık tarzıdır.
- E. Ahmed-i Yesevi'nin fikirleri ve öğretisi Kısaca söylemek gerekirse, bugün bize Ahmed-i Yesevi'nin düşünce ve öğretisini sağlam bir şekilde verebilecek, değil kendi kaleminden çıkma, kendi devrinden kalma bile herhangi otantik bir kaynağa sahip değiliz.
- O (Yunus Emre), bir Ömer Hayyam, bir Hâfız, bir Fuzûlî, bir Karacaoğlan gibi sırf şiir yazmak için şiir yazan bir şâir değildir.
- Oysa bizim kanaatimizce , faaliyet alanları tamamiyle birbirinden ayrı olan Mevlânâ ile Hacı Bektaş-- Velî ve öteki Türkmen şeyhlerinin bir düşmanlık içinde olmaları uzak bir ihtimaldir. Ama bizce Mevlânâ'nın daha ziyade onların kendine çok yabancı gelen hayat tarzları, tasavvufî telâkkileri ve nihayet kendisinin çok iyi münasebetler içinde olduğu merkezî yönetime karşı tavırları sebebiyle onlara iyi gözle bakmadığını düşünmek daha doğrudur.
- Elimizdeki kaynaklar, Ahmed-i Yesevî'nin yetişmesinde birinci derecede rolü ve etkisi olan iki kişiden bahsediyorlar: Bunlar ilki, Nakşibendî geleneğinde de büyük bir yeri olan Hace Yusuf-ı Hemedanî, diğeri ise Arslan Baba'dır.
- Anadolu topraklarında 12. yüzyıl başlarından itibaren yeni bir sentez halinde oluşmaya başlayan bu Müslüman Türk kültürünün ana besleyici kaynakları esas itibariyle Orta Asya ve Orta Doğu kökenlidir ve geniş çapta sûfîliğin etkisini taşır. Bugün de Türkiye'de halk kültürü hâlâ bu etkiyi hemen hemen bütün alanlarında kuvvetli bir biçimde yansıtır. Bunun en reddedilemez delili, halen de halk müslümanlığının 'evliya kültü merkezli' oluşudur.
--reklam--
Türk Sufiliğine Bakışlar İncelemesi - Şahsi Yorumlar
Kitabı alma sebebim sufilikteki mezhepler (Alevilik,Bektaşilik, rafızilik, vefailik…vb.) hakkında bilgi edinmekti. Aynı zamanda Mevlana , Yunus Emre, Hacı Bektaşı Veli gibi mutasavvıfların hayatlarını görüşlerini öğrenmek amacım idi. Ama kitapta bunlardan daha çok Türkiye’deki tarih araştırmasının düzgün yapılmadığı , bilimsel formasyonun yetersizliği, araştırmaların kişilerin kültüründen ve inancından etkilenip objektif bir şekilde yapılmadığını tekrar edip durdu. Sufivilikten çok Türkiye’deki tarih araştırmalarının ve araştırmacıların yetersizliğinden, objektif olmamasından, bahseden bir kitap olmuş. Bir süre sonra bunları sürekli tekrar etmesi ve tavsiye vermesi beni kitaptan biraz uzaklaştırdı. (Kenan aslan)
Ahmet Yaşar Ocak, son dönemin en büyük tarihçilerinden sayılıyor. Kazim Mİrşan ve Halil İnalcık ile beraber hem ülkemizde hem de dünyada kabul görmüş büyük ilim adamlarındandır. Türk sufiliğiyle alakalı kaleme aldığı eser başlangıçta oldukça doğru iki görüş ile başlıyordu. Birincisi; Türk tasavvuf tarihinin yeterince incelenmemiş olması ve bu konuda çalışmalar yapılmasına dair gerekliliği ifade etmişti ki gayet doğrudur. İkinsici: Türk tasavvuf tarihine dair objektif eserlerin olmayışı idi. İnsanlar bazı tarihsel kişiliklere gerçek kişiliklerden bağımsız olarak hayali bir profilden bakıyor ve inanıyor denmişti. Bu da kesinlikle doğrudur. Bu söz beni umutlandırmasına rağmen devamında büyük bir hayal kırıklığı yaşadım. Çünkü eserin objektiflik noktasında bazı sıkıntıları olduğunu gördüm Şahsi inceleme ve görüşüme göre, yazarın Türk sufiliğine bakışlar derken kastettiği; kendi şahsi bakışıdır. Eserin objektif olduğunu düşünmüyorum. Maalesef. Eserle alakalı çok not almıştım, konuyu çok detaylı olarak açıklamayı düşünüyordum. Lakin gördüğüm kadarı ile; akademisyenlerin dahi taraf olduğu bir konuda görüş beyan etmek, konuşulmaması gereken bazı mevzulara girmek okuyucular arasında olumsuz sonuçlar doğuracaktır. Bu sebeple detaylı inceleme yapmayacağım. (Gökhan)
Ahmet Yaşar Ocak hocanın, Türk sufiliğini genel olarak değerlendirdiği bu eserde, Hoca Ahmet Yesevi, Mevlana, Yunus Emre, Hacı Bektaşi Veli gibi dönemin önemli şahsiyetlerine ve onların dini anlayışlarına değiniliyor. Ayrıca Şii, Alevi, Bektaşi gibi dini oluşumların tarihlerine ışık tutuyor, bu oluşumların tarihi süreç içerisinde nasıl gelişip, şekillendiğini sade ve anlaşılır bir üslupla bizlere aktarıyor. Dini boyutu bir yana, Türk dünyası için de önemi büyük olan bu büyük Türk alimlerini tanımak, onların akideleri, dini anlayışları hakkında genel bir bilgi sahibi olmak için okunması gereken güzel bir eser olduğunu düşünüyorum. (Yusuf Can Örgen)
--reklam--
Türk Sufiliğine Bakışlar PDF indirme linki var mı?
--reklam--
Ahmet Yaşar Ocak - Türk Sufiliğine Bakışlar kitabı için internette en çok yapılan aramalardan birisi de Türk Sufiliğine Bakışlar PDF linkidir. İnternette ücretli olarak satılan çoğu kitabın PDFleri bulunmaktadır. Ancak bu PDF'leri yasal olmayan yollarla indirmek ve kullanmak hem yasalara hem de ahlaka aykırıdır. Yayın evlerinin sitesinden PDF satılıyorsa indirebilirsiniz.
Kitabın Yazarı Ahmet Yaşar Ocak Kimdir?
Yozgat'ta doğan (1945) Ahmet Yaşar Ocak yüksek tahsilini İstanbul İlahiyat Fakültesi'nde tamamladıktan sonra İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü'nü bitirdi. Aynı fakültede asistan oldu. Doktorasını Strasbourg Üniversitesi'nde, doçentlik ve profesörlüğünü ise Hacettepe Üniversitesi Tarih Bölümü'nde yaptı. Ocak, Hacettepe Üniversitesi'nde öğretim görevliliği görevini devam ettirmektedir.
--reklam--
Ahmet Yaşar Ocak Kitapları - Eserleri
- Babailer İsyanı
- Türkler, Türkiye ve İslam
- Alevî ve Bektaşî İnançlarının İslâm Öncesi Temelleri
- Türk Sufiliğine Bakışlar
- Osmanlı Toplumunda Zındıklar ve Mülhidler
- Arı Kovanına Çomak Sokmak
- Kalenderiler
- Ortaçağlar Anadolu'sunda İslam'ın Ayak İzleri
- Türkiye Sosyal Tarihinde İslamın Macerası
- Osmanlı Sufiliğine Bakışlar
- Hızır Yahut Hızır İlyas Kültü
- Sarı Saltık
- Yeniçağlar Anadolu'sunda İslam'ın Ayak İzleri
- Selçuklular Osmanlılar ve İslam
- Osmanlı İmparatorluğu ve İslam
- Veysel Karani ve Üveysilik
- Kültür Tarihi Kaynağı Olarak Menâkıbnâmeler
- Tasavvuf, Velâyet ve Kâinatın Görünmez Yöneticileri
- Kültür Tarihi Kaynağı Olarak Evliya Menakıbnameleri
- Türk Folklorunda Kesik Baş (Tarih-Folklor İlişkisinden Bir Kesit)
- Dede Garkın ve Emirci Sultan
- Yunus Emre
- Benden Sual Ederseniz
- Anadolu Selçukluları ve Beylikler Dönemi
--reklam--
Ahmet Yaşar Ocak Alıntıları - Sözleri
- Vah ne yazık, sevgi kadehinden içmeden Çoluk çocuk ev barktan tam geçmeden Suç ve isyan düğümünü burada çözmeden Şeytan galip, can verende şaştım işte. (Türk Sufiliğine Bakışlar)
- "kendisini Tanrı aşkına adamış, bu yüzden de "Yaratılanı Yaratan'dan ötürü seven" O'nun yarattığı insanı da aynı sebeple yücelten, yaşadığı dönemde gördüğü iki yüzlülükleri, bozuk düzenleri, ahlaki yoksunlukları eleştiren, insanlara düzgün insan olmayı öğretmeye çalışan melamet ehli inançlı bir sufî; olduğunu da açıkça göstermektedir. (Yunus Emre)
- Şeyh Bedreddin ve onunla bağlantılı Börklüce Mustafa ve Torlak Kemal isyanları zaman zaman 1240'taki Babai isyaniyla aynı mahiyette görülmüştür... İdeolojilerindeki benzerliğe rağmen, daha detaylı bir analiz yapıldığında, birinin ideolojisi daha çok İslami cila altında İslam öncesi inançlarla karışık bir mehdicilik, diğerininki ise yine mehdici bir karaktere sahip bulunmakla beraber, İslam, Hristiyanlık ve Museviliğin birleşiminden doğan bir bağdaştırmacılık, telfik'tir. (Yeniçağlar Anadolu'sunda İslam'ın Ayak İzleri)
- "Kasapların tartışmasında koyunların taraf tutması, koyunların kaderini değiştirmez." (Türkiye Sosyal Tarihinde İslamın Macerası)
- Alevi araştırmacılar çoğu, Aleviliği Hz Ali ile Muaviye'nin hilafet çatışmaları ile başlatırlar. Bunu İlk bakışta doğru gösteren, Aleviliğin ana inanç konusu olan Hz Ali'dir. Oysa bu başlangıç noktası Şiilik için geçerlidir ve çok bilindiği üzere Şiiliğin tarihi gerçekten burada başlar. (Ortaçağlar Anadolu'sunda İslam'ın Ayak İzleri)
- Ricaut asıl çarpıcı bilgileri, Mûsirrîn ( Muserins) adıyla zikrettiği zümre hakkında vermektedir ki aynı şekilde Osmanlı kaynaklarına yansıyan bir zümre de budur. " Sır gizleyenler" anlamına gelen bu kelimede kastedilen"sır" yazara bakılırsa, uluhiyet kavramını inkar etmek, yani ateizmdir (Yeniçağlar Anadolu'sunda İslam'ın Ayak İzleri)
- Saçları, sakalları ve bazen bıyıkları ve kaşları kazınmış, belden yukarılari çıplak, sırtlarında bir hayvan postu, boyunlarında aşık kemikleri ve çıngıraklar, bellerinde baltalariyla dolaşan bu dervişler Allah'ın insan bedenine girip insan kılığında göründüğüne, beden öldükten sonra ruhun başka bir bedende yeniden dünyaya geldiğine inanıyorlardı. Namaz kilmadiklari, oruç tutmadikları, içki içtikleri, esrar kullandıkları için uğradıkları şehir ve kasabalarda çoğunluğu halkın ve ulemanın kinamalarina ve bazen hakaretlerine muhatap oluyorlar, kırsal bölgelerde ise büyük bir saygıyla karşılanıyor ve evliya muamelesi görüyorlardı... kendilerini Müslüman olarak tanımlıyor ve fethettikleri topraklarda zaviyeler kurararak yerli Hristiyanlık halk arasında bu Müslümanlık anlayışını yayıyorlardı. Oralardaki efsaneleri, eski aziz menkabelerini, hatta Kitabı Mukaddes hikâyelerini kendilerine adapte ederek yeni menkabeler yaratıyorlardı. Bu, rastgele yapılan bir şey olmayıp, esasında oralarda kendi Müslümanlık anlayışlarını yaymak için kullandıkları bir yöntem idi. (Ortaçağlar Anadolu'sunda İslam'ın Ayak İzleri)
- Çok tipik bir örnek olduğu için hep vurguladığım bir vakıa da İrlanda'da Hıristiyanlığın yayılışı sürecidir. Hristiyan misyoner rahipler İrlanda'daki antik mitolojiyi özümseyip Hristiyanlaştırarak bu dinin yayılmasını sağlamışlardır. Bunun en güzel örneği 5. Yüzyılda İrlanda'da faaliyet gösteren Saint Patrick'tir. İşte aynı süreç İslam'ın yayılışı için de geçerlidir. İslam yayılırken coğrafyalardaki sıradan halk hiçbir zaman İslam'ın teorik kurallarının bilincine vararak, teolojisinin inceliklerine vakıf olarak Müslüman olmamıştır. Çünkü bu yüksek seviyede entelektüel bir birikim ister. Dolayısıyla sıradan halk tabii bir şekilde önce kazanacaklarına bakar, İslamı kabul etmenin kendisine sağlayacağı pratik yararlara bakar. Sonra da ilk dikkatini çeken şey eski inançlarını andıran inançlar olup olmadığıdır. Onlara benzer unsurları hemen kabullenir ve onları eski inançları ve mitolojisi ile özdeşleştirir. (Arı Kovanına Çomak Sokmak)
- XVI. yüzyılın ilk çeyreğine, yani Yavuz Sultan Selim devrine kadar yalnızca ehl-i küfr'e yani Hıristiyan dünyaya karşı mücadele misyonunu üstlenen Osmanlı devleti, bu yüzyılın başlarında, İran'da Safevi devletinin kurulmasıyla başlayan Şii propagandaya karşı yeni bir misyon yüklendi: Ehl-i Rafz'a karşı mücadele. Bu, Büyük Selçuklu İmparatorluğu'ndan sonra Sünni İslam'ın bu misyonu ikinci kez yüklenişiydi. Bu süreç, Osmanlı imparatorluğu genelinde Sünni İslam'ı tam bir devlet ideolojisine dönüştürdü. Bu Sünni ideolojinin teorik temeli, Osmanlı medreselerinde çok eskiden beri okutulmakta olup, Osmanlı Sünniliğine ana istikameti veren, XIV. yüzyılın ünlü âlimlerinden Sadeddin-i Taftazani'nin eserine Ömer Nesefi'nin yazdığı Şerhu'l Akaid idi. Yazıldığı dönemdeki şiddetli dinî cereyanların etkisiyle genellikle Sünnilik dışı İslâm mezheplerine karşı çok katı ve hoşgörüsüz bir tavır takınan ve Osmanlı Sünniliğinin tam bir dogmatizme dönüşmesinde belki en büyük rolü oynayan bu kitabın, bu açıdan ciddi ve derin bir analize tâbi tutulmasının yararlı olacağı kanaatindeyiz. Bu analiz işleminin bu meyanda getirilen diğer literatüre de uygulanması çok yararlı sonuçlar verecektir. (Türkiye Sosyal Tarihinde İslamın Macerası)
- Uzun zamandır batının akılcılığı(bilimi,teknolojisi,endüstrisi) tasavvufun irfanına galip gelmektedir. (Tasavvuf, Velâyet ve Kâinatın Görünmez Yöneticileri)
- Kaynaklara bakıldığında, conformist sufi çevrelerinin [...] bir medrese eğitimi almış ve onun öğretisini hem pratik, hem teorik yahut en azından teorik olarak benimseyen ve bu sebeple olabildiği kadar şeriat çerçevesinde kalmaya özen gösteren, daha ziyade şehirli sufilerden oluştuğu görülür. (Osmanlı Sufiliğine Bakışlar)
- Rafizilik veya Kızılbaşlık, İslami ve mistik bir cila altında eski inançlarını koyu bir tutuculukla koruyan konargöçer halk kesimi içinde, kendisini vergiye bağlayıp yerleşik hayata geçirmeye zorlayan Osmanlı yönetimine karşı, bunalımı kullanmak suretiyle tahrik eden Şii propagandasınin etkisiyle oluşan yeni bir oluşumdur. (Yeniçağlar Anadolu'sunda İslam'ın Ayak İzleri)
- Hoca fazla sert değildi ama yüzü pek gülmezdi. Erzurum şivesiyle konuşuyordu. Lacivert takım elbise giyerdi, kravatı var mıydı yok muydu onu Tam hatırlayamıyorum. Ama başındaki fötr şapkasını çok iyi hatırlıyorum. Ders verirken şapkasını çıkarıp masanın üstüne koyardı. Ama sertliğine rağmen hoş ve sempatik bir insandı aynı zamanda. Bir keresinde muziplik yapıp ders çıkışında hocaya şapka giymenin günah olup olmadığını sordum. İskilipli Atıf Hoca hadisesini biliyordum ve sorum maksatlıydı. Üstelik hocanın başında da fötr şapkası vardı. Çok kızdı hiç cevap vermeden döndü gitti. Adamcağız ne cevap versin günah dese siz niye giyiyorsunuz diyeceğim, günah değil dese madem öyle Atıf Hoca niye giymeyi reddetti diyeceğim. Hasılı kelam benim yaptığım kabalık ve ukalalık idi ama gençlik işte, bir bakıma fütursuzluk demek değil midir? (Arı Kovanına Çomak Sokmak)
- Sakalımı başımı Bıyığımla kaşımı Hak onara işimi Bu sakalı kırkarım Kaygusuz Abdal (Kalenderiler)
- Kaynaklar bu dönemin tanınmış zındıkları arasında Emevi halifesi II.Velid b. II.Yezid'i (743-744) zikrederler. Ebû'l-Ferec İsfahâni'nin (ö. 967) Kitabu'l-Egani isimli ünlü eserinde, Velid'in daha küçük yaşta mürrebbisi Abdü's-Samed tarafından "zındıklığa" alıştırıldığı, içkiye düşkün olup veliaht iken Kabe'ye bile içki götürdüğü, sefahat âlemlerini halife olduktan sonra da terk etmediği, dini emirleri hafife aldığı ve bunun herkesçe bilindiği ileri sürülür.75 Hatta Ebû Said el-Himyeri'nin naklettiği bir pasajda yer alan manzum arçalar, görünüşe göre aynı zamanda kuvvetli bir şair olan halife Velid'in, Kur'an-ı Kerim'e nazmen meydan okuduğunu gösteriyor. Yine Kitabü'l- gani'deki bir pasaj, halife Velid'in Maniheist inançlar taşıdığını ihsas ediyor. İbnu'l-Esir'in naklettiği bir anekdot ise halife hakkında tamamen değişik şeyler söylüyor; Süyûti de Zehebi'den naklen, her ne kadar içki âlemlerine düşkün ve livataya (homoseksüellik) eğilimli olsa da, halife Velid'in zındık olmadığını belirtiyor. (Osmanlı Toplumunda Zındıklar ve Mülhidler)
- Anadolu'ya muhtelif göçlerle gelip yerleşen Türkmen babalarının, eski Türk Şamanlarının İslâmîleşmiş şekilleri olduğu eskiden beri bilinmektedir. (Alevî ve Bektaşî İnançlarının İslâm Öncesi Temelleri)
- Kısaca toparlanacak olursa, bir defa bu tartışmadan, Kalenderliğin, Melametiliğin biraz farklılaşmış biçimi olduğu sonucu çıkmaktadır. Ama asıl önemli olan şudur: Bu sufi yazarların eserlerini yazdıkları dönemlerde Kalenderliği henüz yüksek bir tasavvufi felsefe ve yaşayış biçimi olarak yaşayanlar bulunduğu gibi, kendilerini bu maske altında gizleyerek hiç bir dini, içtimai ve ahlaki nizam ve kaide tanımayan Kalenderi zümreleri de bulunmaktadır. Sühreverdi'nin yaşadığı devir, aynı zamanda, ileride kendisinden bahsedilecek olan büyük Kalenderi şeyhi Cemalü'd-Din-i Sivi'nin devridir. Bu devir, ayın zamanda Kalenderiler'in Orta Doğu'da iyice yayılıp tanındıkları bir dönemdir. Cami'nin zamani ise, Kalenderi zümrelerinin hemen her tarafı kapladığı çok daha geç bir dönemi yansıtır. İşte her iki yazar da kendi devirlerindeki Kalenderi zümrelerinin durumunu göz önüne alarak belirtilen fikirlerini ileri sürmüşlerdir. (Kalenderiler)
- F. Köprülü, A. İnan, O. Turan, C. Cahen ve I. Mélikoff gibi âlimlerin çalışmaları da bu gerçeği ortaya çıkarmış, hattâ Orta Asya ve Anadolu'da XIII-XIV. yüzyıllarda bile İslâmlaşmanın tamamlanmadığını göstermişlerdir. Adları geçenler, bu duruma sebep olarak, söz konusu yıllarda devam eden göçler sebebiyle durmadan yenilenen Asya menşe'li eski inançları zikretmişler, bunlar arasında özellikle Şamanizm'e ağırlık vermişlerdir. (Alevî ve Bektaşî İnançlarının İslâm Öncesi Temelleri)
- Bektaşi menakıbnamelerinde tenasüh ile ilgili menkabeler, şüphesiz ki sadece bu kaydedilenlerden ibaret değildir. Bunlar, en tipik olanlarından seçilmiştir. Yukarıda nakledilen bu menkabeler, dikkat edilirse, üç ana grupta toplanmaktadır. a) Bir kısmında aynı ruhun Adem Peygamber'den Hz. Muhammed'e kadar, sırasıyla bütün peygamberlerin bedeninde yaşayıp geldiği anlatılmaktadır. Sultan Şucauddin ve Otman Baba'ya dair bir kısım örnekler bu mealdedir. Bu inanç, XV. yüzyılın ilk yarısında Kaygusuz Abdal'dan itibaren, Bektaşi-Alevi şiirinde de sık sık işlenmiştir. (Türkiye Sosyal Tarihinde İslamın Macerası)
- Burada son olarak bir de hükümetin Türkmenler üzerindeki baskılarından söz etmek lâzımdır. Bu baskılar bilhassa II. Gıyaseddin Keyhusrev zamanında kendini göstermeye başlamıştır. 1237'de tahta geçen bu genç sultan, rivayetlere göre Gürcü karısının etkisiyle kendini sefahate vermiş ve av partileri, içki meclisleri tertip ederek sorumsuz ve sefih bir yaşantı sürmeye başlamıştır. Devlet işlerinden tamamiyle elini çekerek yetkilerini kendi iktidarı peşinde koşan kurnaz veziri Sâdeddin Köpek'e devrettiğini bütün kaynaklar yazar. Bu vezir ve maiyyetindekiler, memleketi kendi siyasi menfaatleri doğrultusunda idare ediyor, devlet memuriyetlerini ve birtakım yüksek mevkileri rüşvet karşılığında peşkeş çekiyorlardı. Bu otorite boşluğundan ve denetimsizlikten yararlanan mültezimler, halkı yüksek vergilerle eziyorlardı. Bu sûretle birkaç yılda memleketin normal akıp giden sosyal düzeninde bozukluklar başgöstermeye başladı. Bu durum tabiatıyla diğer ahalinin hayatında olduğu gibi Türkmenlerin hayatında da sarsıntılar meydana getirmişti. Fakat Türkmenlerin takip ettikleri hayat tarzı yüzünden bu sarsıntılar onları yerleşik kesimden çok daha fazla etkiliyordu. Çünkü yeterli mer'a ve kışlak bulamamaktan dolayı zaten zorlukla hayatlarını sürdürmekte olan bu insanlar, ödemeye alışmadıkları vergilere çoğu zaman zaten olumsuz bakıyorlardı. Böyle olunca, bir de müsamahasız vergi memurlarının ağır vergi tekliflerinin getirdiği ilâve yük karşısında, iktisaden büsbütün güçsüz duruma düşüyorlardı. Sonuçta hayatlarını sürdüremez hale geldiler. İşte Türkmenleri çileden çıkaracak olan zor noktası burada başlamış olmalıdır. İster istemez yaşayabilmek ve hayatî ihtiyaçlarını giderebilmek için, zaten zaman zaman yaptıkları yağma hareketlerini daha da artırdılar ve sonunda yönetimle ipleri kopardılar. Nitekim bu durum, isyanın başlangıcından itibaren yapılan şiddetli yağmalarla kendini gösterecektir. Görüldüğü gibi, şahsen bizim Babâiler isyanının temel sebepleri olarak değerlendirmekte olup yukarıda açıklamaya çalıştığımız ekonomik, demografik, sosyal ve psikolojik sebepler, aslında birbirinin sebep ve neticesi ve birbirinden ayrılamaz faktörler olarak kabul edilebilir. (Babailer İsyanı)
Yorumlar
0 yorumYorum yazmak için tam sürüme geçin