Kitap Künyesi
Yazar: Ali Fuad Başgil
Yayın Evi: Yağmur Yayınları
İSBN: 9789757747475
Sayfa Sayısı: 96
--reklam--
Türkçe Meselesi Ne Anlatıyor? Konusu, Ana Fikri, Özeti
Bir memleketin milli dili o memleketin bilfiil yaşayan, yani konuşulan ve yazılan, gönüllere ve zekaya hitap eden dildir. Ve dilin milliyeti, kelime unsurlarında olmaktan çok, büyümesinde ve üslubunda, umumi ahenk ve edasındadır. Nitekim mimari bir eserin milliliği, mesela Süleymaniye camimizin Türklüğü, taşında tokacında değil, inşası tarzında ve terkibindedir. Süleymaniye Camiinin taşı, mermeri şuradan, buradan getirilmiştir diye bunları söküp atmak, o canım şaheseri tahrib etmektir.
Tıptı bunun gibi , Türkçemizin bazı kelimeleri şuradan, buradan alınmıştır diye bunları dilden çıkarmak, bu milet dilini yıkmaktır.
--reklam--
Türkçe Meselesi Alıntıları - Sözleri
- Evvela, yıkılan dil ile birlikte ilim ve fikir hayatı da yıkıldı. En az yüz seneden önce, bu memlekette ilmin ve ilmî tefekkürün dirilmesine imkân yoktur. Çünkü, ilmin yarısı fikir, yarısı da lisandır.
- "Sezar! Sen dilediğin insanlara Roma vatandaşlığı sıfatı verir, mevki ve rütbe ihsan edersin; fakat memleket dilinden olmayan bir kelimeye Romalı olma hakkı veremezsin." . Elbette veremez. Zira bir memleketin dili, o memleket tarihinin ve psiko-sosyolojik varlığının mahsulü ve asırlar içinde nesillerin birbirine devredip emanet ettiği bir ocak mirası ve bir ecdad mülküdür.
- Partici ve politikacı olmadığım gibi dil mütehassısı da değilim. Dil bahsindeki bilgim, her münevver Türkün bilgisinden fazla değildir. Fakat ne beis var? Ciğerinden yaralı bir insanın acı duyup feryad etmesi için ciğer mütehassısı doktor mu olması lâzımdır?
- Fransız ihtilâlcileri, eski rejimden kalma neler varsa hemen hepsini süpürüp çöplüğe attıkları halde, Fransızcaya el uzatmaktan çekinmişler, çünkü bu millet dilini, uğruna kan döktükleri millet ve vatan ülküsünün cismi ve canı telâkki etmişlerdir.
- Bilindiği gibi Fransızca; Latince, Grekçe kelimelerle eski Frank kelime elemanlarından mürekkep bir lisandır. Fakat, hiçbir Fransızın, yabancıdır diye, bu kelimeleri atmak ve yerlerine kelime uydurmak, hayalinden bile geçmez. Ya şu muazzam Anglo-Amerikan dünyasına ne dersiniz? İngilizce; bir yarısı Fransız, öbür yarısı Alman kelimelerinden teşekkül etmiştir. Fakat, Anglo-Amerikan milleti içinden hiç kimsenin ve hiçbir zümrenin çıkıp da, bunlar yabancıdır diye Fransız ve Alman kelime elemanlarını dillerinden atmak, aklından geçmiyor. Çünkü, bu milletler, biliyorlar ki, bütün lisanlar, tarihen mürekkep elemanlı olarak teşekkül etmiştir. Ve bugün, İngilizce, Fransızca gibi dünyanın en zengin dilleri, muhtelif elemanlı mürekkep dillerdir.
- Yüzlerce senelik bir tarihin öz evladı olan Türkçemizi kimin öldürmeye hakkı olabilir? Anlıyorum, samur kürke ihtiyacı olan dostlar var. Fakat, merhamet buyurulsun, pösteki bizimdir. Ve düşünülsün ki bugün dinmek bilmeyen ihtiraslar yarın son nefeste bir yudum su ile sönecektir.
- Hükümetçe girişilen ve bu memleketin modern ilim ve irfan hayatının gelişmesini en az bir asır geciktirecek olan dil davasının mevzuu ve gayesi nedir, ne olabilir?
- Sene 1944. Millet dili, bir zümre dili hâline gelmekte devam ediyor. Teşkilât kânünundan sonra sıra ana kânünların dilini kurmaya gelmiştir. Maârif Vekâletinde bir öztürkçe bürosu kurulmuş. Türkçemizi amansızca baltalamakta, mektep kitaplarının dilini değiştirmektedir. Üniversite fakültelerinde de benzeri bürolar aynı yolda. Hocaların üniversite hesâbına bastıracakları kitaplar evvelemirde bu bürolardan geçip dili burulduktan sonra bastırılacaktır. Sanki Türkiye'de yapılacak başka iş kalmamış gibi, başta Devlet Reisi olmak üzere, hükümet bununla meşgul, Bu hâli gördükçe, memleketini seven her Türk aydını gibi, benim de içim eziliyor, ezâ duyuyordum. Daha fazla seyirci kalamadım. İkisi Cumhuriyet'te, sonuncusu Vatan'da üç yazı neşrettim. İçimin acısını döktüm. Bu sert ve zehir gibi yazılar ortalıkta bir bomba gibi patladı. İnönü, uzun süren siyâsi hayâtında belki ilk defa böylesine bir kafa tutma ile karşılaşıyordu. Başta Ataylar, Ataçlar, Atalaylar olmak üzere, her köşeden bir havhavcı çıktı. Günlerce yazdılar, efendilerini müdafaa ettiler. Yâni bendelik vazifelerini yerine getirdiler. Ne geriliğim, ne örümcek kafalılığım kaldı. Meğer ben neler imişim de kimse farkında değilmiş. Efendilerine acı tenkitler savurduğum zaman herkes uyanmış ve beni tanımış. Despotik idârelerin şaşmaz kâidesi.
- “Dile kelime sokmak, dilden kelime söküp çıkarmak dilcinin ve dilcilerden mürekkep bir heyetin hatta, daha ileriye gideceğim, bir dil akademisinin işi değildir.”
- İnönü iktidâra gelince, o da Atatürkvâri işler yapmak istedi. Fakat yapılacak işler yapılmıştı. Bir nevî aşağılık duygusuyla, büyük iş başarmak sevdâsına kapılan İnönü dil meselesine sarıldı ve bu meseleyi yeniden ele aldı. Atatürk'ün bu işi başaramamış olduğunu sanarak, atalar mîrası dilimizi harap ve perişan bir hâle koydu. Dilde yok yere ihdas edilen bugünkü anarşi, en az yüz sene sürer, sanırım. Yâni Türk tefekkür hayatı yüz seneden evvel yoluna girmez. İnönü'nün bu tahrip yolundaki maşası maâlesef Hasan Âli Yücel oldu.
- Türkçemizin, hükümet zoru ve kanun yoluyla, içinden çıkılmaz tenakuzlara saplandığı ve bir trajikomik mesele haline konulduğu bugün artık herkesçe ve her sınıf halkça bilinen şeylerdendir. Hakikatin yüzü pektir ve bunu inkâra mecal yoktur. Mızrak harara (büyük ebatta çuval) girmez. Güneş balçıkla sıvanmaz. Eğer bu memlekette baremin ve memurin kanununun ve daha bilmem hangi zabıta ve mahkeme kanununun üstünde, insan hakkını ve ebedi insanlığın yüksek şerefini ve imtiyazını koruyan bir hakkaniyet kanunu varsa, bu kanunun kanatları altına sığınarak söylüyorum ki, memleket dili Türkçemiz tarihin hiçbir devrinde ve hiçbir diyarında rastlanmadık bir hükümet hatasının kurbanı olmaktadır. Yarının, memleket tarihçisi! Bu sözüm sana armağan olsun. Ta ki bugünün tarihini yazarken bütün Türk bilginlerini bu müthiş hatanın faili olmakla itham etmeyesin! Gerçi susmamalı idik. Böyle bir hatayı görüp de susmanın bile ağır bir vebali olduğunu bilmeliydik. Bu bakımdan hepimiz suçluyuz. Fakat mazur gör: Baş eğdimse günâhkar olduğumdan değil, boynumdaki evlâd ü ayal(çoluk çocuk) yükümün ağırlığından eğdim.
- Ne yaman şeydir, şu politika! İnsanlara demediğini dedirtir. Ölüleri hortlatır. Sağa sola, yemsiz volta gibi, safsata savurur. Hayali düşmanlar yaratır da, onlarla kargıdan tüfek ve tahtadan kılıçla savaşa çıkar.
- Bilindiği gibi Fransızca; Latince, Grekçe kelimelerle eski Frank kelime elemanlarından mürekkep bir lisandır. Fakat, hiçbir Fransızın, yabancıdır diye, bu kelimeleri atmak ve yerlerine kelime uydurmak, hayalinden bile geçmez. Ya şu muazzam Anglo-Amerikan dünyasına ne dersiniz? İngilizce; bir yarısı Fransız, öbür yarısı Alman kelimelerinden teşekkül etmiştir. Fakat, Anglo-Amerikan milleti içinden hiç kimsenin ve hiçbir zümrenin çıkıp da, bunlar yabancıdır diye Fransız ve Alman kelime elemanlarını dillerinden atmak, aklından geçmiyor. Çünkü, bu milletler, biliyorlar ki, bütün lisanlar, tarihen mürekkep elemanlı olarak teşekkül etmiştir. Ve bugün, İngilizce, Fransızca gibi dünyanın en zengin dilleri, muhtelif elemanlı mürekkep dillerdir. Bize gelince; senelerden beri, ardı arkası gelmeyen diktoriyal idareler, tutturdular: Hayır sen, en az bin senelik bir tarih içinde, aheste beste teşekkül etmiş, her devirde biraz daha teşekkül ederek bugünkü güzelliğini, ahengini ve emsalsiz zevkini bulmuş olan milli dilini bırakacak ve benim beğendiğim dil ile konuşacak ve yazacaksın, dediler. Niçin? Çünkü, senin bin senelik dediğin dil, saltanat devrinin dilidir. Tarihe karışan saltanatla beraber dilinin de tarih olması, Arapça, Farsça kelime elamanlarının geldikleri yerlere gitmesi lâzımdır... Fakat, saltanat, sırf siyasi bir kadrodur, dil ise içtimai ve milli bir müessesedir. Saltanat yıkılır, yerine Cumhuriyet gelir, bununla milli bünye değişmediği gibi, milli dilin de değişmemesi lâzım gelmez mi? Birbirinden ayrı olan bu iki şeyi, hangi mantıkla biribirine bağlıyorsunuz? Netice ne oldu? Evvela, yıkılan dil ile birlikte ilim ve fikir hayatı da yıkıldı. En az yüz seheden önce, bu memlekette ilmin ve ilmi tefekkürün dirilmesine imkân yoktur. Çünkü, ilmin yarısı fikir, yarısı da lisandır. Fransızların dediği gibi, “Mükemmel bir ilim, mükemmel bir lisandır.” Netice, bundan ibaret de değildir: Bugün Türkiye halkı ikiye bölünmüş durumdadır. Bir tarafta milli dilciler, öbür tarafta uydurmacılar. Birbirini anlamayan, hatta biribirine düşman gibi bakan iki zümre. Gençler, Üniversitede hocalarının, hocalar gençlerin, evde ana babaları çocuklarının dilini anlamaz oldular. Bu keşmekeş içinde, bu memlekette ilim adamı yetişmemesine değil, yetişmesine hayret edilir. İlmin ifade vasıtası, lisandır. Türkiye'de, bugün kararını bulmuş bir lisan var mıdır ki, ilim olsun? Ruhun şad olsun Şinasi: “Bed-baht ana derler kim elinde cühelanın, Kahrolmak için kesbi kemal'ü hüner eyler.”
--reklam--
Türkçe Meselesi İncelemesi - Şahsi Yorumlar
Bu kitap yaklaşık 70 sene öncesinin makalelerinden oluşmuş. Çoğunu anlasakta arada kullanılmayan kelimeler mevcut. Kitabın sayfa altlarında kelime anlamlarının olması iyi olmuş. Nasıl bir anlayış ve neden dile bu kadar hücum? (Makcicek)
Başgil cinayet olarak bakıyor bu meseleye. Bir suikast olarak görüyor. Bu suikasti hiçbir büyük milletin dilinin başına gelmemiş derecede büyük bir katliam olarak anlatıyor. Dertleşiyor bizimle. Ülkesi için duyduğu kaygıyı samimi diliyle okuyucusunun içine işliyor adeta. Okurken duygusallaşıyor insan :D “Partici veya politikacı değilim, bir dil mütehassısı değilim fakat ciğerinden yaralı bir insanın acı duyup feryad etmesi için ciğer mütehassısı doktor mu olması lazımdır” diye başlıyor kitabına. Halkın yararına olduğu iddia edilen bir şeyin kanun zoruyla, kolluk kuvvetleri yardımıyla uygulanıyor olması o şeyin gerçekten yarar mı olduğu zarar mı olacağına şüphe ile bakılmasına sebep olur. Bence genel bir kaidedir bu. gonderi/81370878 Başgil bu konuda yorum yaparken dahi hür olmadığını söylüyor. Ancak yine de sesini duyurabildiği kadarıyla duyurmuş. Kulaklar sağır olduğu için Başgil’in bağırmasının çaresi olmamış. Bir aydın olarak fikirlerine de zaman zaman başvurulmuş İsmet İnönü ile de bizzat görüşmüş bir defa. Ama bu konuda olumsuz görüşler bildirmiş yazılar yazıp yayımlamış bu sebeple de ne örümcek kafalılığı ne yobazlığı kalmış. Diğer yazarlar yüklendikçe yüklenmiş. “Günlerce yazdılar, efendilerini müdafaa ettiler. Yâni bendelik vazifelerini yerine getirdiler. Ne geriliğim, ne örümcek kafalılığım kaldı. Meğer ben neler imişim de kimse farkında değilmiş. Efendilerine acı tenkitler savurduğum zaman herkes uyanmış ve beni tanımış. Despotik idârelerin şaşmaz kâidesi.” Yazar, dilin gelişmesine hiçbir şekilde karşı değil. Yeni kelimelerin dile girmesine hiçbir şekilde karşı değil. Fakat dilin gelişmesi/değişmesi tabii bir süreç içermelidir. Halk zaman içinde bazı kelimeleri alır bazılarını bırakır. Batı’dan kelime alınmasına da karşı değildir Başgil. Zaten alınan kelimeler de kullanıla kullanıla milli dilin içine yerleşecektir buna itirazı yok ancak hükümet sırf Arapça, Farsça diye dilden halkın sıklıkla kullandığı kelimeleri atıp yenilerini uydurarak hadi bunları kullanın diyemez. Hele de yerine öztürkçe diye başka dillerden kelimeler koyacaksa hiçbir manası da olmaz. Alev Alatlı da kitabında bu konulara dikkat çekmişti: gonderi/79969985 Zaten ilim adamı sıkıntısı çekilen bir dönemde fikir işçilerinin cebine bir sözlük verip bundan sonra ders anlatırken kitap yazarken akademik dilinizi bu yeni kelimelere göre güncelleyip kullanacaksınız diyemez, dememeli. Başgil’e göre bu tahribat bizi yüz yıl toparlayamaz. “En az yüz seheden önce, bu memlekette ilmin ve ilmi tefekkürün dirilmesine imkân yoktur. Çünkü, ilmin yarısı fikir, yarısı da lisandır. Fransızların dediği gibi, “Mükemmel bir ilim, mükemmel bir lisandır.”” Yaşadığı yüzyılda iki farklı zümre oluşmuş biri milli dilciler biri de uydurmacılar. Birbirini anlamayan ve birbirine düşmanca bakan iki zümre. Bu faaliyetler sonucu gençlerin üniversite hocalarını, hocaların gençleri, evde ana babaların çocuklarını anlayamaz hale geldiklerini anlatıyor Başgil. Bu yüzden de diyor ki “Bu keşmekeş içinde, bu memlekette ilim adamı yetişmemesine değil, yetişmesine hayret edilir. İlmin ifade vasıtası, lisandır. Türkiye'de, bugün kararını bulmuş bir lisan var mıdır ki, ilim olsun” Dile yeni konulan birçok kelimenin de eski kelimelerin zarafetini taşıyamadığı da gün gibi ortadadır. Geçtiğimiz yüzyıl yazarlarını okurken dahi “sadeleştirilmiş Türkçe” ile basılmış kitaplara ihtiyaç duymak bu katliamın vehametini göstermede akla ilk gelen örneklerden biri gonderi/81331286 Yine Türkçenin Sırları isimli kitabında Nihad Sami Baranlı bu konuyu işlerken şöyle söylüyor: “Peki, Türkiye'de bir dil inkılâbı, daha doğrusu dil vâsıtasıyle bir kalkınma olmasın mıydı? Elbette olmalıydı. Fakat bu, sâdece ilim dilinde, çağdaş kültürümüzün su gibi, ekmek gibi muhtâc olduğu bir sâhada olmalıydı. Biz, Türkçemizi, çağdaş medeniyetlerin her hareketini ifâdeye muktedir, zengin ve milli bir dil hâline getirecektik. Hedef buydu. Çağdaş medeniyetlerle atbaşı yürüyücek bir kültür lisânı. Çünkü, dil inkılâbına kadar, Türkçe'de Arapça terimler sistemi hâkimdi. Türk çocukları, zâviyetân-ı mütebâdiletân-ı dâhiletân diyerek, Arap, Fars kelime ve kaaideleriyle zincirlenmiş terkiplerle hendese okuyorlardı. Köprücük kemiği yerine azm-ı terkova diyorlardı. Kalça kemiği yerine azm-ı harkafa diyorlardı. İşte bunlar değişecekti. Fakat yerlerine daha çirkinlerini koymak için değil, halk Türkçesinde zâten yaşamakta olan bilek kemiği gibi, göğüs kemiği gibi, halk dehâsının eseri olan sözleri ve benzerlerini koymak için... Bunu da ancak salâhiyetli ve itibarlı bir ilim heyeti; Türkiyeli ve Avrupalı, gerçek ilim adamlarından kurulu, hakiki bir Akademi yapabilirdi, Evet, bu bir terim meselesiydi. Kelimelere gelince... Bu, başka, hem de bambaşka bir problemdir: Kelimeler üzerinde hiç kimsenin oynamaya hakkı yoktur. Çünkü: Kelimeler, milletindir.” Başgil'in kitabı dışında da okuduğum kadarıyla dilin sadeleştirilmesi belki de kısmen gerekli ve yapılması faydalıydı ancak sonuç olarak maksadını çok aşan, bazı dillere nefret duyup kelimelerini atarken bazılarına seve seve kapıyı açan , ilginç kelime uydurmalarına kalkışılan koca bir yanlış haline gelmiş gibi görünüyor. Alatlı'nın da dediği gibi "Bir baktık, dile Arapça, Farsça yerine, önce Fransızca, sonra da İngilizce girdi. Aynı şey. Eskiden halk, üç kelimesinden ikisi Farsça ya da Arapça olan aydınları anlamıyordu; şimdi de üç kelimesinden ikisi Fransızca ya da İngilizce olan ‘aydınları’ anlamıyor." İyi okumalar. (Serhat Günaydın)
Ord. Prof. Dr. Ali Fuad Başgil... Şüphesiz bu memleketin yetiştirmiş olduğu en büyük şahsiyetlerden biri. Öyle ki, banknotların arkasında Başgil'in olmayışına dahi şaşıyorum. Kitabında ele aldığı mevzu ise, Türkiye'nin en büyük afetlerinden biri olan dil devrimi. Akademik uslup ile irdeleyişi, hiçbir zihinde soru işareti ve dahi şüphe bırakmayacak kertede sarsılmaz bir hüviyete sahip. "İlimde ve modern bilimde bu memleket bir asır boyu kendine gelemeyecek" diyerek, üstün bir feraset göstermiş ve söylediği gibi de olmuştur. Lakin şahsına sitem etmekten alıkoyamıyorum kendimi. Attığı adımlar ile büyük bir şahsiyet olmayı başarmış olsa da geri attığı adımlar ile öncü bir şahsiyet olma fırsatını kaçırmış. İlimdeki ve fikirdeki keskinliği, aksiyon boyutunda biraz daha pasif kalmış olması, gözü kara bir fıtrata sahip olmayışından. Lakin dönemin baskıcı ve totaliter yapısına baktığımız da Ali Fuad Başgil'e yüklenmek hiç de vicdani olmaz. Her şeye rağmen kendisi, "uydurma dil oluşturma şaklabanlığı"na direnen nadide insanlardandı. Bunu yaparken hiçbir siyasi kaygı gütmeksizin, yalnızca nesillerin ahvalinden kaygı duyarak ve adeta olacakları hissederek bu harekata girişmiştir. Aradan geçen 70 yılın ardından, değindiği sorunların bir bir yaşandığını görmüş olmak ziyadesiyle üzücü. "Dilsiz medeniyet olmaz!" akidesini yineliyor, bizleri bir asır geriye taşıyan şahıslara hakkımı helal etmiyorum. Memleketin aydın müsveddeleri şöyle dursun, niçin bu memleket mütefekkir yetiştiremiyor? Sorusunun cevabı işte bu eserde yatıyor. Ne mutlu bana ki, aradan geçen 2 yılın ardından, yeni bir başucu kitabı buldum. Israrla ve şiddetle tavsiye ediyorum. Dertli okumalar! (Oğuzhan Âsım Güneş)
--reklam--
Türkçe Meselesi PDF indirme linki var mı?
--reklam--
Ali Fuad Başgil - Türkçe Meselesi kitabı için internette en çok yapılan aramalardan birisi de Türkçe Meselesi PDF linkidir. İnternette ücretli olarak satılan çoğu kitabın PDFleri bulunmaktadır. Ancak bu PDF'leri yasal olmayan yollarla indirmek ve kullanmak hem yasalara hem de ahlaka aykırıdır. Yayın evlerinin sitesinden PDF satılıyorsa indirebilirsiniz.
Kitabın Yazarı Ali Fuad Başgil Kimdir?
Ord. Prof. Dr. Ali Fuat Başgil, (d. 1899 Çarşamba, Samsun - ö. 17 Nisan 1967 İstanbul), Türk Hukukçu ve siyaset adamı. Babası Halis Şükrü Efendi, annesi Makbule Hanımdır. Dedesi Sölükbaşoğullargilden Hafız İbrahim Efendidir. İlkokulu Çarşamba'da okudu. Lise öğrenimine İstanbul'da başladı ve Paris'te tamamladı. İstanbul'da okurken I. Dünya Savaşı'nın çıkmasıyla beraber eğitimini yarıda kesip 4 yıldan fazla süre Kafkas Cephesinde subay olarak görev yaptı. İstanbul'a döndükten sonra bir müddet ticaret ile uğraşdıktan sonra eğitimini tamamlamak için Paris'e gitti. Paris'te önce Saint-Barbe Lisesi sonra Buffon Lisesinde gitti ve burada lise eğitimini tamamladı. Grenoble Üniversitesi Hukuk Fakültesini bitirdikten sonra doktorasını Paris Üniversitesi Hukuk Fakültesi'nde tamamladı. Daha sonra Paris Edebiyat Fakültesi felsefe bölümü ile Paris Siyasi İlimler Merkezi'ni de bitirdi. Başgil ayrıca Lahey Devletler Hukuku Akademisi'nin derslerine devam edip, buradan da mezun oldu. Yani 36 yaşında yurda üç fakülte ve bir yüksek okul diplomalı hukukçu olarak döndü. Hatay'ın bağımsızlığa kavuşmasından sonra 1937'de Hatay Cumhuriyeti'nin anayasasını hazırladı.
Türkiye'de İstanbul Üniversitesinde uzun yıllar Teşkilat-ı Esasiye Hukuku (Anayasa) dersleri verdi. 1939 yılında ordinaryüs profesör unvanını aldı. 27 Mayıs 1960 askeri darbesinden sonra Milli Birlik Komitesi tarafından çeşitli üniversitelerden demokrasiye inandıkları için uzaklaştırılan 147'ler listesinde yer aldı. Bir yıl sonra (1961) MBK'nın, 147'lerin tekrar üniversiteye belki dönebileceklerine dair özel kanun çıkarmasına rağmen bunu kabul etmedi ve Adalet Partisi hareketi içerisinde siyasete atıldı.
15 Ekim 1961 seçimlerinde AP listesinden bağımsız Samsun Senatörü seçildi. Cumhurbaşkanlığı'na adaylığını koyması, Em. Org. Cemal Gürsel'in cumhurbaşkanlığında ısrar eden askeri kesimden gelen yoğun tepkilerle karşılaştı. 24 Ekim 1961 gecesi Fahri Özdilek ve Sıtkı Ulay tarafından götürüldüğü Başbakanlık'a bazı Milli Birlik Komitesi üyesi subaylarınca "hayatınızı garanti edemeyiz" denilerek tehdit edildikten sonra Cumhurbaşkanlığı adaylığından çekildi ve Cumhuriyet Senatosu üyeliğinden de istifa ederek yurt dışına çıktı. [1] Bunu izleyen yıllarda Cenevre Üniversitesi'nde ders verdi, aynı üniversitede Türk Dili ve Türk Tarihi Kürsüleri'ne başkanlık yaptı. Adalet Partisi'nin %52 oy oranıyla tek başına kazandığı 1965 seçimlerinden sonra Türkiye'ye dönen Prof. Ali Fuat Başgil, 17 Nisan 1967 tarihinde İstanbul'da vefat etti. Kabri Karacaahmet Mezarlığı'ndadır...
--reklam--
Ali Fuad Başgil Kitapları - Eserleri
- Gençlerle Başbaşa
- Din ve Laiklik
- Türkçe Meselesi
- 27 Mayıs İhtilali ve Sebepleri
- Hâtıralar
- İlmin Işığında Günün Meseleleri
- Demokrasi Yolunda
- Yakın Maziden Hatıra Kırıntıları
- Ord. Prof. Dr. Ali Fuad Başgil'den Mektuplar
- Ali Fuat Başgil'in Hatıraları
- Konferanslar
- Together with young
- 27 Mayıs İhtilali ve Sebepleri
--reklam--
Ali Fuad Başgil Alıntıları - Sözleri
- Şehirlerde olduğu gibi köylerde de fotoğraf çekmek yasaktı. İstanbul ile Ankara arasında fotoğraf makinesi taşımak yasak edilmişti. (27 Mayıs İhtilali ve Sebepleri)
- "Tarih, yalnız dekoru ve aktörleri değişen ebedi bir dramdır!" (Demokrasi Yolunda)
- Varlığımız, alnımızın kristalleşmiş teri ve emeğimizin helal meyvesidir. Helâl kazançlara göz diken komünist ruhlu insanlardan hiç değiliz. Çünkü, hamdolsun, "İnsan için hak ve meşru olan, yalnız emeğinin mahsulüdür diyen bir yüksek dinin mensuplarıyız. (İlmin Işığında Günün Meseleleri)
- Kadınlara hürmet et. Düşün ki kadınlık insanlığın anasıdır. (Gençlerle Başbaşa)
- "Millet hayatında ilerilik, inanç ve idealleri inkar edip madde mabuduna tapmakta değildir; bilakis inanç ve ideal yaratmakta ve bu manevi kuvvetleri korumaktadır." (İlmin Işığında Günün Meseleleri)
- “ Ademoğulları ayni vücudun azalarıdır, çünkü hepsi aynı cevherden yaratılmıştır. Eğer bunlardan biri acı duyarsa bütün diğerleri de bu acıyı duymalıdırlar”. (27 Mayıs İhtilali ve Sebepleri)
- Bir su değirmeni, bir kağnı arabası... Bunları önceden hesaplayarak, bir plâna göre yapıp meydana getiren bir ustanın varlığına delildir. Bu hakikati görüp dururken, en yüksek zekâ ve en ince bir sanat eseri olan hayat ve kâinatın maddeden istihale edip, kendiliğinden var olduğuna inanmak için, insanın sırf münkirlik inadına kapılmış olması lâzımdır. (Din ve Laiklik)
- Biz Türkler hayvani cesaret ve reaksiyon kabiliyetimiz çok yüksek, fakat medeni cesaret ve insani reaksiyonumuz sıfır insanlarız. Ammeye ait bir kötülüğe karşı harekete geçmek ve reaksiyon göstermek medeni cesarettir. İşte bu, bizde olmayan bir meziyettir. Fakat bir milleti millet yapan ve yaşatan da bu meziyettir. (Yakın Maziden Hatıra Kırıntıları)
- "Vicdan hürriyeti, ferdin dilediği ve beğendiği herhangi bir dinî, felsefî, ahlâkî, iktisadî kanaati taşıması serbestliğidir." (İlmin Işığında Günün Meseleleri)
- İnönü iktidâra gelince, o da Atatürkvâri işler yapmak istedi. Fakat yapılacak işler yapılmıştı. Bir nevî aşağılık duygusuyla, büyük iş başarmak sevdâsına kapılan İnönü dil meselesine sarıldı ve bu meseleyi yeniden ele aldı. Atatürk'ün bu işi başaramamış olduğunu sanarak, atalar mîrası dilimizi harap ve perişan bir hâle koydu. Dilde yok yere ihdas edilen bugünkü anarşi, en az yüz sene sürer, sanırım. Yâni Türk tefekkür hayatı yüz seneden evvel yoluna girmez. İnönü'nün bu tahrip yolundaki maşası maâlesef Hasan Âli Yücel oldu. (Türkçe Meselesi)
- Bilindiği gibi Fransızca; Latince, Grekçe kelimelerle eski Frank kelime elemanlarından mürekkep bir lisandır. Fakat, hiçbir Fransızın, yabancıdır diye, bu kelimeleri atmak ve yerlerine kelime uydurmak, hayalinden bile geçmez. Ya şu muazzam Anglo-Amerikan dünyasına ne dersiniz? İngilizce; bir yarısı Fransız, öbür yarısı Alman kelimelerinden teşekkül etmiştir. Fakat, Anglo-Amerikan milleti içinden hiç kimsenin ve hiçbir zümrenin çıkıp da, bunlar yabancıdır diye Fransız ve Alman kelime elemanlarını dillerinden atmak, aklından geçmiyor. Çünkü, bu milletler, biliyorlar ki, bütün lisanlar, tarihen mürekkep elemanlı olarak teşekkül etmiştir. Ve bugün, İngilizce, Fransızca gibi dünyanın en zengin dilleri, muhtelif elemanlı mürekkep dillerdir. Bize gelince; senelerden beri, ardı arkası gelmeyen diktoriyal idareler, tutturdular: Hayır sen, en az bin senelik bir tarih içinde, aheste beste teşekkül etmiş, her devirde biraz daha teşekkül ederek bugünkü güzelliğini, ahengini ve emsalsiz zevkini bulmuş olan milli dilini bırakacak ve benim beğendiğim dil ile konuşacak ve yazacaksın, dediler. Niçin? Çünkü, senin bin senelik dediğin dil, saltanat devrinin dilidir. Tarihe karışan saltanatla beraber dilinin de tarih olması, Arapça, Farsça kelime elamanlarının geldikleri yerlere gitmesi lâzımdır... Fakat, saltanat, sırf siyasi bir kadrodur, dil ise içtimai ve milli bir müessesedir. Saltanat yıkılır, yerine Cumhuriyet gelir, bununla milli bünye değişmediği gibi, milli dilin de değişmemesi lâzım gelmez mi? Birbirinden ayrı olan bu iki şeyi, hangi mantıkla biribirine bağlıyorsunuz? Netice ne oldu? Evvela, yıkılan dil ile birlikte ilim ve fikir hayatı da yıkıldı. En az yüz seheden önce, bu memlekette ilmin ve ilmi tefekkürün dirilmesine imkân yoktur. Çünkü, ilmin yarısı fikir, yarısı da lisandır. Fransızların dediği gibi, “Mükemmel bir ilim, mükemmel bir lisandır.” Netice, bundan ibaret de değildir: Bugün Türkiye halkı ikiye bölünmüş durumdadır. Bir tarafta milli dilciler, öbür tarafta uydurmacılar. Birbirini anlamayan, hatta biribirine düşman gibi bakan iki zümre. Gençler, Üniversitede hocalarının, hocalar gençlerin, evde ana babaları çocuklarının dilini anlamaz oldular. Bu keşmekeş içinde, bu memlekette ilim adamı yetişmemesine değil, yetişmesine hayret edilir. İlmin ifade vasıtası, lisandır. Türkiye'de, bugün kararını bulmuş bir lisan var mıdır ki, ilim olsun? Ruhun şad olsun Şinasi: “Bed-baht ana derler kim elinde cühelanın, Kahrolmak için kesbi kemal'ü hüner eyler.” (Türkçe Meselesi)
- Gençlik ümit ve arzularıyla, ihtiyarlık hatıralarıyla yaşar. (Hâtıralar)
- Fakat hükümetler politika keşmekeşinden sıyrılıp ihtiyacı karşılayacak tedb ir almakta geç kalmıştır. Bu se bep le mekteplerde, normal mevcudu aşan sınıflarda, hocalar çocuklar ile lâzım geldiği gibi meşgul olamıyor. Bütün bunlara kifayetsiz hoca, kışkırtıcı sinama, uygunsuz neşriyat ve kötü örnek ebeveynlerini de ilâve ediniz.. (Yakın Maziden Hatıra Kırıntıları)
- Savaş sonrası Avrupa'sının demokratik ülkelerinde her kanun, devlet ve toplum hayatının ihtiyaçlarından doğar, dolayısıyla varlık sebebi de uygulaması da bu ihtiyaçlara bağlı olur. Türkiye'de ise kural bambaşkadır. Genellikle kanunlar Türkiye'de sadece büroları ve kitaplıkları süslemeye yarar. Uygulamaları, sadece iktidarı elinde bulunduran ve keyifleri kriter yerine geçen kimselerin menfaatlerine cevap verip veremediklerine bağlıdır. (27 Mayıs İhtilali ve Sebepleri)
- Türkiye'de din aleyhinde istenildiği gibi yazılabilir ve din adamlarına istenildiği gibi hakaret edilebilir. Fakat din lehine? Hayır. (Din ve Laiklik)
- “Dile kelime sokmak, dilden kelime söküp çıkarmak dilcinin ve dilcilerden mürekkep bir heyetin hatta, daha ileriye gideceğim, bir dil akademisinin işi değildir.” (Türkçe Meselesi)
- .....Halkımız mümkündür ki, günün birinde eskiyi arayacak ve bugün tapındığı demokrasiden yüz çevirip eskiye dönecektir. (İlmin Işığında Günün Meseleleri)
- Milyar sene evvelki hilkat bahsinde “kendiliğinden var olma” kanaatini hangi tecrübe ve müşâhededen elde ettiniz? Tecrübe ve müşâhedeler, bilakis, bu kanaatin zıddını ispat eder görünüyor. Zîra hiç bir şey, hiçten çıkıp var olmuyor. (Din ve Laiklik)
- Biz, türkler böyleyiz: oturur, konuşur, üzülürüz, acı acı çekiştirir, tenkid ederiz… …Sonra da kalkar, dağılır, unuturuz. Şahsımıza dokunan en küçük bir zarara ve kötülüğe tahammül gösteremeyiz. Bir arşın toprak için, hatta beş on kuruş için adam öldürürüz. Fakat ammeye ve camiaya dokunan en büyük bir zarar ve kötülük karşısında hareket ve reaksiyon kabiliyetimiz hemen hemen sıfırdır. Bana dokunmayan yılan bin yaşasın der, geçeriz. Ben bu ruh halimizi tahlil ediyor ve şu neticeye varıyorum: biz türkler hayvani cesaret ve reaksiyon kabiliyetimiz çok yüksek, fakat medeni cesaret ve insani reaksiyonumuz sıfır insanlarız. Ammeye ait bir kötülüğe karşı harekete geçmek ve reaksiyon göstermek medeni cesarettir. İşte bu, bizde olmayan bir meziyettir. Fakat bir milleti millet yapan ve yaşatan da bu meziyettir. (Yakın Maziden Hatıra Kırıntıları)
- If you are lazy and your laziness don't come from a physical illness but it is like a psychological slackness, indolence, sloth, flightiness and dissoluteness, you can defeat this enemy of your success by your will. (Together with young)
Yorumlar
0 yorumYorum yazmak için tam sürüme geçin