Kitap Künyesi

Yazar: Tanıl Bora

Yayın Evi: İletişim Yayınları

İSBN: 9789755160405

Sayfa Sayısı: 112

--reklam--

Türkiye'nin Linç Rejimi Ne Anlatıyor? Konusu, Ana Fikri, Özeti

Tarihimizde pek çok örneği bulunan, bugün de gayet olağan bir şekilde sürüp giden linçler silsilesi, Türkiye’de sürekli bir linç “rejimi”nin var olduğunu düşündürüyor. Hepsinin bahanesi ya da hedef aldığı kesimler, isimler birbirine benziyor. Bunlar eskiden azınlıklar, daha yakın zamanda Aleviler, komünistler olurdu; 2000’lerde, PKK’yı bahane ederek Kürtlere yöneldi. Linçleri besleyen tarih anlatısı, “millî” eğitimden itibaren resmî ağızlarca yaygınlaştırılan düşmanca ırkçı-etnisist söylemler barındırıyor. Yaşanan linç girişimlerine bunların izdüşümleri olarak da bakmalı.

Tanıl Bora, Türkiye’nin Linç Rejimi’nde, bahanesi ve meşrulaştırma mekanizmaları hep hazır tutulan linç eylemlerinin analizini sunuyor. Nazi Almanyası ile halimizi karşılaştırarak... Son yıllardaki linç girişimlerinin inanılması zor dökümünü sunarak... “Linç, en aşikâr medeniyet kaybıdır. Linçin sıradanlaştığı, kolektif bir utanç yaratmadığı, infiâl uyandırmadığı bir toplum, toplum olma vasfını yitirir” sözlerinin altını çizerek...

Kitabın bu yeni baskısında, 6-7 Eylül olayları, popüler linç söylemi ve “Gezi” eylemleri dönemindeki linçlerle ilgili ilave yazılar yer alıyor.

--reklam--

Türkiye'nin Linç Rejimi Alıntıları - Sözleri

  • Özel hayatıyla ilgili “iftiralara” maruz kalan manken veya dizi oyuncusu, medyanın itibardan düşürdüğü herhangi bir kamusal şahsiyet, “linç edildiğini”, “yargısız infaza kurban gittiğini” söyleyerek tepki gösteriyor. Haksızlığa uğradığını, adaletsizliğe maruz kaldığını söyleyen meşhur egolar, ‘gerçek’ linçlerin kurbanlarına çok zaman nasip olmayan bir duygudaşlıkla karşılanabiliyorlar. Galiba, linç kavramının ‘gerçek’ bir infial konusu olmamasının bir işaretidir bu.
  • Linç, en aşikâr medeniyet kaybıdır. Linçin sıradanlaştığı, kolektif bir utanç yaratmadığı, infial uyandirmadığı toplum, toplum olma vasfını yitirir.
  • Sosyal teoride bir unsur daha vurgulanır linçi tanımlarken: Ajitasyon unsuru. “Halktan bir topluluk”, onları eyleme çağıran birileri tarafından seferber edilmiştir. “Bunlara kim dur diyecek!” diye tahrik eden gazeteler tarafından... doğrudan doğruya “vurun şerefsize, ne duruyorsunuz!” diye haykıran provokatör tarafından... öfkeyle fokurdayarak kendi kendini azdıran kalabalık içinden ilk yumruğu indiren birisi tarafından..
  • Türkçe edebiyatın iki usta yazarının, Hasan Ali Toptaş ve Ayfer Tunç’un son romanları,(9) linç ‘sahneleriyle’ bitiyor. Zaten Tunç’un Dünya Ağrısı’nın kaynağında linç vardır; kahramanımız, hayatını karartan anlamsızlık duygusunu, sevgisizliği, ergenliğinde gayrı ihtiyarî dahil olduğu bir linç tecrübesinin içine ektiği vicdan ağrısına borçludur. Linç, o taşra şehrinde büyüyen muhafazakârlığın, ümitsizliğin, hıncın, riyakârlığın bir infilâki gibidir aynı zamanda. Toptaş’ta ellerinde sopalar, taşlarla üzerine doğru gelen insanlara bakakalan linç kurbanının “bu insanların hepsi bana saldırmak için geliyor olamaz, geridekiler mutlaka öndeki o gözü dönmüşleri durdurmaya çalışıyor” diye içinden geçirmesi, ‘ummak istemesi’, linç dehşeti karşısındaki sahih insanı hayreti anlatır bize, iki edebiyatçının gözlerini linçe çevirmesi de bize bir şey anlatıyor olmalıdır. (9) Hasan Ali Toptaş, Heba, İletişim Yayınları, İstanbul 2013; Ayfer Tunç, Dünya Ağrısı, Can Yayınları, İstanbul 2014.
  • John Lynch... Linçin isim babası 1493’te İrlanda’nın Galway kasabasında cinayet zanlısı oğlunu mahkûm ettikten sonra evi­nin penceresinden sarkıtarak bizzat asan, gaddarlığıyla ün­lü yargıç James Lynch... Amerikan bağımsızlık savaşında ge­rek İngiltere’ye sadık kalan “düşmanları” gerekse her adi suç zanlısını mahkemeye çıkarmadan, çoğunlukla kırbaçla­tarak, cezalandırtan yargıç Charles Lynch... 16. yüzyıl son­larında Kuzey Carolina’da olağanüstü sertliğiyle nam salmış bir yargıç, John Lynch...
  • Öfkeli sloganlarla ajite olmuş vaziyette akan bir kitle, çokluk/çoğunluk olmanın verdiği güç duygusuyla, hele “sabrımız taştı” haklılığıyla hukukî ya da başka ‘sosyal’ kontrollerden azâde olduğunu hisseder hale gelmişse, korkutucu bir kolaylıkla bir linç güruhuna dönüşebilir. Kendine kurban bakınır hale gelebilir. Küçük bir yanlış anlama, bir işaret, kimden geldiği bilinmeyen bir emir - ve vururlar “abalı”ya. Zaten faşizmin “kitle”yle buluşmasını sağlayan bir ilkel güdüdür bu: Günah keçisi aramak! Beşerî sorunlar karmaşıktır, baş etmesi zor hatta kısa zamanda halledilemeyecek yanları da vardır, en önemlisi kendimizle ilgili yanları vardır; oysa günah keçisi, bütün sorumluluğun üzerine yıkılabileceği bir hedeftir. Günahı ona yükleyerek, onu ortadan kaldırarak, her şeyi halledebileceğinizi sanırsınız.
  • Zaten, linç sözcüğünün refakatinde linç hukuku kavramıyla beraber zuhur etmiş olması, bizi irkiltmeli. Kavramın adından türetildiği söylenen -farklı kaynaklara göre- dört kişiden üçü yargıçtır zaten. 1493’te İrlanda’nın Galway kasabasında cinayet zanlısı oğlunu mahkûm ettikten sonra evinin penceresinden sarkıtarak bizzat asan, gaddarlığıyla ünlü yargıç James Lynch... Amerikan bağımsızlık savaşında gerek İngiltere’ye sadık kalan “düşmanları” gerekse her adi suç zanlısını mahkemeye çıkarmadan, çoğunlukla kırbaçlatarak, cezalandırtan yargıç Charles Lynch... 16. yüzyıl sonlarında Kuzey Carolina’da olağanüstü sertliğiyle nam salmış bir yargıç, John Lynch... Linçin isim babası adaylarından yargıç olmayan, yalnızca William Lynch: 18. yüzyıl sonu/19. yüzyıl başlarında Pittsylvania kentinde bir haydut çetesini bizzat cezalandırmak üzere milis örgütleyen bir adam...
  • Yine öteden beri, bu “millî refleksin” meşruiyetine ve sağladığı kollama mekanizmalarına dayanarak örgütlenen, bunun üzerine bir siyaset inşa eden grupların varlığını unutmamalıyız. MHP ve BBP’nin temsil ettikleri bu çizgi, rejimin bir idare tekniği aracı olarak başvurduğu “millî refleks”i temsil etme iddiasıyla, o refleksi kontrol etme yeteneğini bir siyasal güç unsuru olarak kullanıyor. O refleksin yeniden üretimini, fanatikleşmesini sağlıyor, onu hazır bulunduruyor, hem de bu potansiyeli kontrol altında tuttukları uyarısını-tehdidini bir “sağduyu” alâmeti olarak sergiliyorlar.
  • "Millet olma" bilincinin pekişmesine sevinenler arasında, "toplum olma" ve "insan olma" bilincinin erimesinden rahatsız olan çıkar mı?
  • Linç sözcüğünün olur olmaz kullanımının, ‘gerçek’ linçle ilgili duyarlılığı düşürücü etkisini de fark etmek zorundayız.
  • Toplum olmak (“millet olmak” da diyenler olabilir), kendini ortak değerlerle, ama “biz iyiyiz, biz üstünüz”le değil evrensel, İnsanî, ahlâkî değerlerle tanımlamak ve bu temelde kendini birbirinden sorumlu hissetmek demektir. Tek ortak bağı kendi “biz”liğinin üzerine kapanıp aidiyet yemini törenleri yapmak haline gelen, intikam peşinde bir linç güruhuna dönüşen bir toplumun, her şeyden önce toplum olma vasfı (“millet” de diyenler olabilir) tahrip olur. Bu tahribat, o toplumun insanlarının kendilerine sahici bir güven duymasına da manidir.
  • Linç, en aşikar medeniyet kaybıdır. Lincin sıradanlaşyığı, kolektif bir utanç yaratmadığı, infial uyandırmadığı bir toplum, toplum olma vasfını yitiriyor demektir.
  • Linç, en aşikâr medeniyet kaybıdır. Linçin sıradanlaştığı, kolektif bir utanç yaratmadığı, infiâl uyandırmadığı bir toplum, toplum olma vasfını yitirir
  • Genel, evrensel bir ahlâkî ve politik sonuç çıkartacak olursak, linçin tek karşılığı var: Barbarlık.
  • “Linç hukuku”, hukuksuzluk demektir. “Bazı” insanların hukuktan istisna edilmesi demektir. İnsanların hukuktan istisna edil- mesinin, yani haksızlığın, adaletsizliğin doğallaşması, meşrulaşmasıdır. 9 Linç, en aşikâr medeniyet kaybıdır. Linçin sıradanlaştığı, kolektif bir utanç yaratmadığı, infiâl uyandırmadığı bir toplum, toplum olma vasfım yitiriyor demektir. 12 Nihal Atsız, 1963’te yazdığı bir mektupta “Polatlı civarında iki Alman turiste yapılan canavarlık” hakkında ki bir gazete haberine değinir ve şöyle hayıflanır: “Doğrusunu istersen, bu olayda millî bir utanç ve rezalet var. Bu utanç ancak bu iki canavarın halk tarafında linç edilmesiyle temizlenebilir ama o haysiyet, o şuur, o kan, o gayret nerede? 12 36 yıl sonra, emekli orgeneral Sabri Yirmibeşoğlu, başkanlığını yapmış olduğu Özel Harp Dairesi hakkında kendisiyle yapılan bir mülakat- ta: “6-7 Eylül de bir Özel Harp işiydi. Ve muhteşem bir ör- gütlenmeydi. Amaca da ulaştı” diyecek, 28 Özel Harp Dairesi, NATO üyesi ülkelerde komünizm tehdi- di olarak algılanan sol hareketleri bastırmak üzere örgütle- nen kontrgerilla, gaynnizami ve psikolojik harp şebekesinin Türkiye koluydu. Soğuk Savaş’m bitmesinin ardından İtal- ya’daki adıyla (Gladio) meşhur ve teşhir olan ve -görünür- de- tasfiye edilen bu şebekenin Türkiye’deki kolu kamud- yunda ancak sınırlı ölçüde tartışılabilmiş, Susurluk Skanda- li (1996) veya Ergenekon Soruşturması (2007) çerçevesin- de bazı faaliyetlerinin üzerindeki perde aralansa da, açıktan bir yüzleşme konusu olmamıştır. 28 Linç ve linç tehdidi, hukuksal düzeyde suç olmaktan öte, medeniyet kaybıdır. “Millet olma” bilincinin pekişmesine sevinenler arasında, “toplum olma” ve/‘insan olma” bilincinin erimesinden rahatsız olan da çıkar mı? 36 Linç, töreden değil savaş ve askerlik deneyiminden öğre- nilmiş bir şey. Nitekim uluslararası insan haklan örgütleri, linç olaylannda başı çekenlerin ve kışkırtıcılann, çoğunluk- la savaşı yaşamış veya kontrgerillada ‘çalışmış’ kişiler oldu- ğunu saptıyorlar. 62 Genel, evrensel bir ahlâkî ve politik sonuç çıkartacak olursak, linçin tek karşılığı var: Barbarlık. 64 taşlı sopalı, darplı bir linç vakası olduğunda bunu “linç” olarak kamuoyu gündemine getirmek hiç kolay değildir! Bir mankenin hafif tombul olduğunu ima etmek bi- le “bu linçtir” tepkisiyle karşılanabilmekte, 67 Linçin skandal olarak karşılanmadığı, linç vakası- nın insanlık adına bir utanç duygusuyla değil de “acaba niye yapmışlar?” (zımnen: kim kaşınmış) merakıyla karşılandığı bir toplumsal vasatta, linçin seyirlik olması şaşırtıcı değildir. 68

--reklam--

Türkiye'nin Linç Rejimi İncelemesi - Şahsi Yorumlar

Son Tekmeyi Unutma: Ben bu incelemeyi yazarken ALİ İSMAİL KORKMAZ'a atılan tekmenin 7. yıl dönümü gelmiş. Tam da linç konulu bir kitap okurken linç edilerek öldürülen bir çocuk...O nedenle sinirle yazıyorum. Halktan bir topluluğun, bir suçluyu ya da kendilerine göre suç davranışında bulunmuş birini yumruk, taş, sopa gibi araçlarla döve döve öldürmesi demek olan linç neden başvurulan bir yöntem? Hukukun işlemediğine, suçlunun cezasını çekmeyeceğine inanan insanlar bu cezayı kendileri vermeye çalışıyor. Hatta karşıdakinin adil yargılanmayı dahi hak etmediğini düşünüyor. Elbette o güne kadar içlerinde biriken öfkeyi daha zayıftan çıkarmak, kalabalığın arkasına saklanıp ceza sisteminden korkmamak da bunda etkili. Ancak linci ''sınırı aşmayarak(!)'' yapanlar devletçe korunabiliyor. Yani linç edenler, kendince suçlu olduğuna inandığı insanları adaletin kolladığına inansa da kollanan hep kendileri. Peki ya devlet? Devlet zaman zaman kendi üstlenmek istemediği sorumlulukları, bazı gruplara alttan ideolojik zemin hazırlamak suretiyle yaptırır. Elbette bunu kontrol altında tutar ancak hep bir aba altından ''öteki''ye sopa gösterme durumu vardır. Devlet, ki bence önemli bir tahlildir bu, aslında lince kızmaz, lincin sonuçlarından korktuğu için tedbir alır. Hiçbir siyasetçiden ''linç kötüdür, durduk yere insanlar öldü,'' dediğini duyamayız. ''Bu linç birliğimizi bozar, aramızı açar,'' der. Yani toplumun yapısını bozmasa birilerinin kendilerince adalet dağıtması normal karşılanacak. Zaman zaman azınlık konumda olanlara göz dağı vermek, sistem dışına çıkanlara bir uyarı olarak bu linç hareketlerine kontrollü olarak izin verilir. İşte öyle olunca da linç kültürü, linç rejimine dönüşür ve bazen bu kontrol aşılarak 6-7 Eylül Olayları'nda olduğu gibi radikal sonuçlara yol açabilir. ''Milli hassasiyet'' denilen ucu açık kavramla toplum dizayn edilebilir. Peki bu linç sadece fiili midir? Bazen sloganlar ve amblemler kullanarak kendinden olanı ayırt eder toplum ve olmayana baskı yapar. Bu da bir sembolik linçtir. Toplumsal olaylar karışık ilişkilerden meydana gelir ancak bunun suçu linç rejiminde muhakkak bir günah keçisine yüklenir. Kısacası aşağıdan yukarı bir olağanüstü hal uygulanırken daha sonra bu olağanüstü hal rejimi devlet yönetimi haline gelir. Medya boş durmaz, gerginlik, taraflar arasında sürtüşme gibi ifadelerle olayı yumuşatır veya ''tık'' kazanmak için bu videoları bir eğlence haline dönüştürebilir. Ülkenin dört yanından verilmiş yerel örneklerden tutun, Nazi Almanyası'nın incelenmesine kadar çok doyurucu kitaptı. Bu arada Gezi'deki palalı herif...Sen tüm kitabın özetisin. Birey olarak hiçsin. Bunu o kafana sok. İyi okumalar. (Yorgun demokrat)

ÖZENSİZ, DEĞERSİZ VE BASİT BİR ÇALIŞMA İÇİN İNCELEME: Gazete, dergi, internet ve benzeri süreli yayınlar için hazırlanmış yazılardan dönüştürlen kitaplardan oldum olası hazzetmem, onlardan uzak durmaya çalışırım. Zira bu tür yazılar çoğunlukla ayaküstü hazırlanmış, özensiz, yanlı ve popülisttir. Kitap ise özen, ciddiyet, araştırma, inceleme ve tabi emek ister. Kitabın "Türkiye'nin Linç Rejimi" gibi bir adı olunca en azından Cumhuriyet dönemindeki iktidar / devlet destekli linçlerin ele alınacağı, bunların sebepleri ve sonuçlarının inceleneceği gibi bir kanaate kapılıyorsunuz ister istemez ama öyle bir durum yok. Tanıl Bora bu kitabında "Razgrad, Vagonli, Hatay olayı, Tan Matbaası, 6/7 Eylül" başlıklarını kullanmış ama 6/7 Eylül ve Gezi Eylemi linçleri dışında hiçbir linç hadisesini incelememiş. Yani Türkiye'nin Linç Rejiminden bahsediyorsunuz ama başlık olarak verdiğiniz "Razgrad, Vagonli, Hatay olayı, Tan Matbaası" olaylarına bile yer vermiyor, İzmir Suikasti, Menderes ile arkadaşkarının, Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının asılması, yargılanması gibi adli, hukuki linçler aklınıza bile gelmiyor. Maraş, Çorum, Madımak linçlerine hiç değinmiyorsunuz. Kitabın sonuna bolca yüksek sesle müzik ve gürültü terörüne yönelik müdahaleleri "Kürtlere karşı linç" diye değerlendirmiş ki, bu düpedüz yazarın kendi kendine bir saygısızlığı, kışkırtıcılığının ilanı gibi bir durum. Zira, bu saldırıların pek çoğunda saldırıya uğrayandan ziyade saldıran taraf mağdur. Yanı başınızda bir inşaat, araba veya camiden, müzik/ezan/sala adı altında sürekli olarak yüksek sese/gürültüye maruz bırakılıyor, taciz ediliyorsunuz. Maganada sokağı, caddeyi kapatıp düğün adı altında terör estiriyor, havaya ateş açıyor... Bunlara karşı şikayet mercileri, yani kolluk, hukuk, devlet sizi korumuyor... Vatandaş ya evini, yurdunu terk edip gidecek veya, toplayabildiği kadar insan toplayıp bu teröre, eşkıyalığa karşı müdahale edecek. Bunun adı "linç midir?" Evet ama bunlara müdahale vatandaşın görevi değil. Yasalarımıza göre suç olmasına rağmen, görevi olanlar bu eşkıyalığı, bu haydutluğu suç olarak görmediği için, vatandaş müdahale etmek zorunda kalıyor. Evet, Türkiye'de devleti çetlerin, mafyanın ele geçirmiş olmasından, yargı, yürütme ve yasamanın işlememesinden ötürü gücü yeten gücü yetene saldırıyor, malına mülküne el koyuyor ama bu kitap ve yazarı sanki bunlardan hiç haberi yokmuş gibi, sadece iki olayla Türkiye'nin linç rejimini anlattığını zannediyor. Çabuk ve kolay okunan, yüzeysel ve "kitap" demeye bile değmeyecek kadar basit bir çalışma. (Halil Korkmaz)

Tanıl Bora'nın Birikim, Toplum ve Bilim gibi dergilerde yayınlanan yazılarından derlenen bu kitabın esas amacı, Türkiye'de lincin bir rejim olarak uygulandığının kanıtlanmasıdır. Kitabın başlangıcına lincin tanımı ve -hâlâ kuşkusu olanlar için- neden kötü olduğu ile ilgili bir bölüm koyan yazar, sonraki kısımları kronolojik olarak Türkiye'de yaşanan linçler üzerine yazdığı yazılara bırakıyor. Kitabın son bölümünde ise, 2002-2013 arasında Türkiye'de gerçekleşen linç vakaları sıralanmış. Hukukta, bir kişi suçu kanıtlanana kadar masum kabul edilir ve bu ilke de "masumiyet karinesi" olarak adlandırılır. Bu, hukukun temelini oluşturan ilkelerden biridir; zira tarih çok kötü eylemlerle suçlanarak öldürülen masumlarla doludur. Ancak bilindiği üzere, devletin en üst kademelerinden yargılaması devam eden kişiler için "bunlar terörist" denilen bir ülkede bu ilkenin işlemesini beklemek saflık olur. İşin kötü tarafı bu yargısız infazın aynısı halk nezdinde de sık sık gerçekleşir. Herhangi birisinin "Bayrağa küfretti", "Bunlar PKK'lı", "Ahlaksızlık yapıyorlar" söylemi üzerinden ilk defa gördükleri birisinin kafatasına tekmeler savuran azılı kalabalık dışarıdan bakıldığında vahşi bir hayvan sürüsünden pek ayırt edilemeyecek şekilde davranır. Tabii ki bu kalabalık yargılanmayı bir yana bırakın çoğu zaman "Halktan sert tepki", "vatandaş üzerine düşeni yaptı" vb. söylemlerle pohpohlanır. Tanıl Bora, hem bu linç dinamiklerinin nasıl geliştiğini hem de bunun devlet eliyle nasıl kontrollü bir şekilde kullanıldığına dikkat çekiyor. Bazen bir tehdit unsuru bazen de bir sindirme politikası ile işleyen bu sürecin Türkiye'de bir yönetim biçimine tekabül ettiğini tarihsel verilerle temellendirmeye çalışıyor. "Eee onlar da hak etmişler canım!" diyenlerden olmamak için, okuyun, okutun. (Hasan Suphi)

--reklam--

Türkiye'nin Linç Rejimi PDF indirme linki var mı?

--reklam--

Tanıl Bora - Türkiye'nin Linç Rejimi kitabı için internette en çok yapılan aramalardan birisi de Türkiye'nin Linç Rejimi PDF linkidir. İnternette ücretli olarak satılan çoğu kitabın PDFleri bulunmaktadır. Ancak bu PDF'leri yasal olmayan yollarla indirmek ve kullanmak hem yasalara hem de ahlaka aykırıdır. Yayın evlerinin sitesinden PDF satılıyorsa indirebilirsiniz.

Kitabın Yazarı Tanıl Bora Kimdir?

1963'te Ankara'da doğdu. İstanbul Erkek Lisesi'nin ardından 1984'de Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi'ni bitirdi. 1984-87'de Yeni Gündem'de gazetecilik yaptı. 1988-89'da Sosyalizm ve Toplumsal Mücadeleler Ansiklopedisi'nin yayın kurulunda yeraldı. Birikim dergisinde editörlük; Toplum ve Bilim dergisinde yayın yönetmenliği yaptı.

1988'den beri İletişim Yayınları'nda araştırma-inceleme dizisi editörlüğünü yürütmekte, üç aylık sosyal bilimler dergisiToplum ve Bilim dergisinin yayın yönetmeninliğini yapmakta, Birikim dergisinde yazmaktadır. Ek olarak, Radikal Gazetesi'nde haftalık futbol yazıları yazmaktadır.

--reklam--

Tanıl Bora Kitapları - Eserleri

  • Cereyanlar
  • Türkiye'nin Linç Rejimi
  • Zamanın Kelimeleri
  • Türk Sağının Üç Hali
  • Taşraya Bakmak
  • "Boşuna mı Okuduk?"
  • Kârhanede Romantizm
  • Yugoslavya
  • Devlet, Ocak, Dergâh
  • Medeniyet Kaybı
  • Hasan Âli Yücel
  • Sol, Sinizm, Pragmatizm
  • Milliyetçiliğin Kara Baharı
  • Yeni Dünya Düzeni'nin Av Sahası Bosna-Hersek
  • Takımdan Ayrı Düz Koşu
  • Tren Bir Hayattır
  • Devlet ve Kuzgun
  • Sayfiye
  • Çizgi Açığı
  • Ankara Rüzgarı / Gençlerbirliği Tarihi
  • Sosyalizm ve Toplumsal Mücadeleler Ansiklopedisi
  • İnşaat Ya Resulullah

--reklam--

Tanıl Bora Alıntıları - Sözleri

  • Çelişkiler keskinleşsin diye Böyle mi geçsin ömrüm (Sol, Sinizm, Pragmatizm)
  • ...işsizlik ve işsizlerin işsizliği yaşama biçimleri sorunu son kertede siyasal bir sorundur. ("Boşuna mı Okuduk?")
  • “Havasından mıdır suyundan mıdır pek bilinmez bura insanlarının inat sürdürmede üzerine yoktur alimallah. Büyük bir olasılıkla dikkafalılıkta birinciliği hiç kimseye kaptırmayız. Politika yapması gereken birinci adamlarımızda bu huy sıkça görülmektedir. Bu güzelim ülkenin Arap saçına dönüştürülmesinde ve burada yaşayan ulus ile azınlıkların nerede ise birbirlerine girmesinde inat denilen faktörün aslan payı geçmiştir" Şerafettin Ömer Tan (Priştine), 22 Haziran 1991 (Yugoslavya)
  • "Zaten bu arada hümanist sıfatı, popüler dilde 'iyi niyetli, naif, saf' İn eş anlamlısına dönüşmüştür(1970lerde)-galiba hala da öyledir." (Cereyanlar)
  • Demiryolcuların çalışma koşullarında ise hiçbir değişiklik olmamıştı. Eskiden yabancı şirketlerde nasıl çalışılıyorsa devlet şirketinde de aynı yorucu çalışma değişmeden devam ediyordu. Makinist ve ateşçiler yazın sıcağında kazan karşısında terlerken kışın ayazında açık markizlerde üşüyor, gardıfren denilen vagon memurları daracık kabinlerde görev yapmaya çalışıyor, makascçılar ve manevracılar her türlü hava koşulunda hâlâ ağır maaks topuzlarıyla kumanda edilen makasları yönetiyor, özetle yetersiz insan gücü ve teknolojik gerilik ile mücadele ediliyordu. Şüphesiz zorluklar demiryolcunun alnına yazılmıştı. (Tren Bir Hayattır)
  • Ezcümle, parti-devlet eliti içinde, 'ayakla- rın baş olmasını' istemeyenlerin hoşnutsuzluğu barizdir. (Hasan Âli Yücel)
  • Türkiye kapitalizminin ve modernleşmesinin bilinen "lümpen karakteri, Türkiye toplumunda bu krizin bilhassa ağır yaşanmasına yol açıyor. Her şeyden önce, kitleselleşen ve geleneksel koruma- kollama mekanizmalarını da yitiren büyük bir yoksulluk var. Bunun ötesinde, toplumsal ve ekonomik pers-pektifsizlik, "değer" kaybı büyüyor. Dünyayı ve kendini açıklamaya, anlamlandırmaya dönük ezberler bozuluyor. (Medeniyet Kaybı)
  • Sinizm kavramı felsefi düzlemde, yapay ihtiyaçlardan arınarak gerçek erdeme erişmeyi savunan çileci bir Aristotelesçi okulun hayat görüşünü tanımlıyor. (Sol, Sinizm, Pragmatizm)
  • Rifkin'e göre, işsizliği yapısallaştıran temel etken, ekonominin artık istihdam yaratmadan, tersine istihdamı azaltarak büyümesidir. Büyümenin temel etkeninin teknolojik gelişme olduğu koşullarda "üretkenlik artışı=istihdam artışı" denklemi geçerliliğini yitirmiştir. ("Boşuna mı Okuduk?")
  • ‘Nisan, ayların en zalimi’ T.S. Eliot’ın meşhur dizesini bütün bahara teşmil etmeli. Baharın zalim yüzünü unutmamalı. Ahir kışın ve peşin yazın gafil avlayışını, faniliği hatırlatan nisan yağmurunu, polen alerjisini falan kastediyor değilim. İlkbahar provokatiftir ve sadece olumlu anlamda değildir onun tahriki. Şımarık kışkırtısıyla peydahladığı umutlara hudutlarını gösterir hemen. İnfilak eden arzularla aczler arasındaki gergin ipte bir cambazdır ilkbahar. Ergenin kendini evinde hissettiği mevsimdir - ve ergenlik biraz da evden gitmek istemektir. Şüphesiz ilkbahar aynı zamanda bu güzel havada okula gitmek zorunda olmanın saçmalığı demektir. (Çizgi Açığı)
  • Iranlı yazar Macit Rahnema, kendisini yoksulluk davasına adamış bir eylemci-uzmanin su sözünü aktariyor: " Birşeyler paylaşacağınız kimse kalmadığı zaman yoksulsunuz demektir." Uzmanın anlattığı bir izah olmaktan öte, Kuzey Kanadalı Kizilderillilerin yoksulluğu, yoksulluklarini nasıl algıladıklarını ve tanımladıklarını dile getiriyor bu söz (Sol, Sinizm, Pragmatizm)
  • Zaten, linç sözcüğünün refakatinde linç hukuku kavramıyla beraber zuhur etmiş olması, bizi irkiltmeli. Kavramın adından türetildiği söylenen -farklı kaynaklara göre- dört kişiden üçü yargıçtır zaten. 1493’te İrlanda’nın Galway kasabasında cinayet zanlısı oğlunu mahkûm ettikten sonra evinin penceresinden sarkıtarak bizzat asan, gaddarlığıyla ünlü yargıç James Lynch... Amerikan bağımsızlık savaşında gerek İngiltere’ye sadık kalan “düşmanları” gerekse her adi suç zanlısını mahkemeye çıkarmadan, çoğunlukla kırbaçlatarak, cezalandırtan yargıç Charles Lynch... 16. yüzyıl sonlarında Kuzey Carolina’da olağanüstü sertliğiyle nam salmış bir yargıç, John Lynch... Linçin isim babası adaylarından yargıç olmayan, yalnızca William Lynch: 18. yüzyıl sonu/19. yüzyıl başlarında Pittsylvania kentinde bir haydut çetesini bizzat cezalandırmak üzere milis örgütleyen bir adam... (Türkiye'nin Linç Rejimi)
  • İllirya, Arnavutların ataları olduğu savlanan bir kadim Güney Avrupa ırkının ülkesinin adıydı. (Yugoslavya)
  • Kelime, 13 Mayıs 2014'te Soma'da 301 madencinin ölümüyle sonuçlanan korkunç "kaza"nın ardından, Başbakan -o zaman öyleydi- Recep Tayyip Erdoğan'ın sözleriyle meşhur oldu: "Arkadaşlar yani biz bir defa bu tür ocaklarında, kömür ocaklarında bu olanları, lütfen buralarda bu olaylar hiç olmaz diye yorumlamayalım. Bunlar olağan şeylerdir. Literatürde iş kazası denilen bir olay vardır. Bunun yapısında fıtratında bunlar var." (Zamanın Kelimeleri)
  • "Devlette bir uzuv olabilmek için şuurlu bir surette onun hareketlerile ilgili olmak, ona tam bir sadakatle yardım etmek, onun inkışaf ve terakkisi­ne çalışmak lazımdır. Asiler, mücrimler ve alâkasızlar da devletin tebaasıdırlar, fakat azası değildirler." (Türk Sağının Üç Hali)
  • Lyonlu dokumacılar Bourgneuf, Saint-Jean, Saint Georges ve Croix-Rousse mahallelerinde yoğunlaşmışlardı. Dar yollar, karanlık ve uzun avlular, sağlıksız, rutubetli ve ağır bir hava, harabeleri andıran eski binalar, loş lamba ışıklarının aydınlattığı perdesiz evler bu mahallenin başlıca görüntüsüydü. Lamartine’in “Avrupalı parya kabilesi” olarak adlandırdığı işçi yığınları, bu pis ve hastalıkların kol gezdiği yerlerde yaşamlarını sürdürürken, işsiz kaldıklarında yollarda şarkı söyleyerek dileniyorlardı. Lyonlu işçilerin sefalete karşı buldukları bu “çözüm”, sonraki yıllarda yaygınlaşarak sokak şarkıcılığının kaynağını teşkil edecekti. (Sosyalizm ve Toplumsal Mücadeleler Ansiklopedisi)
  • 19.yüzyılda Türkiye'de demiryolu büyük oranda II.Abdülhamid'in nüfus politikasının bir parçası olarak görev yapmıştır. Bu kapsamda demiryollarının etrafına farklı etnik kökende göçmenler yerleştirilmiştir. Bunlar genellikle istasyonun karşı kıyısında yerleştirilmiştir... Bu planlama süreci kapsamında göçmen yerleşimlerine padişahların isimleri verilmiştir. Demiryollarının çevresinde ismi Hamidiye, Mecidiye, Mahmudiye olan sayısız göçmen yerleşimi bulunmaktadır. (Tren Bir Hayattır)
  • Prens Sabahattin'in ifadesiyle: ''En büyük düşmanımız doğrudan doğruya kendimiziz.'' (Cereyanlar)
  • Önsöz - Ömer Laçiner Millet, kapitalizmle birlikte ortaya çıkan, ama onun doğrudan, özdeş mantıklı ürünü olmayan bir toplumsallık çerçevesidir. (Yugoslavya)
  • İnsan ölçüsünde mütevazı binalar tercihi, beşeri ebedilik yanılsamasına karşı fanilik bilincinin ifadesidir. (İnşaat Ya Resulullah)