Bir Vicdan Muhasebesi olarak İNFAK
İnsanlık tarihi, hırsların gölgesinde savrulan ve nihayetinde kendi eliyle kurduğu putların altında kalan toplumların hikâyeleriyle doludur.
Her çağın kendine has bir imtihanı, her devrin kendine göre bir karanlığı vardır. Ancak Hz. Ebubekir (r.a.) Efendimiz ’in o muazzam ferasetiyle dile getirdiği şu söz, zamanın sınırlarını aşarak her asırda insanlığın düşebileceği en derin uçurumu tek bir cümleyle özetler:
“Mal cimrilerde,
Silah korkaklarda,
Karar da zayıflarda olursa işler bozulur.”
Bugün, kadim medeniyetlerin izlerini taşıyan bu topraklarda başımızı kaldırıp etrafımıza baktığımızda, bu hikmetli sözün yankısını hemen hissediyoruz. Ruhumuzu sıkan bu darlık, sadece iktisadi bir kriz değil; bir mana, bir vicdan ve bir liyakat krizidir.
Mal, bugün ne yazık ki hem cimriliğin pençesinde kıvranan hem de sınırsız bir lüks tutkusuyla savrulanların elinde heba olmaktadır. Silah, cesaretten ve adaletin o sarsılmaz faziletinden nasibini almamış ellerde bir tehdit unsuru haline gelmiştir.
Yönetim ve karar mekanizmaları ise, Hz. Ömer’in o meşhur adalet düzeninden, o "Fırat’ın kenarındaki kuzuyu" dert edinen sorumluluk bilincinden fersah fersah uzak; zayıf, yetersiz ve liyakatsiz ellere teslim edilmiştir.
Hayat, yalnızca nefes alıp vermek veya biyolojik ihtiyaçları gidermekten ibaret bir süreç değildir. İnsan, kendi varlığının sınırlarını aşıp bir başkasının gönlüne değebildiği ölçüde "insan" vasfını kazanır. Paylaşmak ve yardım etmek, fıtratımızın en saf, en kıymetli cevheridir. Bu cevheri işleyen ise empatidir. Eskilerin o derin süzgecinden geçip gelen şu söz, halimizin en temel yasasını fısıldar:
“Acı duyabiliyorsan canlısın, başkalarının acısını duyuyorsan insansın.”
İslam’ın insana bakış açısını bu minvalde yeniden okumak gerekir: En bedbaht insan, sadece kendi dar dünyasına hapsolmuş, yalnızca kendi kursağını ve menfaatini düşünen kimsedir. En faziletli insan ise, başkasının acısıyla yüreği dağlanan, başkasının sevinciyle yüzü aydınlanan, yani "diğerkâm" olabilen kişidir. Bizim inancımızda komşusu açken tok yatmak bir tercih değil, bir kimlik kaybıdır. Ancak ne yazık ki modern dünya, bizi başkalarının yaralarına bakamayacak kadar kör bir bencillikle donatmıştır.
Zenginlerin cimrilikle kalplerini mühürlediği, fakirlerin ise sabır kalesinden ayrılıp hiddete kapıldığı bir yerde, toplumsal düzenin dikişleri patlamaya başlar. Toplum, birbirine muhtaç olan farklı sınıfların bir ahenk içinde yaşamasıyla ayakta kalır.
Zengin, malının bir emanet olduğunu bilmeli; fakir ise mahrumiyetini bir isyan vesilesi kılmamalıdır. Bu iki kutup arasındaki köprü "yardımlaşma" ile kurulur. Eğer bu köprü yıkılırsa, tarihin tozlu sayfalarında gördüğümüz o acı sonlar kaçınılmaz olur. Toplumda çatışmalar başlar, kardeş kardeşe hasım kesilir.
Bu süreç, bir toplumun manevi ve sosyal helâkidir. Öyle bir an gelir ki, insanlar kan dökmeyi sıradanlaştırır; haramlar kılıfına uydurularak "helal" sayılmaya başlanır. Vicdan sustuğunda, kargaşa gürültüsü her yeri kaplar.
Toprağın Bereketinden Gönlün Çoraklığına
Bir an hayal edin: Elinde binlerce dönüm mümbit arazi olan bir insan düşünün. Yılda iki kez ürün veren, bereketiyle fışkıran topraklar... Fakat bu toprakların üzerinde yükselen hayatlara baktığımızda büyük bir çelişki görüyoruz. Bu servetin sahiplerinin önemli bir kısmı, ne toprağın hakkı olan zekâtı veriyor ne de infakın huzuruna talip oluyor. Toprağın da, mülkün de, hatta o mülkü işleyen bedenin de Allah’a ait olduğunu unutmuş bir hâlde, yalnızca tüketime ve gösterişe adanmış bir hayatın kölesi olmuşlar. Eğitimde bir taşın üstüne taş koymak, hayır işlerinde bir yetimin başını okşamak, üretimi artırıp toplumun yükünü hafifletmek için en ufak bir sancı duymuyorlar.
Toplumun üzerinde sanki görünmez, zehirli bir yarışın isi var: Kim daha havalı görünecek? Kimin arabası daha lüks? Kimin evi daha şatafatlı? Bu yarışın tek bir galibi yoktur, ancak kaybedeni bellidir:
Toplumun tamamı. Gösterişin arttığı yerde samimiyet ölür. Lüksün kutsandığı yerde merhamet barınamaz.
Elbette bu karanlık tablonun dışında kalan, kazancını helal yoldan büyüten, fabrikalar kurup insanlara aş ve iş kapısı açan, cemiyetin yarasına merhem olan fedakâr iş insanlarını tenzih ederim. Ancak genel manzarada büyük bir çoğunluk, elindeki nimeti kendi dehasının bir ürünü sanarak "karunlaşma" yolunda ilerlemektedir. Unutulmamalıdır ki; zekâtı verilmemiş, infakla temizlenmemiş mal, aslında sahibinin sırtında bir yüktür ve nihayetinde onun en büyük belâsı olacaktır.
Hz. Peygamber (s.a.s.) bu tehlikeyi ne kadar sarsıcı bir tasvirle anlatır: “Allah Teâlâ bir kimseye mal verir o da bunun zekâtını ödemezse, zekâtını ödemediği bu mal kıyamet günü başı kel bir yılan şekline girip adamın boynuna dolanır ve ‘Ben senin malınım, ben biriktirdiğinim!’ der.” Bu sadece bir temsil değil, bir hakikattir. Biriktirip de paylaşmadığımız her şey, sonunda bizi boğacak bir halkaya dönüşür. Kur’an-ı Kerim de bu durumu şu ayetle tesciller:
“Allah’ın lütfundan kendilerine verdiği şeylerde cimrilik edenler, sakın bunun kendileri için hayırlı olduğunu sanmasınlar. Aksine bu onlar için bir kötülüktür. Kıyamet gününde o cimrilik ettikleri mallar boyunlarına halka yapılacaktır…” (Âl-i İmrân, 180).
Bunca uyarıya, bunca yaşanmış ibrete rağmen insanoğlu, dünya hırsının girdabında kaybolmaya devam ediyor. Fakirin feryadını duymuyor, garibin boyun büküşünü görmüyor. Mülkün gerçek sahibinden o kadar kopmuş ki, her şeyi kendi mülkü sanma sarhoşluğu içinde debelenip duruyor.
Bazen hüzünle düşünüyorum: Eğer büyük arif Muhyiddin-i Arabî bugün buralara gelse ve Kızıltepe Ulu Camii’nde halkın önüne çıksa; tıpkı yüzyıllar önce Şam’daki Emevi Camii’nde ayağını yere vurup o meşhur ve sarsıcı sözü söylediği gibi haykırmaz mıydı? O gün, insanların dünyaya olan aşırı bağlılığını görüp ayağını bastığı yerin altında altınlar olduğunu bilerek, "Sizin ibadet ettiğiniz benim ayağımın altındadır!" demişti. Bugün de gelse, muhtemelen aynı sözü tekrarlardı. Çünkü bugün pek çok insanın "Allah" diyerek yöneldiği secde, aslında banka hesabındaki rakamlar ve servetidir.
Böyle bir atmosferde, Yunus’un sesi kulaklarımızda çınlar.
“Mal sahibi, mülk sahibi, Hani bunun ilk sahibi? Mal da yalan, mülk de yalan, Var biraz da sen oyalan…”
Evet, dünya bir oyalanma yeridir, bir duraktır; yerleşilecek bir vatan değil. Paylaşmanın bereketini unuttuğumuzda, infakın o ruhu yıkayan, arındıran suyundan kaçtığımızda ve adaletin toplumu ayakta tutan çelikten iradesini kaybettiğimizde; ne yığdığımız mallar bizi kurtarabilir ne de oturduğumuz yüksek makamlar.
Mülkün gerçek sahibine döndüğümüzde, heybemizde sadece verdiğimiz kadar yer kalacaktır. Geriye kalan her şey, bu fani dünyada birer gölge gibi uçup gidecektir.