Cehaletin Failleri Medreseleri sevmiyor

KÖŞE YAZISI

Bizler, asırlardır farklı unsurlarla ama ezici bir çoğunlukla Müslüman halkların bir arada yaşadığı bir coğrafyanın evlatlarıyız. İçimizde Rum ve Süryani vatandaşlarımız gibi kadim kültürler varsa da nüfusun büyük çoğunluğunu Müslümanlar oluşturmaktadır. Ancak Cumhuriyet’in kuruluşundan itibaren bu topraklarda, halkın gerçek İslami bilgiye ulaşma kanalları adeta tıkandı. Tekke ve Zaviyelerin Kapatılması Kanunu (1925) ve ardından gelen katı uygulamalar, inancını öğrenmek isteyen kitleleri derin bir ikileme itti: Ya gizli saklı kitaplar ve hocalar bulup dinini kaçak göçek öğreneceklerdi ya da resmi ideolojinin dayattığı o manevi boşlukta, cehaletin bataklığına terk edileceklerdi.
Bu süreçte Güneydoğu halkı, coğrafi avantajı ve köklü medrese geleneği sayesinde bir nebze daha şanslıydı. İslami ilimlerde yetkin pek çok alim ve şeyh, baskılardan kurtulmak için Suriye, Irak veya İran’a geçmek zorunda kaldı. Bizim ilimizin değerlerinden Seyda Şeyh Abdurrezak Hazretleri de uzun dönem Irak ve Suriye’de ikamet etmek zorunda kalanlardandı. Rahmetli babam çocukluğumuzda hep anlatırdı; sınırın öte yakasına nasıl zorluklarla geçtiklerini, orada hangi çileli şartlar altında ilim tahsil ettiklerini kulaklarımıza küpe yapardı.
Daha sonra Türkiye’de şartlar kısmen yumuşayınca bu alimler topraklarına geri döndüler. Devletin gözünden uzak, ulaşılması zor dağ köylerinde yeniden eğitime başladılar. Burada o fedakâr köylülerin hakkını teslim etmek gerekir; kendileri çok fakir olmalarına rağmen ekmeklerini o "feki"ler (talebeler) ile son lokmasına kadar paylaştılar.
Ancak İç Anadolu ve Batı bölgesi bu kadar şanslı değildi. İstiklal Mahkemeleri süreci ve sonrasındaki sert tasfiyelerle alimler, şeyhler ve hatta Kur'an muhafızı hafızlar idam edildi. Sağ kalanlar ise can derdine düşüp kabuğuna çekildi. Geçmişte İç Anadolu’da yaşlı bir köylü ile konuşmuştum bana ömrüm boyunca unutamayacağım şu sözü söylemişti:
"Evladım, biz bir dönem ölülerimizi islama uygun nasıl defnedeceğimizin derdine düştük. Köyde namaz kıldıracak, telkin verecek tek bir adam kalmamıştı."
İşte Batı’daki ve Anadolu’nun ortasındaki insanımızın mahrumiyeti bu derece feciydi.
Halkın dini bilgiden mahrum bırakıldığı o tek tipçi dönemlerde, sözde din eğitimi ise adeta birer asimilasyon aracına dönüştü. Hatırlayanlar bilir; Cuma geceleri TRT radyosundan "Din ve Ahlak Konuşması" adlı bir program yayınlanırdı. Programı hazırlayıp sunan Faruk Ermemiş, kelimenin tam anlamıyla soyadının hakkını verircesine (!) İslam’ın özüyle mukayese dahi edilemeyecek, tamamen sistemin sınırlarını çizdiği seküler bir ahlak dersi anlatırdı. O dönemlerde Diyanet İşleri Başkanlığı’nın varlığı ile yokluğu birdi; kurum adeta dini ihya etmek için değil, dini kontrol altında tutmak için kurgulanmıştı. Müslümanlar hem sahipsiz hem de sahih bilgiden yoksundu.
Bugün resmi ideolojinin konforlu gölgesine sırtını dayayıp, fildişi kulelerinden halka üstenci bir gözle bakan ve insanımızı "cehaletle" suçlayan o "Beyaz Türkler" kesimi, ne yazıktır ki insaftan da izandan da yoksundurlar. Bu halkı cehalete mahkûm eden sistemi görmezden gelip, sonuç üzerinden milleti aşağılamak tam bir aymazlıktır.
Oysa çok uzağa değil, kendi tarihimize baksalar görecekler: Eski medreselerimiz, dünyanın dört bir yanından gelen insanların zihnini ve kalbini aydınlatırdı. İstanbul’da, Of’ta, Cizre’de, Silvan’da, Ağrı da, Konya’da ve daha nice ilim merkezinde yüz binlerce talebe yetişirdi. Bugün bile gıptayla bakılan; farklı ırkların ve dinlerin bir arada huzurla yaşadığı Mardin’deki o muazzam hoşgörü ve medeni duruş, işte o eskide bırakılan eğitim kurumlarının ve halka rehberlik eden o ihlaslı alimlerin bıraktığı sarsılmaz mirastır.

Ne acıdır ki bu baskıcı zihniyet sadece geçmişte kalmadı; modernleşme maskesi altında bugün de varlığını sürdürüyor. Şu an bile Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da o köklü medreseler, binbir imkânsızlık içinde, kırık dökük de olsa inatla ve ihlasla varlıklarını sürdürmeye çalışıyorlar. Ancak resmi kurumlar bu irfan yuvalarının önünü açmak yerine köstek olmaya devam ediyor. Milli Eğitim Bakanlığı bu damarı kurutmak için her yolu denerken, asıl görevi din hizmeti olan Diyanet bile yerleştirme ve kadrolarda bu gelenekten gelen evlatlarımıza adeta üvey evlat muamelesi yapıyor.
Zihniyet hiç değişmedi; dün alimleri darağacına gönderenlerin bugünkü uzantıları, kalemleriyle zehir kusmaya devam ediyor. Son olarak Cumhuriyet Gazetesi’nde bu medreselerle ilgili yayınlanan o nefret dolu makale, bunun en sıcak kanıtıdır. Halkın inancına, tarihine ve ilim geleneğine adeta kin ve nefret kusulmuş, akıl almaz iftiralar atılmıştır. Bu hazımsızlık, "Beyaz Türk" elitlerinin bu aziz milletin aslına, ruh köküne karşı bitmek bilmeyen ilanihaye düşmanlığıdır.
Ancak unuttukları, daha doğrusu idrak edemedikleri sarsılmaz bir hakikat var. Onlar fildişi kulelerinden karanlık senaryolar yazadursunlar, hüküm yalnızca Alemlerin Rabbi'nindir. Allah-u Zülcelal’in Bakara Suresi 257. ayet-i kerimesinde buyurduğu gibi:

"Allah, iman edenlerin velisidir (dostu ve yardımcısıdır). Onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır. İnkâr edenlerin velileri de tağuttur, onları aydınlıktan karanlıklara çıkarırlar. İşte onlar cehennemliklerdir. Orada ebedî olarak kalırlar."

Selam ve dua ile kalın..