Cehaletin Kanayan Yarası: Kan Davaları
Yeryüzündeki ilk cinayet, Hz. Âdem’in oğlu Kâbil’in kardeşi Hâbil’i öldürmesiyle işlendi. Bu hadise, insanlığın ilk kanı döktüğü an ve aynı zamanda kıyamete kadar sürecek bir ibret oldu. Kur’ân-ı Kerîm bu trajediyi anlatırken şöyle buyurur:
“Kim bir cana kıymamış veya yeryüzünde bozgunculuk yapmamış bir insanı öldürürse, bütün insanlığı öldürmüş gibidir.” (Mâide 5/32)
Ne acıdır ki, insanlığın bu ilk günahı zamanla “kan davası” adı altında bir geleneğe dönüştü; aklın, vicdanın ve merhametin önüne geçti.
Câhiliye döneminde sıkça görülen bu adet, İslâm’ın gelişiyle kesin olarak yasaklandı. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) Veda Hutbesi’nde bu karanlık alışkanlığı tarihin çöplüğüne attı ve şöyle buyurdu:
“Cahiliyet devrinde güdülen kan davaları tamamen kaldırılmıştır.”
Fakat bu açık ve kesin yasaklamaya rağmen bugün bile İslâm coğrafyasının bazı bölgelerinde kan davaları sürmekte; bir cinayet işlendiğinde çoğu zaman suçlunun kim olduğuna bakılmadan karşı taraftan biri hedef alınmakta… Sonuç ise hep aynı:
Biri mezara, biri hapishaneye; çocuklar yetim, eşler dul; ocaklar ise sönmüş bir halde kalıyor.
Olan yine masumlara oluyor.
Oysa İslâm hukukunda temel prensip son derece açıktır:
Suç şahsîdir.
Hiçbir akraba, hiçbir kabile ve hiçbir topluluk bir başkasının günahının yükünü taşımaz. Nitekim Kur’ân şöyle der:
“Hiçbir günahkâr başkasının günahını yüklenmez.” (En‘âm 6/164)
Büyük İslâm âlimi İmam Gazâlî, toplumsal huzurun adaletle korunabileceğini vurgulayarak şöyle der:
“İntikam nefsi tatmin eder; adalet ise toplumu ihya eder.”
Kan davası bir gelenek değil, cehaletin, öfkenin ve kontrolsüz gururun ürünü olan bir felakettir.
Peki bu felaketin kökü nasıl kazınır?
Öncelikle bu topraklarda asırlardır varlığını sürdüren, Selçuklu’dan Osmanlı’ya uzanan şeri medreseler ve bu medreselerde yetişmiş âlimlerin, yani hem hukuk okumuş hem tasavvuf terbiyesinden geçmiş bu münevverlerin yeniden toplum içinde etkin hâle gelmesi gerekiyor. Bu zatlar, hem aklın hem kalbin ilmini taşıyan rehberlerdir.
Bununla birlikte devletin, sivil toplum kuruluşlarının, kanaat önderlerinin, eğitim kurumlarının ve medyanın ortak bir bilinç seferberliği yürütmesi şarttır. Çünkü huzur bir kişinin değil, bir toplumun sorumluluğudur.
Artık bu topraklarda “kan” değil; barış, merhamet ve selâmet konuşulmalı.
Çünkü adalet, intikamla değil;
insanlıkla, vicdanla ve hikmetle yaşar