Çölün Sırları
Çölün Sırları
1979 yılı, sadece Ortadoğu’nun değil, dünya siyasi tarihinin en büyük kırılma noktalarından birine sahne oldu: İran Halk Devrimi. Ancak bu halk devrimi, sancısız ve kansız bir süreç değildi; aksine on binlerce, yüz binlerce insanın hayatına mal olan kitlesel trajedilerle örüldü. Hafızalardan silinmeyen en acı sahnelerden biri, Fevziye Medresesi önünde toplanan mahşerî kalabalığın üzerine makineli tüfeklerle ateş açılmasıydı. Yaşanan büyük katliamın dehşetini, dönemin tanıklarından Mehdipur şu çarpıcı sözlerle tarihe not düşecekti: “Vallahi, ceviz büyüklüğündeki taşların kan gölü içinde kanalizasyona doğru sürüklendiğini kendi gözlerimle gördüm.” Batı, özellikle de ABD, bu kanlı süreçte son ana kadar Şah rejiminin arkasında durarak statükoyu korumaya çalıştı. Dünyayı sarsan bu devrim dalgası, entelektüel camiada da geniş yankı buldu. Türkiye’de Ali Bulaç’ın kaleme aldığı "İran İslam Devrimi" kitabının yanı sıra Cengiz Çandar, Osman Tunç ve dünyaca ünlü İtalyan gazeteci Oriana Fallaci gibi pek çok isim, yazdıkları eserlerle bu tarihsel dönüşümü anlamlandırmaya ve kayıt altına almaya çalıştılar.
Devrimin sıcaklığı henüz dinmemişken, Tahran Üniversitesi’nde kendilerini "İmamın Çizgisindeki Öğrenciler" olarak tanımlayan bir grup genç, tarihin seyrini değiştirecek bir hamle yaptı ve ABD’nin Tahran Büyükelçiliği’ni işgal etti. İşgal baskını başladığı sırada, içerideki Amerikan ajanları hummalı bir şekilde gizli belgeleri imha etmeye ve yakmaya koyuldular. Fakat zamanları yetmedi, tüm arşivleri yok etmeyi başaramadılar. O dönemde Tahran Büyükelçiliği, Washington’ın bölgedeki en aktif, en güvenilir ve adeta tüm Ortadoğu operasyonlarını yönettiği ana istihbarat merkeziydi. Bölgedeki ajanlardan gelen hayati ve gizli veriler bu merkezde depolanıyordu. Öğrencilerin baskını ve belgelerin bir kısmını kurtarması, Beyaz Saray’da tam anlamıyla bir deprem etkisi oluşturdu. ABD yönetimi, cumhuriyet tarihinin en zor durumlarından biriyle karşı karşıya kalmıştı. Perde arkasında yürütülen tüm gizli pazarlıklar ve diplomatik temaslar neticesiz kaldı. Amerikan diplomasisi kilitlenince, askeri seçenek devreye sokuldu.
25 Nisan 1980 tarihinde ABD, rehineleri kurtarmak amacıyla "Pençe Kartal Operasyonu" adını verdiği kapsamlı bir askeri harekât başlattı. Ancak kibirli Amerikan savaş makinesi, Tebes Çölü’nün kum fırtınasında ağır bir hezimete uğradı. Helikopterler ve uçaklar çölde birbirine çarptı; 8 Amerikan askeri öldü. Geriye kalanlar ise panik içinde, canlarını kurtarmak için çölde yayan kaçmak zorunda kalındı. Öyle bir kaçıştı ki bu, arkalarında bıraktıkları helikopterlerin içinde çok gizli askeri ve diplomatik belgeleri dahi almadılar. O gecenin sabahında İmam Humeyni, televizyon ekranlarında son derece sakin ve vakur bir duruşla ekran karşısına geçerek "Fil Suresi"ni okudu. Tebes Çölü, fillerine güvenen modern Ebrehelerin hüsranı olmuştu.
Konsolosluk baskınında kurtarılan belgeler, daha sonra titiz bir çalışmayla bir araya getirilerek 45 ciltlik devasa bir külliyat halinde yayımlandı. O dönem Türkiye’sinde İslami camianın cesur ve entelektüel sesi olan Yeni Devir gazetesi, bu tarihi vesikaların en kritik bölümlerini süratle Türkçeye tercüme ederek kamuoyuna sundu. Bu 45 ciltlik arşiv, adeta bir "ihanet anatomisi" niteliğindeydi. Belgelerde kimler ve neler yoktu ki... İslam aleminin başında bulunan ve Batı ülkelerinin adeta sömürge valiliğini yapan liderlerin tüm kirli çamaşırları, Filistin Kurtuluş Örgütü’nün (FKÖ) lideri Yaser Arafat’ın perde arkasındaki iş birlikçi siyaseti ve ihaneti, Süleymaniye’de Celal Talabani’nin Kürt halkının geleceği üzerinden yürüttüğü gizli ve haince pazarlıklar tüm çıplaklığıyla ortadaydı.
En ilginci de Türkiye’deki bazı etkin siyasetçilerin ABD ile olan organik ve gizli münasebetleriydi. Arşivler, Kamuran İnan ve Hikmet Çetin gibi isimlerin Washington ile kurdukları dirsek temaslarından açıkça söz ediyordu. Hatta Türk siyasetinin nevi şahsına münhasır liderlerinden Bülent Ecevit için diplomatik gizli yazışmalarda şu tarihi not düşülmüştü: "Solcudur ama ABD hayranıdır." Netice itibarıyla Tebes Olayı, ABD’de Carter hükümetini siyasi bir başarısızlığa sürükleyip devirirken; İslam coğrafyasının halklarına da kendi içlerindeki iş birlikçileri, devşirilmiş siyasetçileri ve maskeli hainleri tanıma imkânı verdi.
Bugün geriye dönüp baktığımda, tarihsel hafızam beni derin bir tefekküre sevk ediyor. Bugün de ABD ve İsrail’in İran’a karşı yürüttüğü hibrit savaşların perde arkasında kim bilir ne tür pazarlıklar dönüyor? İslam alemindeki kronik ekonomik ve siyasi krizlerin arkasında hangi aktörler, nasıl bir ihanet şebekesi işletiyor? En acısı da gözlerimizin önünde yaşanan Gazze katliamına, modern tarihin en büyük soykırımına karşı sadece cılız kınamalarla yetinen, sessiz ve seyirci kalan İslam dünyası liderlerinin kapalı kapılar ardındaki gerçek halleridir. Kameralar karşısında Filistin için gözyaşı döküp kınama yarışına giren, ancak kapalı kapılar ardında siyonist rejimle ticaret damarlarını açık tutan, İsrail’e giden lojistik kara koridorlarına göz yuman, hava sahalarını ve istihbarat kanallarını Batılı efendilerinin hizmetine sunan Arap rejimlerinin bu gizli ihanetleri elbet bir gün ifşa olacaktır.
İnsan düşünmeden edemiyor: Allah, ümmetin üzerindeki bu kirli sis perdesini aralayacak, maskeleri düşürecek, Gazze’ye sırtını dönen bu iş birlikçi liderleri ve içimizdeki gizli hainleri tüm dünyaya ifşa edecek yeni bir "Tebes"i bizlere yeniden gösterir mi?