Çözüm Süreci

KÖŞE YAZISI

Bir problemi, bir çatışmayı yahut bir toplumsal nizaı çözmek için önce o sorunun hakiki kaynağını bilmek gerekir. Aksi hâlde atılan her adım, her reform, her açılım yalnızca birkaç günlüğüne rahatlatan bir pansuman tedavisinden öteye gitmez. Sorunun kaynağını bulmak, onunla samimiyetle yüzleşmek ve kökünden izalesi için irade ortaya koymak gerekir.

Bugün Türkiye’de kırk yılı aşan terör meselesinin çözümüne bakınca dürüstçe sormamız gerekiyor:
Gerçekten temel kaynak mı tespit edildi, yoksa “artık yeter” diyerek sadece geçici bir rahatlama mı aranıyor?
Açıkçası ben bundan emin değilim.
Ümmet Devletinden Ulus Devlete
Hepimizin malumudur ki, Osmanlı Devleti yüzyıllar boyunca ümmet inancıyla yönetildi. Devlet, bir ırkın yahut belli bir ulusun değil; kimliği, dili, coğrafyası ne olursa olsun tüm Müslümanların sığınağıydı. Aynı devlet çatısı altında Kürt de vardı, Türk de vardı, Arap da vardı, Boşnak da Çerkes de… Hepsi İslam uhuvveti ile birbirine bağlıydı.
Türkiye Cumhuriyeti ise bu büyük mirasın enkazı üzerinde bir ulus devlet olarak kuruldu. Daha kuruluşundan itibaren farklı kavimleri ve gayrimüslim unsurları barındırmasına rağmen, yeni sistem insanlara şunu söyledi:
“Artık sizi bir arada tutan İslam kardeşliği yok, bundan sonra yurttaşlık bağı ile bir arada olacaksınız.”
Bu söz, yüzlerce yıldır din bağıyla bir arada yaşayan halklar için büyük bir kırılma oldu. Ortak değerler, ortak aidiyetler, ortak gelecek tasavvuru darmadağın edildi.
Fransız Devrimi ile ortaya çıkan ulus devlet fikri, tarihte ne yazık ki barış getiren değil, savaş ve ihtilafları artıran bir tecrübe olarak kayda geçti.
1900’lerden itibaren Avrupa kıtası iki büyük dünya savaşını, yüzbinlerce etnik çatışmayı, milyonlarca ölü ve göçmenle sonuçlanan iç savaşları bu anlayış yüzünden yaşadı.
Bugün aynı Avrupa, geçmişte yaptığı hatayı görerek ulus devlet anlayışını büyük oranda geride bıraktı ve “Avrupa Birliği” adı altında fiilen bir Avrupa ümmeti oluşturdu.
Fakat ironik olan şudur: Avrupa kendi içinde birlik olurken, Ortadoğu’da daha fazla ulus devlet, daha fazla etnik çatışma, daha fazla ayrışma için çaba sarf etmektedir. Bunu kimi zaman silahlı örgütler üzerinden, kimi zaman tahrif olmuş din anlayışlarını kullanan sapkın yapılar üzerinden yürütmektedir.
İşte bu yüzden diyorum ki:
Eğer gerçekten barış, huzur ve sükûnet istiyorsak, tekrar İslam’ın kardeşliğine ve adaletine dönmemiz gerekiyor.
Bu coğrafyanın bin yıllık tecrübesi, Kürt’ün Türk’le, Arap’ın Çerkes’le, Sünnî’nin Alevî ile İslam hukuku ve İslam ahlakı çerçevesinde barış içinde yaşayabildiğini gösteriyor.
İbn Haldun’un mukaddimesinde vurguladığı gibi, toplumları ayakta tutan gerçek bağ “asabiyet” değil, adalet ve ortak inançtır.
Osmanlı’nın üç kıtayı barış içinde yönetebilmesinin temelinde de bu İslam adaleti vardır.
Pansuman Değil, Köklü Bir İyileşme Lazım
Bugün çözüm süreci adına atılan adımlar, eğer bu kadim gerçeği dikkate almazsa, ne yazık ki sadece yüzeyde kalacaktır.
Siyasal projeler, masa başı anlaşmalar, günü kurtaran reform paketleri…
Bunların hiçbiri gerçek çözümün yerini tutamaz.
Çünkü sorun 40 yıllık değil, yüz yıllık bir kırılmadır.
Ve bir kez daha 40 yıl terörle uğraşacak ne canımız kaldı ne de mecalimiz.
Hakiki Bir Barış İçin Çağrı
Bu meselede bir araya gelen tüm taraflara, devlet ricaline ve Türkiye Cumhuriyeti nüfusuna kayıtlı tüm kardeşlerimize söylenecek söz aslında çok net:
Tek gerçek kurtuluş reçetemiz, devletin İslam ile yeniden barışmasıdır.
İslam’ın adaletini, merhametini, uhuvvetini ve hukukunu merkeze almadan kurulacak hiçbir düzen sürdürülebilir olmayacaktır.
Bugün yorgunuz, kırgınız, bıkkınız; ama hâlâ umut var.
Yeter ki hakiki kaynağa dönelim, yeter ki bu toprakların asırlardır taşıdığı kardeşlik ruhunu yeniden canlandıralım.