DAVAYA İHANETİN EN AĞIR BEDELİ: VİCDANIN İFLASI!

Bir zamanlar bir davanın etrafında kenetlenenler vardı. İdealleri vardı, hayalleri vardı, uğruna fedakârlık yaptıkları bir mücadeleleri vardı. Gecesini gündüzüne katan, cebindeki son kuruşunu harcayan, makam ve menfaat beklemeden inandığı değerler uğruna yürüyen insanlar vardı. Peki, bugün o insanların emekleri hangi muhasebenin hanesine yazılıyor?

Asıl mesele, bir partinin kaç oy aldığı değil; o partinin temsil ettiği değerlerin kimlerin elinde ne hâle geldiğidir. Asıl mesele, davaya inanmış insanların güveninin, şahsî ihtiraslara ve dünyevî menfaatlere kurban edilmesidir.

Şayet birileri siyaset makamını şahsî servet edinmenin basamağı, bürokrasiyi nüfuz ticaretinin aracı, belediyeleri ve kamu imkânlarını da ganimet kapısı olarak görüyorsa burada yalnızca bir ahlâk zaafı değil, büyük bir emanet ihaneti vardır. Siyasetçi, bürokrat, il başkanı, belediye başkanı yahut herhangi bir kamu görevlisi… Hiç kimse bulunduğu makamın mesuliyetinden münezzeh değildir. Elbette her iddia deliliyle değerlendirilmeli, suç sabit olmadan kimse mahkûm edilmemelidir. Lâkin kamu malına el uzatanın kim olduğuna değil, ne yaptığına bakılmalıdır.

Zira kamu malı, bir avuç insanın şahsî mülkü değil; yetimin, öksüzün, işçinin, emeklinin, alın teriyle geçinen vatandaşın hakkıdır. O malda tüyü bitmemiş yetimin hissesi vardır. Bir kuruşun dahi hesabının sorulacağına inanan bir vicdan için bu hak, öyle kolayca geçiştirilecek bir mesele değildir.

Bediüzzaman Hazretlerinin eserlerinde sıkça vurgulanan ihlâs, sadakat, uhuvvet ve şahs-ı manevî kavramları tam da burada anlam kazanır. Zira bir davayı ayakta tutan, insanların şahsî çıkarları değil; o davanın ahlâkî istikameti ve hakikate bağlılığıdır. İhlâsın yerini riya, hizmetin yerini menfaat, sadakatin yerini şahsî ikbal aldığında geriye yalnızca içi boşaltılmış bir dava söylemi kalır.

Üstelik bütün bunlar yaşanırken kürsülerden hamaset nutukları atmak, her fırsatta “vatan, millet, Sakarya”demek, insanın vicdanındaki muhasebeyi ortadan kaldırmaz. Mukaddes değerler, şahsî kusurlara perde yapılamaz. Bayrak sevgisi, kamu hakkını ihlâl etmenin mazereti değildir. Millî ve manevî kavramlar, menfaatin üzerini örten bir kisveye dönüştürülemez.

Osmanlı irfanının lisanıyla söyleyelim: Emanete hıyanet, kul hakkına tecavüz, vicdan terazisinde ağır bir vebaldir. Makam fanidir, servet fanidir, şöhret fanidir. Bâki kalan ise insanın ardında bıraktığı ahlâk, adalet ve hayır yahut sebep olduğu zulümdür.

Peki, bütün bunlara gönül veren, yıllarca fedakârlık yapan, hiçbir menfaat gözetmeden çalışan insanların suçu nedir? Onların samimiyeti, başkalarının istismarına neden malzeme olsun? Birilerinin şahsî ihtirasları yüzünden binlerce insanın inancı, gayreti ve itibarı neden yara alsın?

Hiç kimse kendi şahsî menfaatini bir davanın mukaddesatıyla karıştırmasın!

Çünkü davaya en büyük zararı bazen karşısında duranlar değil, onun en ön safında görünüp özündeki değerleri içten içe tüketenler verir. Bunlar yalnızca güveni sarsmaz; samimiyetle hizmet edenlerin kalbinde derin bir inkisâr da bırakır.

Ve unutulmasın: Bir gün makamların kapıları kapanır, alkışlar diner, kalabalıklar dağılır. İşte o vakit insan, kendi nefsiyle baş başa kalır. Ne unvanı imdadına yetişir ne de zamanında attığı hamaset nutukları…

Zira hakikatin terazisi şaşmaz; kul hakkının hesabı da sloganlarla kapanmaz.