DİNİ MERDİVEN YAPANLAR, HAKİKATİN ZİRVESİNE ÇIKAMAZ!
Ali Şeriati’ye atfedilen ibretlik bir kıssa vardır…
Çocuk yaşlarda namaz ve oruçla arası olmayan Ali Şeriati’yi annesi, ıslah olması ümidiyle bir şeyhin yanına götürür. Şeyhin ihtişamlı konağını hayranlıkla seyreden çocuğa şeyh şöyle der:
“Evladım, namaz kılar, oruç tutarsan Allah sana cennette bundan çok daha güzel bir köşk verir.”
Çocuk, masumiyetin içinden çıkan keskin bir soruyla cevap verir:
“Ben namazımı da kılar, orucumu da tutarım. Allah’tan cennetteki köşkümü sana vermesini isterim. Peki, sen de şu fânî dünyadaki köşkünü bana verir misin?”
Şeyh öfkelenir ve çocuğu kovar.
İşte meselenin düğümlendiği yer tam da burasıdır!
Başkalarına ahiretin nimetlerini anlatıp kendi dünyasının nimetlerinden vazgeçemeyenlerin, din adına kurduğu cümleler elbette sorgulanmalıdır.
Din, dünyalık makamların basamağı; iman, servetin kılıfı; ahiret ise dünyevî menfaatlerin pazarlık masası değildir. İbadeti dilinden düşürmeyip adaleti hayatından çıkaranlar, hakikati anlatıyor görünseler de çoğu zaman kendi nefislerinin esiri olmuşlardır.
Bediüzzaman’ın hakikat anlayışında ihlâs esastır; yapılan işin merkezinde Allah rızası bulunmalıdır. Zira ihlâsın yerini gösteriş, takvanın yerini menfaat aldığında, dinin nuru değil, nefsin gölgesi büyür.
Suç dinde değil; dini kendi dünyasına basamak yapan, başkasına sabrı öğütlerken kendisi servete sarılan zihniyettedir.
Unutulmamalıdır ki insanları Allah’a çağırmak başka, Allah’ın adını kullanarak kendine dünya kurmak bambaşkadır.
Hakikatin terazisinde köşklerin ihtişamı değil, vicdanların ağırlığı ölçülür!
Yorumlar
0 yorumYorum yazmak için tam sürüme geçin