Doğu’nun Kalbini Batı’da Taşımak
Yıllar evvel, dijital dünyanın kalabalığı içinde karşıma çıkan birkaç cümle, içimde uzun zaman kapanmayacak bir kapıyı araladı. “Doğuluyum ben, Batı’nın tam kalbinde ikamet eden bir Doğulu…” diye başlayan o sözler; Girit’ten Afganistan’a, Pakistan’dan İran’a, Halep’ten Ürdün’e ve Yemen’e uzanan görünmez bir gönül haritası çiziyordu. O gün okuduğum cümleler yalnızca zihnimden geçip gitmedi; içimde kaldı, zamanla büyüdü, başka acılara, başka hatıralara ve başka coğrafyalara temas ederek derinleşti.
Yıllar evvel, dijital dünyanın kalabalığı içinde karşıma çıkan birkaç cümle, içimde uzun zaman kapanmayacak bir kapıyı araladı. “Doğuluyum ben, Batı’nın tam kalbinde ikamet eden bir Doğulu…” diye başlayan o sözler; Girit’ten Afganistan’a, Pakistan’dan İran’a, Halep’ten Ürdün’e ve Yemen’e uzanan görünmez bir gönül haritası çiziyordu. O gün okuduğum cümleler yalnızca zihnimden geçip gitmedi; içimde kaldı, zamanla büyüdü, başka acılara, başka hatıralara ve başka coğrafyalara temas ederek derinleşti.
Ben Girit’te yaşamıyordum belki; fakat Girit’i, Kıbrıs’ı, Rodos’u ve Akdeniz’in yorgun hafızasını düşündükçe o sözlerin bende neden bu kadar derin bir karşılık bulduğunu daha iyi anladım. Çünkü ben de bir Akdeniz kentinde, denizin ve tarihin birbirine yaslandığı bir yerde yaşıyorum. Kudüs’le, Gazze’yle ve insanlığın yüreğine düşen nice acının coğrafyasıyla aramızda yalnızca bir deniz var: Akdeniz. O deniz ki kimi zaman bizi ayıran mavi bir mesafe, kimi zaman aynı acıyı kıyıdan kıyıya taşıyan kadim bir hafıza olur.
Doğuluyum ben; Batı’nın tam kalbinde ikamet eden bir Doğulu… Girit’teyim şimdi; belki bedenimle değil ama kalbimin kurduğu o derin coğrafyanın içinde. Önümde Akdeniz’in maviliği, ardımda taş sokakların yorgun hatırası, üzerimde aynı gökyüzü var. İnsan her zaman bulunduğu yere ait olmaz; bazen bedeni bir şehirde durur da kalbi başka coğrafyaların acısıyla çarpar. Ben Akdeniz’in bir kıyısındayım; fakat kalbim bir dağın eteğinde suskun duran çocukta, yıkılmış bir evin kapısında bekleyen annede, yokluğun ve sabrın iç içe geçtiği o derin sessizliktedir.
Ülkemdeyken bile ruhum bazen Pakistan’a savrulur; bazen İran’ın eski sokaklarında dolaşır, Halep’in yıkılmış taşlarına dokunur. Bazen Ürdün’de bir mülteci çadırının önünde susar, bazen Yemen’de açlığın ve unutulmuşluğun ağır gölgesi altında diz çöker. Bazen de Akdeniz’in karşı kıyısına bakar gibi kutsal beldeleri, yarım kalmış duaları ve çocuk seslerini düşünür. Çünkü benim Doğululuğum yalnızca doğduğum yerin adı değildir; bir yön, bir sınır, bir harita meselesi hiç değildir. Doğululuk, insanın kalbinde taşıdığı eski bir sızıdır; mazlumun yüzüne baktığında kendi yüzünü görmek, uzak bir coğrafyada ağlayan bir çocuğun sesini kendi evinin içinden duymaktır.
Ben nereye gidersem gideyim, içimde Doğu’nun uzun geceleri yürür. Girit’in denizi bana bazen o uzak dağları hatırlatır. Kıbrıs’ın, Rodos’un ve Anadolu kıyılarının suskunluğu, Akdeniz’in yalnızca bir deniz olmadığını fısıldar. Bir taş duvarın gölgesi yaralı bir şehrin enkazına dönüşür; bir çocuğun mahzun bakışı, bir annenin sessiz duası olur. Bir akşam ezanı Anadolu’nun ve bütün dertli beldelerin sesini aynı anda kalbime taşır. İşte o zaman anlarım ki insanın asıl yurdu, yalnızca doğduğu ya da yaşadığı yer değildir; insanın asıl yurdu, kalbinin acıdığı yerdir.
Ben bugüne yalnızca bir yolcu olarak gelmedim. Hayatın omuzlarıma bıraktığı eksikliklerle, yarım kalmış cümlelerle, söylenmemiş sözlerle geldim. Vefa beklediğim yerlerde sessizlikle karşılaşmanın bıraktığı kırgınlıkları da taşıyarak geldim. Belki de bu yüzden uzak coğrafyaların acısı bana yabancı değildir. İnsan kendi içinde bir eksiklik taşıyorsa, dünyanın başka yerlerindeki eksiklikleri de daha derinden duyar; içindeki kırık yerler, başka insanların kırık kapılarını daha kolay tanır. Kendi yarım kalmışlığı, başka toprakların yarım kalmış kaderleriyle sessizce konuşur.
Aramızda bazen dağlar, bazen sınırlar, bazen denizler vardır; fakat acının dili sınır tanımaz. Akdeniz, kimi zaman bizi ayıran mavi bir çizgi gibi görünse de aslında kıyıdan kıyıya aynı insanlık hikâyesini taşır. İnsan bazen bir yerde yaşar, fakat başka yerlerin yarasıyla nefes alır. Bedenin Batı’da olabilir; evin güvenli bir şehirde, önünde deniz, masanda çay, başının üstünde sakin bir gökyüzü bulunabilir. Ama kalbin hâlâ yıkılmış evlerin arasında dolaşıyorsa, sen artık yalnızca bulunduğun yerin insanı değilsindir. Senin içinden başka şehirler geçer; başka çocukların suskunluğu, başka annelerin duası, başka babaların yokluğu, başka halkların kırgınlığı geçer. Bazen bir haber, bazen bir fotoğraf, bazen yıllar önce okuduğun bir cümle, içinde saklı duran bütün o coğrafyaları yeniden uyandırır.
Sen biraz Halep’sindir artık; biraz Yemen, biraz Afganistan, Pakistan, İran, Ürdün, Kudüs, Gazze ve biraz Anadolu... Biraz Akdeniz’in karşı kıyısına bakıp da susan bütün şehirler… Biraz da kendi çocukluğunun eksik kalmış avlusu… Bazı insanlar yalnızca bir ülkeye ait olmaz; bazıları bir toprağa değil, bir duaya aittir. Bir sınıra değil, bir sızıya aittir. Bir millete değil, bütün mazlumların ortak kaderine aittir.
Benim doğum yerim bellidir belki; fakat kalbimin ikametgâhı çok daha geniştir. Orada yalnızca yaşadığım şehir yok; Akdeniz’in öte yakası, Doğu’nun mahzun yüzü ve insanlığın unutulmuş bütün kıyıları var. Nerede bir mazlum varsa kalbim orada konaklar; nerede bir yetim başını göğe kaldırsa, orada durur. Nerede bir anne sessizce dua etse, orada titrer. Nerede bir şehir yarım kalmışsa, orada tamamlanmayı bekler.
Orada Afganistan vardır, Halep vardır, Yemen vardır, Kudüs vardır, Gazze vardır. Orada Girit’in denize bakan yalnızlığı, Kıbrıs’ın tarih yüklü suskunluğu, Rodos’un uzak ama tanıdık gölgesi vardır. Ve bütün bunların ortasında, hâlâ insan kalmaya çalışan yorgun ama dimdik bir ruh durur.
Ben Doğuluyum. Batı’nın tam kalbinde duran, fakat Doğu’nun bütün yaralarını kalbinde taşıyan bir Doğulu. Ve bilirim ki insan bazen bir yere yerleşir; ama asıl vatanı, yüreğinin acıdığı yerdir.