Durumumuz Pek İç Açıcı Değil

KÖŞE YAZISI

Bugünlerde toplum olarak ne yazık ki güne huzurla uyanamıyoruz. Ya bir cinayet haberiyle sarsılıyor ya da ruhumuzu daraltan bir huzursuzluğun içine düşüyoruz. Bazen durup derin derin düşünüyorum: Bize ne oldu? Göz bebeğimiz gibi koruduğumuz o güzel toplum, nasıl oldu da bu hale geldi?

Eskiden bizi modernizmin ruhsuzluğuna karşı koruyan, sarsılmaz bir kalemiz vardı: İslam ve İslam’dan beslenen geleneklerimiz. Bu manevi bariyer, yıllarca her türlü yabancılaşma çabasına karşı göğüs germiş; bizi biz yapan geleneklerimizi sarmalayıp korumuştu. Ta ki birileri çıkıp zihinlerimize o soğuk fikirleri zerk edene kadar... "Gelenekler feodalizmin kalıntısıdır" dediler, "Dini duygular bizi geri bıraktı" dediler. Toplumu ayakta tutan, bizi birbirimize kenetleyen ne varsa, çağdaşlaşma adı altında birer birer yıkıldı. Bu yıkıcı şeytani vesveseler Osmanlının son dönemlerinde, ruhunu batıdan gelen propagandalara satan sözüm ona aydınlar tarafından da fısıldanmıştı. Buna tepki olarak Ziya Paşa şöyle demişti

İslam imiş devlete pâ-bend-i terakki, 

Evvel yoğ idi işbu rivâyet yeni çıktı.

Dün gibi hatırlıyorum; 1992 yılında bir avukata, "Memleketimizde boşanma davaları ne durumda?" diye sormuştum. Bana, "Ayda bir tane ya var ya yok," demişti. Aradan yıllar geçti; 2024 yılında yine bir hukukçuya aynı soruyu yönelttim. Aldığım cevap karşısında adeta dondum kaldım: "Günde 150 duruşma yapılıyor," dedi. Şimdi etrafımıza bir bakalım; kaç genç kızımız daha çocuk sahibi bile olmadan, bazen ufacık sebeplerle yuvasını dağıtmak zorunda kalıyor? Bir zamanlar huzur kokan mahallelerimiz, maalesef mutsuz ve yalnız insanlarla doldu.

Bu toprakların bir ruhu, bizi birbirimize bağlayan görünmez ama kopmaz ipleri vardı. Lise yıllarından bir arkadaşımı hatırlarım. O dönemin rüzgârıyla "komünist" olduğunu söylerdi. Yıllar sonra onu çarşıda, eşiyle birlikte yürürken gördüm. Yanındaki hanımefendi son derece vakur ve tesettürlüydü. Arkadaşıma hafifçe takılarak, "Hani sen komünisttin?" diye sordum. Hiç unutamadığım o cevabı verdi: "Biz Kürdüz kardeşim; görüşümüz ne olursa olsun içki içmeyiz, namusumuza titreriz." O zamanlar bu toprakların insanı, hangi fikre sahip olursa olsun, özünden ve edebinden asla taviz vermezdi.

Eskiden bir kızımız evlendiğinde, gittiği ailenin bir parçası olurdu. Büyüklerle yaşanılan o ilk yıllar, sadece bir barınma değil, bir kültür aktarımıydı. Gençler sabrı, hürmeti ve aile adabını o ocaklarda öğrenirdi. Kendi yuvalarını kurduklarında ise köksüz değil, asaletli bir temel üzerine yükselirlerdi. Bugün çiftlerin daha ilk günden köklerinden kopuk ayrı bir evde yaşamaya başlaması, kanaatimce toplumun can damarlarını kesmiştir.

Manevi değerlerimiz aşındıkça, gönül bahçelerimiz talan oldu. Şimdi aynı kandan olanlar bile birbirine hasım, aynı apartmanda yaşayan komşular birbirine yabancı... Peki, bu karanlıktan nasıl çıkacağız?

Kurtuluşumuz; bizi biz yapan, toplumun çimentosu olan o manevi iklime yeniden dönmektedir. Yeniden, "Onlar insanları affederler" ve "Onlar öfkelerini zapt ederler" diyen ilahi sesin rehberliğine muhtacız. Hasedi, kibri ve gıybeti hayatımızdan söküp atmalıyız. Unutmayalım ki; kul ile Allah arasındaki o kalbi bağ kopunca, ne toplumda huzur kalır ne de yüreklerde yaşam sevinci.

Gelin, geç kalmadan birbirimize ve bizi biz yapan değerlerimize yeniden sarılalım.