Edep yahu!
Edep yahu!
Aynı davranış “bizden” biri tarafından sergilendiğinde özgürlük, cesaret veya itiraz hakkı olarak görülürken; “öteki” tarafından sergilendiğinde ahlaksızlık, hadsizlik ya da saldırı olarak değerlendiriliyor. Bu çifte standart, toplumsal ahlak duygusunu en fazla aşındıran unsurlardan biridir.
Sosyal medyada kendini muhalif/sol bir dil içinde konumlandıran bazı çevrelerin nezaketsizliği cesaret, saygısızlığı özgürlük, manevi değerlere mesafeyi ise ilericilik gibi sahiplenmesi nasıl sorunluysa; muhafazakâr çevrelerin de kimi zaman her eleştiriyi doğrudan “dine saldırı” olarak okuması ve tartışma alanını refleksif biçimde daraltması aynı şekilde sorunu derinleştirmektedir.
Çünkü iki tavır da ortak düşünme zeminini zayıflatır. Biri hoyratlığı özgürlük diye meşrulaştırır; diğeri eleştiriyi bütünüyle tehdit olarak görür. Biri kutsalı incitmeyi cesaret zanneder; diğeri kutsala temas eden her sorgulamayı düşmanlık sayar. Sonuçta ortak adalet duygusu erir. İnsanlar birbirine vatandaş, komşu, hoca, öğrenci, sanatçı, inanan, inanmayan ya da sadece insan olarak değil; yenilmesi, susturulması, mahcup edilmesi ve itibarsızlaştırılması gereken bir karşıt kimlik olarak bakmaya başlar.
Dil ile toplum arasındaki ilişkiyi inceleyen sosyolinguistik çalışmaların da işaret ettiği üzere, dil yalnızca iletişim aracı değildir; toplumsal güvenin, aidiyetin ve birlikte yaşama kültürünün de taşıyıcısıdır. Kaba, kuşkucu, sürekli alaycı ve aşağılayıcı bir dil, zamanla sosyal sermayeyi aşındırır. İnsanların birbirine duyduğu güven azalır, iyi niyet varsayımı ortadan kalkar, her söz bir saldırı gibi algılanmaya başlar.
Sosyal medya ise bu süreci katlayarak büyütmektedir. Çünkü öfke, alay, aşağılama ve “karşı tarafı ezme” hissi çoğu zaman daha çok görünürlük, daha çok beğeni ve daha çok etkileşim getirir. Böylece ölçülü söz geri çekilir; en sert, en hoyrat ve en yaralayıcı ifade öne çıkar. İnsanlar düşüncesini geliştirmekten çok, kendi mahallesinden alkış alacak cümleler kurmaya başlar.
Burada aranan şey elbette çatışmasız, eleştirisiz, mizahsız, tamamen steril bir “edep toplumu” ütopyası değildir. Canlı bir toplumda tartışma olur, itiraz olur, eleştiri olur, mizah olur. Dinî değerler de dâhil olmak üzere hiçbir toplumsal alan bütünüyle eleştiriden muaf tutulursa düşünce özgürlüğü zedelenir. Fakat eleştiri başka şeydir, hoyratlık başka şeydir. Mizah başka şeydir, kasıtlı aşağılama başka şeydir. Özgürlük başka şeydir, kin ve küçümseme dili başka şeydir.
Bugün ihtiyaç duyulan şey; eleştiriyi susturmak değil, eleştiriyi edeple yapabilmektir. Mizahı yasaklamak değil, mizahı zekâyla ve insanı aşağılamadan üretebilmektir. Muhalefeti bastırmak değil, muhalefeti haysiyetli bir zeminde tutabilmektir. İnancı korumak adına düşünceyi boğmamak; özgürlük adına da inancı ve insan onurunu incitmemektir.
Hukuk elbette gereklidir; fakat hukuk tek başına bir toplumu ayakta tutmaya yetmez. Hukukun ulaşamadığı yerde vicdan, nezaket, hürmet, ölçü ve yazılı olmayan ahlak kuralları devreye girmelidir. Çünkü ortak hayatı mümkün kılan şey yalnızca kanunlar değil, insanların birbirine insan olarak bakabilme kabiliyetidir.
Asıl tehlike, insanların farklı düşünmesi değildir. Asıl tehlike, farklı düşünen insanların artık birbirine insan olarak bakamaz hâle gelmesidir.
Bu aşınma devam ederse hukuk da siyaset de eğitim de tek başına yetersiz kalır. Çözüm, başta medya, üniversite, sanat ve siyaset olmak üzere toplumun kanaat üretme gücüne sahip alanlarından başlayarak bireysel ve kolektif bir “Edep yahu” refleksine dönmektir.
Tartışma devam etmeli; ama ölçüyü kaybetmeden.
Eleştiri devam etmeli; ama haysiyeti incitmeden.
Mizah devam etmeli; ama insanı ve inancı aşağılamadan.
Muhalefet devam etmeli; ama ortak hayat ahlakını yıkmadan.
Çünkü edebini kaybeden bir toplum, yalnızca nezaketini değil; birlikte yaşama kabiliyetini de kaybeder.
Edep yahu!