Gönlün Kaysun Dağı

KÖŞE YAZISI

Şam’a yukarıdan bakan Kaysun Dağı, Suriye’nin yakın tarihinin sessiz şahitlerinden biridir. Yüzyıllarca şehrin manzarasına ve hafızasına eşlik eden bu dağ, Suriye devrimiyle birlikte başka bir anlam kazandı. Stratejik konumu sebebiyle rejimin askerî birliklerinin, topçu ve füze unsurlarının konuşlandığı bir mevziye dönüştürüldü; zirvesine çıkan yollar uzun süre sivillere kapatıldı. Guta başta olmak üzere muhalif bölgelerin onun hâkimiyetinden hedef alınmasıyla Kaysun, Şam’ı seyreden bir dağ olmaktan çıkıp şehrin ve çevresinin çektiği acının sessiz şahidine dönüştü.

Eteklerinde hayat devam ederken yukarısında silahlar vardı. Aşağıda korku, göç, yıkım ve bekleyiş; yukarıda bütün bunlara hâkim bir sessizlik… Bu yüzden Kaysun, Suriyeli devrimcilerin hafızasında yalnız askerî bir mevzi olarak kalmadı. Çekilen çilenin, ödenen bedelin ve bir gün yeniden Şam’a dönebilme umudunun sembolü oldu.

Rejimin devrilmesiyle yıllardır kapalı olan dağın yeniden halka açılması ve insanların zirveden Şam’a bakabilmesi de sıradan bir gezinti değildi. Uzun bir savaşın, kayıpların ve bekleyişin ardından aynı şehre bu kez başka bir yerden, başka bir gözle bakabilmenin anlamını taşıyordu. Bir zamanlar üzerinden ölümün gönderildiği Kaysun, artık geride kalan büyük bir devre yukarıdan bakılan bir muhasebe yerine dönüşüyordu.

İşin daha manidar tarafı dağın isminde saklıdır.

Kaysun’un tarihî adlandırmaları konusunda farklı görüşler vardır. Eski Aramice biçimlerinden biri “en uç, en son, nihai” anlamlarıyla açıklanırken, başka bir etimolojik yaklaşım ismi sertlik, katılık ve çetinlik anlamlarıyla ilişkilendirir. Dağın kayalık, çıplak ve sert tabiatının da bu adlandırmada payı olduğu düşünülür.

Bazen bir kelime, taşıdığı coğrafyadan daha geniş bir mana kazanır.

En uç nokta… Çetin olan… Sert olan…

İnsanın gönlünde de ulaşılması kolay olmayan, ancak oraya vardığında geride kalan yolu bütünüyle görebildiği böyle yüksek yerler vardır. Belki Kaysun’un isminde taşıdığı çetinlik ile insanın kendi ömründe aşmak zorunda kaldığı çetinlik bu noktada birbirine dokunur.

Herkesin gönlünde bir Kaysun Dağı vardır.

İnsan, geçen ömrünün mücadelesini bütünüyle görebilmek için bir gün o dağa çıkmalıdır. Çünkü hayatın içinde yürürken gördüğümüz şeylerle, yıllar sonra biraz mesafe kazanıp geriye baktığımızda gördüklerimiz aynı değildir. Bir vakit yüzümüze kapanmış bir kapının bizi hangi yoldan çevirdiğini, boşa gittiğini düşündüğümüz bir gecenin içimizde neyi değiştirdiğini, kayıp sandığımız bir şeyin aslında bizi neden koruduğunu bazen ancak uzaktan bakınca anlayabiliriz.

Fakat insan kendi Kaysun’una çıktığında karşısında yalnız güzel hatıralar bulmaz.

Orada çile vardır. Gözyaşı vardır. Kimi zaman kan, kimi zaman yitip giden canlar vardır.

Bir daha dönmeyecek insanlar vardır. Yarım kalmış sözler, uğruna mücadele edilmiş davalar, yenilgiler ve bütün bunların arasında insanı bugüne kadar taşıyan küçük zaferler vardır.

Kaysun’a çıkmak bütün bunları yeniden yaşayarak kendini yaralamak değildir. Onların manasını anlayacak kadar uzağa çıkabilmektir. Hangi acının bizden ne götürdüğünü, hangi mücadelenin bize ne kattığını, hangi yaranın hâlâ kanadığını ve hangisinin artık karakterimizin bir parçasına dönüştüğünü görebilmektir.

Çünkü gerçek muhasebe üç soruda düğümlenir:

Neler yaşadım?

Yaşadıklarım beni neye dönüştürdü?

Buradan sonra nereye gideceğim?

İnsan kendi gönlündeki Kaysun Dağı’na geçmişin içinde kalmak için çıkmaz. Geçmişini bütünüyle görebilmek, yaşananlara hakkını teslim etmek ve onların manasını kavradıktan sonra yüzünü yeniden ufka çevirebilmek için çıkar.

Sonra yeniden yola koyulmak gerekir.

Çünkü dağların zirvesi ikamet yeri değildir.

İnsan oraya görmek için çıkar; gördüğünü anlamak ve yeniden yürümek için iner.