Hayâ ve Edep Sınırını Aşan Düğünlerimiz

KÖŞE YAZISI

Hayâ ve Edep Sınırını Aşan Düğünlerimiz
Hayâ ve edep; toplumun harcını bir arada tutan, insanı insan kılan en muazzez değerlerdendir. Ne var ki günümüzde hayâ perdesi inceldikçe, cemiyet hayatımızın en neşeli anları olan düğünlerimiz de ne yazık ki ulvi manasından koparak hayâ ve edep sınırlarını aşan bir hâle büründü. İslami hassasiyetlerden uzak, adeta bir eğlence kulubü atmosferini andıran bu eğlence anlayışında; mahremiyet ölçüleri çiğnenmekte, kadın ve erkek sınırları muhafaza edilmeden aynı ortamlarda sergilenen bu haller normal görünmeye başlamıştır. Bu tablo, İslam’a ve köklü geleneklerimize de tamamen aykırıdır.
Oysa bizler, iffeti ve mahremiyeti her şeyin üstünde tutan bir medeniyetin evlatlarıyız. Eskiden mahremimize yabancı bir nazar değse dünyayı ayağa kaldıran erdemli bir anlayışa sahiptik. Nüfus sayımlarında dahi mahreminin ismini dile getirmekten hayâ eden o dik duruşu, İslam şairi Mehmet Âkif Ersoy ne güzel resmeder:
“Hani; Namahreme ben söyleyemem kızlarımın, karımın ismini... Hem öldürürüm, sorma sakın!
Diye, tahrir-i nüfus istemeyen er kişiler!......”
Bugün ise zihinleri kurcalayan acı soru şudur: Dün mahremini gözünden sakınan er anlayışından, bugün eşini ve evladını süsleyip bu kontrolsüz ortamlara isteyerek çıkaran anlayışa nasıl dönüştük? Bu hangi ruh hâlinin tezahürüdür?
Hayâ ile iman, ayrılması imkânsız bir bütündür; biri çekildiğinde diğeri de onu takip eder. Nitekim Peygamber Efendimiz (s.a.v.), “Hayâ imandandır” ve “Hayâ ile iman bir aradadır; biri gidince diğeri de gider” buyurarak bu hakikati mühürlemiştir. Kur'an-ı Kerim’de Hz. Şuayb’ın kızının yürüyüşü anlatılırken vurgulanan “utana utana yürümek” (Kasas, 28/25) ifadesi, edep ve iffetin bir müminin şahsiyetindeki en asil duruş olduğunu gösterir. Hayâ duygusu zayıfladıkça imanın da kalplerdeki nuru sönmeye başlar. Çünkü hayâ, insana haddini, ölçüsünü ve Rabbine, kendine, çevresine karşı sorumluluğunu öğretir.
Evlatlarımıza bırakacağımız en kıymetli miras, fani mal ve mülk değil; sarsılmaz bir edep ve hayâ terbiyesidir. Hz. Ali (r.a.)’ Diyor ki “Babanın evladına bırakacağı en büyük miras güzel edeptir” Unutmayalım ki hayânın çekildiği yerde toplumsal huzur bozulur, aile müessesesi çatırdar. Edep terbiyesinden mahrum bir yuvadan yetişen nesil; ne anne-babasına hürmet gösterir ne de yaşlandıklarında onlara merhamet kanatlarını gerer. Büyüklerin dediği gibi “ Edep bir Taç imiş nur-ü Hüda dan. Giy o tacı emin ol her beladan”
dizelerinde belirtildiği gibi, edepsizlik her türlü içtimai felaketin kapısını aralar.
Bu acı gidişata sessiz kalmak, meşrulaştırmak veya tepkisizce izlemek bir mümine yakışmaz. Bu vebale ortak olmamak ve yozlaşmanın önüne geçmek adına acilen somut adımlar atılmalıdır. Büyük şehirlerimizde dahi İslami usullere ve mahremiyet ölçülerine uygun düğün salonlarının bulunmasına rağmen vilayetimiz de olmaması ciddi bir eksikliktir. Basiretli ve iman sahibi iş insanlarının bu ihtiyacı fark edip müstakil, nezih ve kadim geleneklerimize muvafık mekânlar tesis etmeleri; hem bir toplumsal sorumluluk hem de sadaka-i cariye hükmünde bir hizmet olacaktır.