Huzurevleri ve Anne Baba Hakkı

Beşeri sistemlerin bizzat kendi elleriyle ürettiği en büyük açmaz, insanı insana yabancılaştırmasıdır. Kadim geleneklerimizin ve inancımızın bize emanet ettiği ana-baba hakları, bu mekanik çarklar arasında ezilmektedir. Modern dünya, kendi oluşturduğu bu vefa krizini örtbas etmek için süslü kavramlara sığınsa da vicdanlardaki yarayı kapatmaya yetmemektedir.

İslam nazarında kul haklarının en mühim zirvesi ana-baba hakkıdır. Allaha kulluktan hemen sonra gelen bu ilahi sorumluluk, Kur'an-ı Kerim’de en hassas ölçülerle tescillenmiştir. Yüce Kitabımız bu hassasiyeti, "Eğer onlardan biri, ya da her ikisi senin yanında ihtiyarlık çağına ulaşırsa, sakın onlara 'öf!' bile deme; onları azarlama; onlara tatlı ve güzel söyle" ayetiyle emreder. Peygamber Efendimiz’e kime iyi davranılması gerektiği sorulduğunda üç kez annesini, dördüncüsünde babasını işaret etmiştir.

Hatırlıyorum; rahmetli babamla beraber babaannemizin yanında oturup sohbet ederken ninem su istediğinde, biz hemen fırlardık ona su vermek için. Babam, ‘Hayır, siz durun; o benim annem, ona ben su ikram edeceğim’ derdi. Büyük bir âlim ve yaşlı olmasına rağmen suyu o verirdi. Yolculuğa çıkarken mutlaka gider elini öper ve izin alırdı, döndüğünde de gider elini öperdi. Bazen kendisine ‘Anneniz siz de mi?’ diye soranlara, ‘Hayır, biz onun yanındayız’ derdi.

Ne var ki modern hayatın bitmek bilmeyen koşturmacası, lüks tutkusu ve nefsani doyumsuzluklar bu merhamet iklimini kurutmaktadır. İnsanlar, hızla dönen bu çarklar arasında benliklerini kaybetmektedir. Yıllar önce ziyaret ettiğim bir huzurevinde hissettiğim şey, adeta bir vefa sürgünüydü; oranın huzurla uzaktan yakından ilgisi yoktu. Araştırdığınızda, oradaki yaşlıların çoğunun çocuklarına servet bırakmış insanlar olduğunu görürsünüz. Asıl acı olan, maddi imkânların zirvedeyken vicdanların en dipte olmasıdır.

 Psikologlar ve aile sosyologları, yaşlı bireylerin kurumlara devredilmesini ruhsal bir kopuş olarak tanımlar. Uzmanlar, yaşlıları bu kökten koparmanın çocukların aidiyet duygusunu zedelediğini belirtmektedir. Kurumsal bakım yalnızca evde bakımı imkânsız kılan klinik zorunluluklarda bir çare olmalıdır; aksi takdirde vicdani yük, bireyin ruh sağlığında onarılmaz travmalara yol açmaktadır.

İslam fıkhı ve vicdani adalet, hayatın katı gerçeklerini göz ardı etmez. Anne babayı bir kuruma bırakmak kural olarak vebal sayılmakla birlikte, bazı zaruret halleri bunun istisnasıdır. Evde asla üstesinden gelinemeyen, sürekli profesyonel sağlık ekibi ve tıbbi cihaz desteği gerektiren, uzman hekimlerin rapor verdiği ağır demans, alzheimer veya benzeri klinik zorunluluklar bu kapsamda değerlendirilir.

Hayatın akışı ne kadar hızlı olursa olsun, evladın ana babasına karşı omuzlamakla yükümlü olduğu temel ödevler vardır. Allah’a isyan niteliği taşımayan konularda onların sözünü dinlemek, onlarla tatlı ve hürmetkâr bir dille konuşmak gerekir. Özellikle güçten düştükleri günlerde geçimlerini sağlamak ve vefatlarından sonra adlarını hayırla yâd etmek evladın borcudur.

Unutulmamalıdır ki hayat, ne ekersek onu biçtiğimiz bir alandır. İradesi ve imkânı olduğu hâlde ana babasını yalnızlığın soğuk duvarları arasında terk edenler, gün gelip aynı kimsesizliğin rüzgârıyla yüzleşebilirler. Çünkü vefa, ertelenemeyen, ihmal edildikçe insanın içindeki insanlığı eksilten en ağır borçtur.