İSLAM DÜŞMANLARININ İKİ YÜZLÜLÜĞÜ
Kur’an-ı Kerim’in Tevbe Suresi’nde yer alan bu ayet, İslam düşmanlarının karakterini ve müminlere karşı besledikleri dinmeyen öfkeyi açıkça ortaya koymaktadır:
"Onların bir ahdi nasıl olabilir ki! Eğer onlar size üstün gelselerdi, sizin hakkınızda ne akrabalık bağlarını ne de antlaşma yükümlülüğünü gözetirlerdi. Ağızlarıyla sizi hoşnut etmeye çalışıyorlar, oysa kalpleri buna karşı çıkıyor..." (Tevbe, 8)
Bu ayette zikredilen hükümlerin geçerli olduğu saha neresidir? Bu emirler sadece o dönemin Arap Yarımadası’na mı mahsustur, yoksa tüm zamanları kapsayan evrensel bir hakikati mi temsil etmektedir?
Şüphesiz bu ayetler, ilk etapta İslam ordusu ile müşrikler arasında cereyan eden somut olaylar üzerine nazil olmuştur. Ancak ayetlerin nihai şümulü sadece o dönemle sınırlı değildir. Müslümanlar, tarih boyunca müşriklerin ve mülhitlerin (inançsızların) kendilerine karşı takındıkları tavrı analiz etmek zorundadır. Bu analiz yapıldığında görülecektir ki; güç dengesi müşriklerin lehine değiştiğinde, verilen sözler ve yapılan antlaşmalar onlar için birer kâğıt parçasından ibaret kalmaktadır.
İslam, sadece Hz. Muhammed (sav) ile başlamamış; O’nu Risalet’iyle Risalet mühürlenmiştir. Hz. Âdem’den Hz. Muhammed (SAV) kadar tüm peygamberlerin karşısında duran şirkin mutlak tavrı, her zaman Allah’ın dinini yok etme çabası olmuştur. Kur’an’ın tasvir ettiği bu "istikrarlı ihanet", beşer tarihi boyunca istisnasız bir şekilde devam etmiştir.
Müşrik Moğollar, İslam dünyasına saldırdıklarında dönemin ilim merkezleri olan Buhara ve Semerkant’ı yerle bir ettiler. Hiçbir yıkım yapmayacaklarına dair söz vermelerine rağmen, Müslümanları topluca kılıçtan geçirdiler. Buhara’da babalar ve oğullar diri diri gömüldü, camiler atların ahırı haline getirildi. Eşsiz kütüphaneler yakılarak nehirler mürekkep ve kan aktı.
Bağdat’ta yaşanan facia ise tarihin en karanlık sayfalarından biridir. İbn Kesir’in aktardığına göre Moğollar şehre girdiğinde; kadın, çocuk, yaşlı ayırmaksızın milyonlarca Müslümanı katlettiler. Kırk gün boyunca kılıç sesleri dinmedi. Abbasi Halifesi katledildi, saraylar yağmalandı ve kutsal mekânlar kapatıldı. Sokaklarda biriken cesetlerin kokusu havayı o derece bozdu ki, Şam’a kadar yayılan büyük bir veba salgını baş gösterdi.
Modern dönemde de bu zihniyet değişmemiştir. Hindistan ve Pakistan’ın ayrılma sürecinde, Hindular Müslümanlara karşı tarihte eşine az rastlanır bir vahşet sergilemiştir. Hicret eden 8 milyon Müslüman’dan sadece 3 milyonu menzile ulaşabilmiş, kalan 5 milyon kişi yollarda barbarca katledilmiştir.
Bu süreçte yaşanan "Heyber Geçidi" faciası unutulamaz. Müslüman memurları taşıyan 50 bin kişilik bir tren konvoyu, varılan anlaşmaya güvenerek yola çıkmıştı. Ancak tren bir tünelde durdurulmuş, içerideki binlerce insan parçalanarak katledilmiştir. Tren tünelin diğer ucundan çıktığında, içi sadece kan ve ceset parçalarıyla dolu bir enkaz halindeydi. İşte bu, Kur’an’ın "Üstün gelselerdi hiçbir ahdi gözetmezlerdi" uyarısının tecellisidir.
Moğolların günümüzdeki varisleri olan komünist rejimler, Rusya ve Çin topraklarında milyonlarca Müslüman’ı katletti. Özellikle Doğu Türkistan’da (Uygur Bölgesi) bugün dahi uygulanan sistematik asimilasyon, tecavüz ve ibadet yasakları, Moğol şenaatlerini gölgede bırakacak boyuta ulaşmıştır.
Yugoslavya’nın dağılma sürecinde Boşnaklara uygulanan soykırım, tüm dünyanın canlı yayınlarda izlediği bir utanç tablosuydu. Modern dünya, "uygarlık" maskesi altında Srebrenitsa’da binlerce Müslüman’ın katledilmesine seyirci kalmıştır.
Siyonist İsrail rejiminin Gazze ve Lübnan’daki cinayetleri, bu zincirin en son halkasıdır. 1982 Sabra ve Şatilla kamplarında yapılan anlaşmalara rağmen on binlerce kadın ve çocuk katledilmiştir. Bugün Gazze’de yaşananlar; savaş ahlakının, uluslararası hukukun ve insanlık onurunun tamamen hiçe sayıldığı bir vahşet tablosudur. Bebeklerin katledilmesi, hastanelerin ve camilerin bombalanması, müşrik zihniyetin değişmez karakterini bir kez daha kanıtlamaktadır.
Hz. Peygamber (sav), "Küfür tek millettir" buyurmuştur. Dün Bosna, Afganistan ve Çeçenistan’da; bugün ise Filistin, Doğu Türkistan ve Suriye’de yaşananlar bu hakikatin birer yansımasıdır. Kur’an-ı Kerim, Müslümanları bu ikiyüzlü düşman profiline karşı uyarmaktadır.
Şurası bir gerçektir ki: Nerede Allah’a itaat eden bir topluluk varsa, orada onları yok etmek isteyen, hiçbir hukuk ve ahlak kuralı tanımayan bir yapı var olacaktır. Müslümanların en büyük hatası, bu tarihi ve ilahi gerçeği unutarak düşmanın sahte tebessümlerine ve bozulmaya mahkûm olan sözleşmelerine güvenmeleridir.
Allah’ın kelamı şaşmaz bir rehberdir: "Onlar, bir mümin hakkında ne akrabalık bağlarını ne de antlaşma yükümlülüğünü gözetirler. İşte onlar, taşkınlık yapanların ta kendileridir."