İslâm’ın Sessiz Fetihleri ve Tasavvufun Tarihî Rolü
İslâm’ın kısa sayılabilecek bir zaman diliminde birçok farklı coğrafyada yayılması, tarihçiler tarafından hâlâ dikkatle incelenen büyük bir sosyal vakıadır. Bu yayılışın arkasındaki en temel etken, İslâm’ın insan fıtratına hitap eden ilkeleridir. İslâm düşmanlarının iddia ettiği gibi zorbalıkla ya da kılıç zoruyla değil; bilakis adalet, hoşgörü ve merhamet ile kök salmıştır. İslâm, insan onuruna, özgürlüğe ve yaratılış hakikatine uygun davrandığı için kalpleri fethetmiş, toplumlara huzur ve düzen getirmiştir.
Müslümanların tarih boyunca gittikleri coğrafyalarda dikkat çeken en önemli özellikleri, inanç dayatmaması ve kültür farklılıklarına saygı göstermeleridir. İslâm’ın hâkim olduğu bölgelerde yaşayan farklı din mensupları, kendi ibadetlerini özgürce yapmış, kimliklerini korumuşlardır. Bunun en güçlü delillerinden biri, bugün hâlâ İslâm coğrafyasında varlığını sürdüren ve büyük bölümünün bizzat İslâm egemenliği döneminde inşa edildiği bilinen kiliseler ve havralardır.
Müslümanların fethettikleri yerlerde sadece iki insanlık dışı geleneğe müdahale etmiş olmaları da bunun ispatıdır:
- Nil nehrinin taşkınlarından korunmak için her yıl genç bir kız süslenerek Nil’e atılması ve kurban edilmesi,
- Hindistan’da ölen erkeğin eşiyle birlikte diri diri yakılması veya gömülmesi (Sati uygulaması).
İslâm sadece insan hayatına kasteden bu adetleri kaldırmış, bunun dışında hiçbir halkın örf ve geleneğine karışmamıştır.
Tasavvufun Tebliğdeki Sessiz ama Etkili Yürüyüşü
İslâm’ın geniş coğrafyalara ulaşmasında en büyük role sahip unsurlardan biri de tasavvuf mektebidir. Sûfiler, sade, samimi ve halkın dilini konuşan tebliğ yöntemleriyle, zihinlere değil doğrudan gönüllere hitap etmişlerdir.
Hindistan, Endonezya, Orta Asya, Kuzey Afrika ve Afrika’nın büyük kısmı, İslâm’la savaşla değil, “gezgin dervişler” olarak bilinen sufi tebliğciler sayesinde tanışmıştır. Tasavvufun insana yaklaşımı merhamet, alçak gönüllülük ve muhabbet olduğu için, bu bölgelerdeki insanlar Müslümanları bir tehdit değil, bir sığınak olarak görmüşlerdir.
İslâm, Endonezya’da ordularla değil, Müslüman tüccarların güvenilirliğiyle tanındı. Ardından halk arasında “Wali Songo” (dokuz veli) adıyla bilinen sufiler, adalar arasında dolaşarak güzel ahlaklarıyla toplumun gönlünü fethettiler.
Hindistan’ın sert kast sistemine rağmen sufi şeyhler, toplumun alt tabakalarıyla iç içe olmuş; kimsenin hor görmediği, küçük görmediği bir kardeşlik ortamı oluşturmuşlardır. Bu durum, Hindular için fark edilmesi güç bir insani devrimdi. Zamanla birçok Hindu ileri geleni de İslâm’a meyletmiştir.
Hallâc-ı Mansûr’un 905 yılındaki uzun tebliğ seyahati, Gücerat’tan Sind’e, oradan İndus Vadisi’ne kadar geniş bir etki bırakmış ve onun vesilesiyle Müslüman olanlara hâlâ “Mansûrî” denilmektedir.
Sûfiler, Müslüman olmayan halkların arasına en rahat giren, dillerini bilmeseler bile gönüllere temas edebilen kimselerdi.
Afrika kıtasında İslâm’ın yayılış hikâyesi, Batılı araştırmacıların bile hayranlıkla incelediği bir süreçtir. Çünkü bu kıtada İslâm, tasavvufi hareketler sayesinde zulümle değil, şefkat ve eğitimle yayıldı.
Ticaniye, Kadiriye, Sammaniye ve Diğerleri
Cezayir’de, Libya’da, Sudan’da ve Batı Afrika’nın büyük kısmında, tarikatların tebliğ faaliyetleri halk üzerinde son derece etkili oldu. 19. yüzyılda Cezayir’de yapılan bir araştırmada, nüfusu 2 milyonu bile bulmayan ülkede 300 bin tarikat mensubu olduğu tespit edilmiştir. Bu oran, tasavvufun halkla bütünleşmesinin güçlü bir göstergesidir.
Afrika’nın direniş kahramanları da çoğunlukla tasavvuf terbiyesi görmüş kişilerdi:
Libya’da 20 yıl sömürgeciliğe direnerek destan yazan Şeyh Ömer Muhtar,
Cezayir bağımsızlık mücadelesinin manevi önderi Emir Abdulkadir, hep birer mutasavvıftı.
1056 yılında Kuzey Afrika’da kurulan Murabıtlar Devleti, tasavvufi bir hareketten doğmuştur. Sınırlarda Ribatlarda yaşayan dervişler, takva ile yoğrulmuş hayatlarını adalet ve tebliğ için seferber etmişlerdi. Kurdukları şehirler, camiler, eğitim halkaları, Afrika’nın İslamlaşmasında derin izler bırakmıştır.
Orta Asya’daki Türk topluluklarının İslâm’a girişi de tasavvuf sayesinde olmuştur. Nakşibendîlik başta olmak üzere birçok tarikat, hem zâhirî ilimleri hem de manevi terbiyeyi bir arada vererek Türklerin gönlünü fethetmiştir. Tekke ve medreseyi birlikte yürüten bu model, İslâm dünyasında uzun süre sosyal istikrarın temel kaynağı olmuştur.
Moğol istilasının yıkıcı dönemlerinde bile İslâm’ın ayakta kalmasını sağlayan unsur, sûfilerin manevi direnci ve halkı teskin eden irşadlarıydı.
İslâm’ın yüzyıllar süren yayılışı, hiçbir şekilde zora dayalı bir fetih hareketi değildir. Müslümanların adaletle kurduğu düzen, tasavvuf erbabının kâmil ahlakı ve gönle hitap eden tebliği, İslâm’ın kıtalara yayılmasında en güçlü etkendir.
Mutasavvıflar, gittikleri toplumları incelemiş, halkın seviyesine inmiş, kimseyi küçümsememiş ve İslâm’ın güzel ahlakını yaşayarak örnek olmuşlardır. Bu sebeple İslâm’ın en uzak coğrafyalarda bile sevgiyle kabul edilmesi şaşırtıcı değildir.
Bugün bile tasavvufun bıraktığı izler, dünyanın birçok köşesinde İslâm’ın sadece bir inanç sistemi değil, aynı zamanda bir merhamet medeniyeti olduğunu hatırlatmaktadır.