Kişi ahlaklı değilse, dindar da değildir
Toplumsal hayatımızda derin bir ikilik hüküm sürmektedir: şekilciliğin özün önüne geçmesi. Bu ikilik, inanç ve ahlak arasındaki kopuklukta en çarpıcı halini alır ve maalesef günümüz toplumunda "Ahlaksız Dindarlık" adı verilen yıkıcı bir çelişki olarak kendini gösterir.
Temel önermemiz basittir ve ebediyen geçerlidir: Kişi ahlaklı değilse, dindar da değildir. Ahlak, her inanç sisteminin, özellikle de İslam’ın, temelini, ruhunu ve özünü oluşturur. Dinin nihai amacı, sadece biçimsel ibadet olarak değil, aynı zamanda karakter, davranış ve toplumsal sorumluluk açısından yücelterek kâmil insan seviyesine ulaştırmaktır.
Ancak, modern toplumun getirdiği hızlı dönüşüm, tüketime dayalı yüzeyselleşme ve sosyal medyanın oluşturduğu gösteri kültürü, dindarlığın özünden uzaklaşmamıza neden olmuştur. Bir şahsın namaz kılmaması veya oruç tutmaması neredeyse toplumsal bir dışlanma sebebi sayılabilirken, aynı kişinin yalan söylemesi, hile yapması veya dürüstlükten sapması yalnızca "küçük bir kusur" olarak görülüp geçiştirilebilmektedir. Dini pratikler birer kamusal gösteri haline gelirken, temel insani erdemler ve ahlaki değerler arka plana itilmiştir.
Tasavvuf büyükleri, dindarlığın bu kalbi boyutunu sürekli vurgulamışlardır. İmam Gazâlî, İhyâ-u Ulûmi’d-Dîn’de, ibadetlerin amacının yalnızca zahirî şekillerde kalmaması gerektiğini, asıl hedefin kalbin temizlenmesi (tasfiye-i kalp) ve nefsin terbiye edilmesi (tezkiye-i nefs) olduğunu savunur. Gazâlî’ye göre, namazın veya orucun kalbe yansımayan hali, kuru bir eylemden öteye geçmez; kişi riyadan kurtulup ihlâsı bulmadıkça, ibadeti hakiki meyvesini vermez.
Gazâlî'nin Uyarısı: "Dış görünüşü düzgün, iç âlemi bozuk olan kişi, dışı bayındır, içi harabe bir eve benzer." Gerçek dindarlık, kalp ameli (dürüstlük, ihlas, tevazu) ile uzuv ameli (namaz, oruç) arasındaki mükemmel uyumdur.
Bu toplumsal bozulmanın en büyük uyarısı Kur’an-ı Kerim’de açıkça belirtilmiştir. Cenâb-ı Allah, namazın amacını net bir şekilde ortaya koyar:
"Namazı özenle kıl. Kuşkusuz namaz hayâsızlıktan ve kötülükten meneder." (Ankebût Sûresi, 45. Ayet)
Bu ayet, namazın sadece fiziksel hareketlerden ve belirli vakitlerde yerine getirilen bir zorunluluktan ibaret olmadığını gösterir. Gerçek anlamda, abdest, kıraat, rükû, secde gibi zahirî şartların yanı sıra; ihlâs, huşû ve takvâ gibi manevî şartlarına da özen gösterilerek kılınan namaz, kişiyi İslâm’ın reddettiği tüm tutum ve davranışlardan uzak tutan güçlü bir ahlakî kalkan görevi görür. Namazın ta'dil-i erkân ile kılınması, ruhen de kötülüklerden çekilmeyi zorunlu kılar.
Bu durum, namazın kötülüklere karşı bir uyarıcı ve nasihatçi olduğunu ifade eder. Dolayısıyla, namaz kıldığı, hatta Hac ve Umre gibi farizaları yerine getirdiği halde:
-Yalan konuşan, iftira atan veya dedikodu yapan,
-Faize bulaşan ve haksız kazanç peşinde koşan, kul hakkı yiyen,
-Miras hukukunu (özellikle kız çocuklarının ve zayıfların hakkını) gasp eden,
-Başkalarını kandıran, kalp kıran ve tamahkârlık yapan
bir kişiye bu ayet, dolaylı ancak güçlü bir uyarı niteliği taşır. Namaz ile ahlaksızlık bir arada var olamaz; birinin varlığı, diğerinin hakiki değerini geçersiz kılar.
Peygamber Efendimiz (s.a.v.) de dindarlığın ölçütünü ahlaka bağlamıştır: Kıyamet gününde namaz, oruç, zekât sevabıyla gelip, aynı zamanda insanlara sövmüş, iftira atmış ve mallarını yemiş kişinin sevaplarının hak sahiplerine dağıtılması sonucu sevapsız kalan kişinin asıl müflis olduğunu belirtmiştir. Bu hadis, zahiri ibadet ve dindarlığın, ahlaki sorumluluklar karşısında ne kadar kolay yıpranabileceğini gösterir.
Bu ikiyüzlü durum, sosyolojik açıdan toplumsal güveni sarsan en yıkıcı faktörlerden biridir. Dini amelleri yerine getiren kişilerin aynı zamanda ahlak dışı davranışlar sergilemesi, hem dine hem de toplumun temel değerlerine olan inancı zedeler.
Bu durum, aynı zamanda ahlakın sadece kişisel bir mesele olmadığını, kamusal ve toplumsal bir zorunluluk olduğunu da ortaya koyar. Adalet, doğruluk, hakkaniyet, empati ve kul hakkına saygı; bir toplumun çimentosu niteliğindedir. Mevlânâ Celaleddin Rûmî gibi büyük mutasavvıflar bu riyayı şiddetle eleştirmiş, hakiki dinin gönül kırmamakta ve insana hizmette gizli olduğunu belirtmiştir.
Allah, namaz ve diğer ibadetleri emrettiği gibi, ahlakı da en temel emir olarak koymuştur. Müslümanca yaşamak, yalnızca rükünleri yerine getirmekle değil, ancak ve ancak Kur’an’ın ahlakıyla ahlaklanmakla ve bu ahlakı tasavvufi bir disiplinle içselleştirmekle mümkündür.
Bu, kişinin vicdanını, karakterini ve tüm toplumsal ilişkilerini ilahi ahlak ölçütlerine göre ayarlaması demektir. Dindarlığın ölçütü, namazın kaç rekat kılındığı değil, bir kişinin ne kadar güvenilir, adil ve merhametli olduğudur.
Sonuç olarak, ahlaktan yoksun bir dindarlık, boş bir kabuktur. Toplumsal bozulmanın önüne geçmek için öncelikle bu kabuk dindarlığından sıyrılıp, inancın özü olan ahlaka geri dönmek zorundayız. Gerçek dindarlık, hayasızlıktan ve kötülükten men eden bir yaşam biçimini gerektirir ve bu, tasavvuf büyüklerimizin öğrettiği gibi, iç disiplin, muhasebe ve karakter temizliği ile mümkündür.