MAHZUN GÖNÜLLERİN AHI VE GELENEĞİN PRANGALARI

KÖŞE YAZISI

Toplumsal yapımızın en derin yaralarından biri, özellikle köklü ve varlıklı ailelerin kızlarının, İslam’ın ruhuna aykırı gelenekler ve dünyevi kibirler sebebiyle evlenemeyip bir ömrü yalnızlığa mahkûm etmeleridir. Sadece Kızıltepe özelinde bile, elli yaşını aşmış, iffet ve edebiyle gün sayan yüzlerce hanım kardeşimiz mevcuttur. Bu mahzunluğun sebebi ne güzellik-çirkinlik meselesi ne de kimsesizliktir; asıl sebep, bölgede hüküm süren acımasız ve gayri İslami örflerdir.

Elbette "nasip" haktır; ancak nasibi, kul eliyle örülen duvarların arkasına hapsetmek adaletsizliktir. Zengin bir ailenin kızına talip olacak kişinin mutlaka çok varlıklı olması beklenmekte, denklik kavramı yanlış yorumlanarak bir tür kast sistemine dönüştürülmektedir. Aileler, "bizim gibi bir ailenin kızı ucuz gitmemeli" diyerek fahiş mehirler ve ağır şartlar öne sürmektedir. Bu tutum, evladını kendi kibrine ve feodal gururuna kurban etmekten başka bir şey değildir.

Oysa Efendimiz (sav) şöyle buyurmuştur: "Dinini ve ahlakını beğendiğiniz birisi size (kızınıza talip olarak) geldiğinde onu evlendirin. Şayet böyle yapmazsanız yeryüzünde bir fitne ve büyük bir fesat çıkar." (Tirmizî). Bugün toplumda müşahede ettiğimiz huzursuzluk ve bereketsizlik, belki de önü kesilen bu nasiplerin ve kırılan kalplerin bir tezahürüdür.

Tasavvuf büyüklerinden nakledilen şu kıssa, meselenin vahametini ortaya koyar: Büyük bir alim ve mürşid vefat ettiğinde, bir talebesi kabri başında murakabeye varır. Hocasını manen sıkıntıda görünce sebebini sorar. Hocası der ki: "Evladım, Allah bana gazap etti. Sebebi ise, vaktiyle komşu kızı için fikir soran görücülere sükût etmemdir. O sessizliğimle ailenin geri gitmesine ve o kızın nasibine engel olmama sebep oldum. Rabbim bu kul hakkının hesabını sormaktadır."

Sadece bir sükûtun hesabı bu denli ağırsa; kızlarını miras hakkından mahrum bırakan, onları birer "gurur vesilesi" olarak görüp yuva kurmalarına engel olanların hali nice olur? Miras hakkını gasbetmek ve evlilik yolunu zorlaştırmak, açık bir zulümdür.

Hz. Mevlâna der ki: "Gönül, Allah'ın nazargâhıdır. Bir gönül yıkmak, Kâbe'yi yetmiş kez yıkmaktan daha kötüdür." Kendi evladının gönlünü dünya hırsı için yıkanlar, ahiretin dehşetli gününde nasıl hesap vereceklerini düşünmelidirler. Eğer o kızlar miras haklarını alabilselerdi belki de toplumdaki düşmanlıklar yerini huzura bırakacaktı.

Unutulmamalıdır ki; "Zulmetmeyiniz, zira zulüm kıyamet gününde karanlıklardır." (Müslim). Bugün susulan ve baskılanan o "ah"lar, yarın mahkeme-i kübrada en gür sada ile yankılanacaktır. İyi ki ahiret var; herkes ettiğinin ve imkânı varken yapmadığının hesabını mutlaka verecektir.