Makam Zâildir Mesuliyet Daimdir
Makam Zâildir Mesuliyet Daimdir
“Dikkat etmek gerekir; dünyada hâkimken ahirette mahkûm olmak da var.”
İnsan, ekseriya kudretini ebedî zanneder; makamını bâki, nüfuzunu daimî telakki eder. Hâlbuki dünya, bir dâr-ı imtihandır. Burada tevdi edilen her vazife, bir emanet-i İlâhiyedir. Emanete hıyanet eden, bugün alkışlarla karşılanabilir; fakat yarın Mahkeme-i Kübrâ’da o alkışların hiçbir kıymet-i harbiyesi kalmayacaktır.
Zira Cenâb-ı Hakk’ın mizanında unvanlar değil, vicdanlar tartılır. Makamlar değil, mazlumun gözyaşı konuşur. Saltanatlar değil, adaletin şahadeti hüküm verir.
Bugün hükmeden nice insanlar vardır ki yarın hükmün muhatabı olacaktır. Çünkü her hüküm sahibinin üzerinde, Hâkimü’l-Hükkâm olan Allah’ın mutlak hükmü vardır. İşte bu idrak, insanı gururdan muhafaza eden en büyük irfan meşalesidir.
Bediüzzaman Said Nursî’nin ifade ettiği gibi, adalet-i mahza, bir ferdin hakkını milyonlar adına dahi feda etmemeyi emreder. Zira hak, ekseriyetin arzusuna göre şekillenmez; hak, Hakk’ın emridir. Hakikî medeniyet, kuvveti hakta görenlerin medeniyetidir. Kuvveti haktan değil de hakkı kuvvetten alan anlayış ise zulmün başka bir ismidir.
Bugün koltuğuna güvenenler, yarın kabirde yalnız kalacaktır. Bugün imzasıyla kaderler tayin ettiğini zannedenler, yarın kendi amel defterinin tek satırını dahi değiştiremeyecektir. İşte bu yüzden her mühür, sahibine mesuliyet yükler; her yetki, omuzlara ağır bir vebal bırakır.
Osmanlı irfanı, devleti mülkün değil, emanetin idaresi olarak görmüştür. “Mülk Allah’ındır.” hakikati, yalnızca bir levha sözü değil; devlet telakkisinin de ruhudur. Çünkü nizâm-ı âlem, ancak adalet-i mutlaka ile kaim olur. Adalet çökerse devlet ayakta görünse bile ruhunu kaybetmiştir.
Bugün bize düşen, yalnız kanunlara değil; hakka, hukuka, vicdana ve mürüvvete de sadakat göstermektir. İnsaf, adaletin ruhudur. Diyanet, vicdanın muhafızıdır. İstikamet, bütün faziletlerin menbaıdır. Bunlar kaybolduğunda, gösterişli saraylar da yüksek makamlar da insanı kurtaramaz.
Ne hazindir ki bazı insanlar alkışların çokluğunu haklılığın delili zanneder. Hâlbuki hakikat, kalabalıkların tasdikiyle değil, Hakk’ın rızasıyla kıymet kazanır. Bir mazlumun ahı, bazen binlerce methiyeden daha tesirlidir. Çünkü arşa yükselen ses, makamların gürültüsünü susturur.
Ey makam sahibi…
Unutma ki makamlar fanidir, mesuliyet bakidir.
Ey hükmeden…
Unutma ki sen de hükmedileceğin bir güne doğru yürüyorsun.
Ey kalem sahibi…
Yazdığın her satırın, söylediğin her kelâmın, verdiğin her kararın bir gün önüne konulacaktır.
Öyleyse geliniz; hevâ-yı nefse değil, mizân-ı adalete tâbi olalım. Menfaate değil, hakikate omuz verelim. Kuvvetin değil, hakkın safında duralım. Çünkü dünya mahkemelerinden beraat etmek yetmez; asıl saadet, Mahkeme-i Kübrâ’da yüz akıyla huzur-u İlâhîye çıkabilmektir.
Zira dünyanın en büyük mağlubiyeti, burada hâkim iken orada mahkûm olmaktır. En büyük muvaffakiyet ise burada adaletle yaşayarak, ebediyet yurdunda ilâhî rahmete mazhar olabilmektir.
Hak baki, ömür fânidir. Makam zâildir, mesuliyet daimdir. Adalet ise hem devletlerin hem de vicdanların sarsılmaz sütunudur.