Makul insanlar, Kanaat Önderleri, Akil Adamlar...

KÖŞE YAZISI

Makul insanlar,  

Kanaat Önderleri, 

Akil Adamlar...

Çok iyi hatırlıyorum; çocukluğumda bu toplumda bir anlaşmazlık, bir niza baş gösterdiğinde insanlar hemen o kadim cümleyi kurardı: “Haydi, şeriata gidelim.”

Buradaki "şeriat" vurgusu, sade İslami hukuk değil; adaletin, hakkaniyetin ve vicdanın tecelligahı demekti. Toplumsal düğümlerin çözüldüğü o merci ya irfan sahibi alimler ya da gönül mimarı olan Nakşi şeyhleriydi. Elbette bu manevi önderlerin yanı sıra toplumda sözü geçen ağalar veya aşiret reisleri de vardı. Ancak o dönemin dünyasında bu büyükler; faziletiyle, cömertliğiyle, adaletiyle ve cesaretiyle kitlelerin güvenini kazanmış, lider ruhlu şahsiyetlerdi. En önemlisi de, bu dünyevi güce sahip olan ağalar bile bir çıkmaza girdiklerinde herkesten önce o manevi şahsiyetlerin kapısını çalar, onların hakemliğine müracaat ederlerdi.

O devirde resmi mahkemelerin kapısını aşındıran insan sayısı çok azdı. Toplum, hukuku sadece kitaptan okumamış, onu irfanla harmanlayıp hayatına nakşetmiş bu zatlara sonsuz bir güven duyuyordu. Onlar heybetliydi ama kibirli değildi; asla kimseye iltimas geçmez, hatır gönül için hakkı çiğnemezlerdi. Hak ve hukuk neyi gerektiriyorsa, eğip bükmeden onu söylerlerdi. Hatta hafızam beni yanıltmıyorsa büyüklerden öğrendiğim kadarıyla tehcir yıllarının o fırtınalı dönemlerinde, bu topraklardaki Hristiyan vatandaşları da yine o adil âlimler ve Nakşi şeyhleri korumuş, merhamet ve adaletin şemsiyesi altına almıştı.

Fakat zaman geçti, değerler aşındı. Bugün modernizmin ahtapot kolları arasında çırpınan, ruhunu ve istikametini kaybetmiş bir toplum olarak ne yazık ki sahipsiz kaldık.

Bugün toplumun "makul insanları" artık o nurani, kalbi selim şahsiyetler değil. Onlar çoktan unutturuldu. Şimdilerde bir davanın çözülmesi, bir husumetin bitirilmesi için araya girenlerin ne derin bir ilme sahip olması gerekiyor ne de ahlaki bir fazilete... Sadece paralarının, dünyevi güçlerinin ve arkalarındaki nüfuzun varlığı kafi geliyor. Hikmetten mahrum, cebi zengin ama gönlü fakir insanların hakem tayin edildiği bu çarpık düzen, maalesef yıllardır kanıksanmış bir yara olarak devam ediyor.

Bölgemizde son dönemde yaşanan üzücü toplumsal olaylara dikkatle baktım; tarafları barıştırmak ya da adaleti tesis etmek için tek bir alimin kapısı çalınmadı, tek bir Şeyh’e müracaat edilmedi. Oysa bizler Müslüman bir toplumuz. Şiarımız bellidir; Allahu Teâlâ Kur'an-ı Kerim’de şöyle buyurur:

"Ey iman edenler! Allah’a itaat edin, peygambere itaat edin, sizden olan ülü’l-emre (idarecilere, ilim sahiplerine) de. Eğer bir hususta anlaşmazlığa düşerseniz -Allah’a ve âhirete gerçekten inanıyorsanız- onu Allah’a ve peygambere (Kur'an ve Sünnete) götürün. Bu, elde edilecek sonuç bakımından hem hayırlıdır hem de en güzelidir." (Nisâ Suresi, 59. Ayet)

Unutmamak gerekir ki Kur'an-ı Kerim, sadece namaz rekatlarından, hac ve zekat ibadetinden ibaret bir kitap değildir. Kur'an; bir inanç manifestosu, bir ahlak nizamı ve hepsinden öte bütüncül bir Hukuk sistemidir.

Eğer bir toplumda, Kur'an ilimleriyle kuşanmış, öğrendiğiyle amel eden, Peygamber ahlakıyla ahlaklanmış gerçek alimlere itibar edilmiyor; onların yerine sırf parası ve gücü var diye hikmetsiz insanlara "kanaat önderi" payesi veriliyorsa, o toplumun yaraları asla kabuk bağlamaz. Aksine, ehil olmayan ellerde o var olan yaralar gün geçtikçe daha derin, daha amansız bir şekilde kanamaya devam edecektir.