Mezopotamya Ovası ve Zekât
İnsanlık tarihinin şafak vakti, medeniyetin beşiği ve bereketin yeryüzündeki adı Mezopotamya... Yalnızca Türkiye sınırları içindeki Güneydoğu Anadolu bölgesinde; Mardin, Şanlıurfa ve Diyarbakır ovalarını kapsayan tarım alanları bugün 30 milyon dönümün üzerindedir. Dünyanın belki de en cömert, en anaç toprakları buradadır. Sadece Mardin ve çevresindeki Mezopotamya bağrında, her yıl 3 milyon dönümden fazla alanda buğday başakları göğe yükselir. Bu topraklar, yüzyıllardır insanlığı besleyen sarı bir deryadır.
Ancak bu büyük bereket, tarihsel süreçte adil bir paylaşımla taçlanamamıştır. Cumhuriyetin kuruluş aşamalarından itibaren bu verimli topraklar; genelde aşiretler, ağalar ve devletle organik bağları bulunan şehir burjuvazisi tarafından tescil edilmiştir. Tapusu olmayan ve "hazine arazisi" olarak bilinen alanlar dahi, yine bu güçlü kesimlerin zilliyetinde kalmıştır. Bu tarihsel mülkiyet yapısının gölgesinde ise, topraksız köylüler kalmıştır. Kendi doğup büyüdükleri topraklarda ya birer ırgat olarak ter dökmekte ya da gurbetin yollarına düşerek, Batı illerine mevsimlik işçi olarak gidip ekmeklerini taştan çıkarmaya çalışmaktadırlar. İşte tam da bu noktada, mülkiyetin oluşturduğu bu derin uçurumu kapatacak, kalplere şefkat köprüleri kuracak ilahi bir nizam devreye girmektedir:
Dün gibi hatırlıyorum. Bu bereketli toprakları ellerinde tutan eski toprak sahipleri, hasat zamanı geldiğinde büyük bir titizlik, ürperti ve derin bir huşu içinde hareket ederlerdi. Zekâtlarını daha harman yerindeyken ayırır, fakir fukaranın payını asla kendi mallarına karıştırmazlardı. Bu alelade bir görev değil; Allah’ın hakkına girmekten duyulan o muazzam ve sarsıcı korkunun bir tezahürüydü. Çok iyi bilirlerdi ki; yoksulun hakkı olan o pay eğer mala karışırsa, o malın bereketi kaçar, evlere ve topraklara belalar musallat olurdu. Herkes zekâtını bihakkın, yani tam hakkıyla verdiğinde, toplumda tarifi imkânsız bir sükûnet ve sarsılmaz bir dayanışma ruhu egemen olurdu. Sosyal sınıflar arasında nefret değil, sevgi bağları kurulurdu. Hiçbir fakir zengine buğz etmez, hasetle bakmaz; hiçbir zengin de fakiri hakir görmez, ona tepeden bakmazdı. Zekât, zengin ile fakirin kalbini birbirine kenetleyen manevi bir bağ, toplumsal barışın en şefkatli garantörüydü.
Modernizmin Getirdiği Yabancılaşma ve Unutulan Emanet ne yazık ki, modern hayatın hırsları, kapitalist düzenin getirdiği bencillik ve doymak bilmeyen tüketim arzusu bu güzelliklerimizi de sessizce elimizden aldı. Şimdilerde o muazzam ovalarda zekâtını hakkıyla, titizlikle dağıtan çok az insan kaldı. Toprağın bereketi arttı belki; modern makineler geldi, sulama sistemleri kuruldu ama o eski manevi bereket ve huzur ne yazık ki azaldı. Şuna tüm kalbimle inanıyorum: Eğer bugün bu topraklarda herkes zekâtını hakkıyla, bir ibadet neşesiyle dağıtsa, bu bölgede tek bir fakir, tek bir aç insan kalmaz. Yoksulluk bir kader olmaktan çıkar. Dahası, Allah’ın emrine riayet edildiği için, toprağın üstüne göklerden ilahi bir huzur ve sekine iner.
İslam’a göre zekât, zenginin fakire bir lütfu değil; fakirin zenginin malındaki hakkıdır. Kur'an-ı Kerim bu gerçeği açıkça ilan eder “Onların mallarında, muhtaç ve mahrumlar için bir hak vardır." Zâriyât, 19. Bu hakkı gasp edenlerin, yani zekâtını vermeyenlerin hem dünyada hem de ahirette çetin manevi zorluklarla, musibetlerle karşılaşacağı ve mallarının bereketinden mahrum kalacağı bildirilmiştir. Bizler inanırız ki; zekâtı verilmeyen bir mal, sahibine yarardan çok zarar getiren bir yüktür. Zekât, malı koruyan, onu manevi kirlerden arındıran koruyucu bir kalkandır. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) bu hakikati şöyle ifade buyurmuştur: “Mallarınızı zekât ile koruyun, hastalarınızı sadaka ile tedavi edin..." (Ebû Dâvûd) Zekâtı verilmeyen malın ahiretteki azabı ise yürekleri titretecek kadar şiddetlidir. Tevbe Sûresi 34 ve 35. ayetlerde Rabbimiz bizi şöyle uyarır "Altın ve gümüşü yığıp da onları Allah yolunda harcamayanlar yok mu, işte onlara elem verici bir azabı müjdele! "O gün bu paralar cehennem ateşinde kızdırılıp onlarla alınları, yanları ve arkaları dağlanacak”
Göz alabildiğine uzanan Mezopotamya ovasının o asil ve mahzun yoksul çocuklarına, batı illerinde rızık arayan mevsimlik işçilerine karşı bir vicdan borcumuz var. Bu borç, toprağın bize sunduğu nimetlerin şükrünü eda etmekle ödenir. Gelin, modern çağın kalplerimizi katılaştırmasına izin vermeyelim. O eski korkuyla karışık saygıyı, fakire karşı duyulan o derin şefkati yeniden diriltelim. Unutmayalım ki, bu topraklar sadece üzerindeki zenginlerin değil; o toprağa alın terini döken, buğdayın sarısında umut arayan her bir mahzun yüreğin de vatanıdır. Zekâtı hakkıyla vermek, bu topraklara sadakatimiz, kardeşlerimize şefkatimiz ve bizi yoktan var eden Rabbimize olan en büyük şükrümüzdür.