Taş Duvarlarda Yankılanan Sela
İnsan bazen küçüklüğünü gökyüzüne bakarak değil, bir taş duvarın karşısında anlıyor. Gökyüzü sonsuzluğu hatırlatıyor; kadim bir taş ise senden önce akıp giden zamanı.
Ben bunu büyüdüğüm kentte; Mardin’de öğrendim.
Çocukluğum, güneşin akşama doğru Mezopotamya Ovası’nın üzerinden çekilirken sarı taşları kızıla boyadığı sokaklarda geçti. Yüksek duvarların, kemerli kapıların, kubbelerin, avluların ve birbirinin omzuna yaslanmış taş evlerin arasında…
O zamanlar bunun ne kadar büyük bir miras olduğunu bilmiyordum. İnsan içinde büyüdüğü şeyin kıymetini çoğu zaman sonradan anlıyor.
Bir duvarın önünden geçerdim mesela. Kaç yaşında olduğunu bilmezdim. Kim örmüş, kimler önünde durmuş, hangi çocuk elini o taşa sürmüş, hangi ihtiyar sırtını ona yaslamış, hangi gelin o kapıdan geçmiş, hangi cenaze o dar sokaktan uğurlanmış…
Bunları düşünmezdim çocukken. Ama taş oradaydı. Susuyordu.
Yıllar geçtikçe anladım ki Mardin’in taşlarının suskunluğu boş bir suskunluk değildi. İnsanların gelip geçtiği, sevinçlerin ve acıların değiştiği, isimlerin unutulduğu uzun bir zamanın şahitliğini taşıyorlardı.
İnsan böyle bir şehrin içinde kendi ömrünü düşününce ister istemez küçülüyor.
Sonra sela yükselirdi.
Mardin’de sela bana hep başka türlü gelmiştir. Ses minareden yükselir, karşıdaki taş duvara çarpar; dar sokakların içine girer, kubbelerin üzerinden aşar, başka bir yamaca vurur ve yeniden size dönerdi.
Sanki şehir selayı yalnız dinlemiyor, tekrar ediyordu. Bir insan ötelere uğurlanırken çalınan bir marş gibiydi o ses. Fakat dünyadaki zaferleri anlatan bir marş değil. Dünyanın insana ait olmadığını hatırlatan bir uğurlama…
Taşların arasında yankılandıkça insanın içindeki fazlalıkları susturan bir ses. Bana hep aynı şeyi söylüyormuş gibi gelirdi: Toprak gibi tevazu sahibi ol.
Çünkü insan ne kadar yükselirse yükselsin, sonunda toprağa doğru eğiliyor. Biriktirdiği, önem verdiği, uğruna kırıldığı şeylerin çoğu bir anda kendi ölçüsüne dönüyor. Çarşının telaşı, evlerin içindeki hesaplar, yetiştirilecek işler, ertelenmiş sözler, kırgınlıklar…
Sela yükseldiğinde bütün bunların üzerinden başka bir hakikat geçiyordu. Bir insan gidiyordu. Şehir ise şahit kalıyordu. Mardin’in bende bıraktığı en derin duygulardan biri de bu şahitliktir zaten. Özellikle gün batımında. Her yerde güneş batar elbette; fakat bazı şehirlerde gün batımı yalnızca günün bitişi değildir.
Mardin’de güneş Mezopotamya ufkuna yaklaşırken gökyüzü ağır ağır kızarır. O kızıllık önce ovaya, sonra kubbelere, minarelere ve taş cephelere vurur. Birkaç dakika boyunca şehir kendi zamanından çıkmış gibi görünür.
Çocukluğumdan beri hayatımın içinde olan bir renktir bu. Bazen o manzaraya bakarken Kudüs gelir aklıma. Şam… Ve bugün ancak izlerini, hikâyelerini, kemerlerini, avlularını bildiğimiz Endülüs şehirleri…
Hiç yaşamadığımız kentlerle nasıl böyle bir yakınlık kurabiliyoruz, bilmiyorum. Sanırım kadim şehirlerin ortak bir dili var. Taşın, gölgenin, dar sokağın ve göğe yükselen sesin dili.
Kudüs’te, Şam’da, Mardin’de yahut Endülüs’ten kalan bir avluda insan aynı şeyi hissedebiliyor: Bizden önce burada bir hayat vardı. Bizden sonra da olacak. İnsan bunu fark edince zamanla olan ilişkisi değişiyor. Kendi ömrünü dünyanın merkezi sanmaktan vazgeçiyor.
Bana uzun gelen kırk yılın, bu taşların şahit olduğu zamanın içinde ne kadar kısa olduğunu düşünüyorum şimdi. Çocukluğumun sokaklarında yürüyen insanlardan bir kısmı artık yok. Bir zamanlar seslerini duyduğum, selamlaştığım, kapılarının önünde otururken gördüğüm insanların ardından selalar okundu.
Şehir onların ardından yaşamaya devam etti. Bunu hüzünlü olduğu kadar terbiye edici de buluyorum. Çünkü faniliği bilmek insanı hayattan uzaklaştırmıyor; aksine hayatın kıymetini yerine koyuyor. Dünyayı değersizleştirmiyor. Dünyaya taşıyamayacağı kadar değer yüklememeyi öğretiyor. İşte burada “zerre olmak” düşüncesi yeniden karşıma çıkıyor. Daha önce gökyüzüne bakıp yıldızların, galaksilerin ve uçsuz bucaksız kâinatın karşısında insanın küçüklüğünü düşünmüştüm.
Mardin bana aynı hakikatin başka bir yüzünü gösterdi. İnsan yalnız mekânın içinde zerre değil. Zamanın içinde de zerre.
Asırlık bir taşın karşısında bunu hissediyorsunuz. Bir selanın sesinde bunu duyuyorsunuz. Mezopotamya’nın üzerinde ağır ağır sönen kızıllıkta bunu görüyorsunuz. Fakat zerre olmak hiç olmak değil. Tam tersine, küçüklüğünün farkında olarak taşıdığı manayı bilmek.
O sela bir insan için okunuyordu çünkü. Kâinatın ölçüsünde küçücük, tarihin içinde kısacık bir ömür… Ama sevmişti. Sevilmişti.
Birilerinin babası, annesi, evladı, dostu olmuştu. Bir hikâyesi vardı. Bir ömür taşımış ve şimdi o ömür toprağa emanet ediliyordu. Demek ki küçüklük değersizlik değildi.
Mardin’in taş duvarlarında yankılanan sela bugün bana hâlâ bunu söylüyor. Taşın karşısında haddini bil. Selanın karşısında faniliğini. Gün batımının karşısında vaktini. Ve bütün bunların arasında sana verilmiş olan kısa ömrün manasını unutma.
Toprak gibi tevazu sahibi ol.
Çünkü sonunda insan, geldiği yere dönüyor.
Toprağa.
Geriye, taşların hafızasında belli belirsiz bir iz; birkaç insanın gönlünde bir hatıra, göğe yükselen bir sela kalıyor.
İnsan bundan daha büyük olduğunu sanmamalı. Ama bundan daha manasız olduğunu da düşünmemeli.
Neticede zerreyiz.
Ama mananın farkında bir zerre.