Türkiye’yi Susuzluğa Sürükleyen Sessiz Tehdit: Kuraklık

KÖŞE YAZISI

Türkiye’yi Susuzluğa Sürükleyen Sessiz Tehdit: Kuraklık
Değerli okurlarım, Türkiye birkaç yıldır sessiz ama derin bir kuraklığın içinde ilerliyor. Yağmurlar gecikiyor, mevsimler kayıyor, barajlar alarm veriyor. Fakat toplum olarak hâlâ “geçici bir durum” yaşadığımızı sanıyoruz. Oysa tablo geçici değil; tam tersine kalıcı bir iklim değişikliğinin sonuçları kapımızda duruyor.
Son 20 yılda Türkiye’nin pek çok bölgesinde ortalama sıcaklıklar 1–1.5°C civarında yükselmiştir. Sıcaklık artışı, buharlaşmayı hızlandırarak barajlar, göller ve toprak nemi üzerinde ciddi kayıplar yaratmaktadır. Yağışların azalmasıyla birleşince uzun süreli meteorolojik kuraklık kaçınılmaz hâle gelmiştir.
Eskiden Ekim–Mart arasında düzenli görülen yağışlar, artık hem gecikmekte hem de kısa sürede yoğun şekilde gerçekleşmektedir. Bu sağanak yağışlar toprağa nüfuz edemeden akışa geçerek suyu toplayamama sorununu büyütmektedir.
Çiftçi tarlaya bakıyor, tohum atmaya cesaret edemiyor; toprağın nemi tarımı değil, umudu bile beslemiyor artık. Sulama maliyetleri can yakıyor, yeraltı suyu hızla çekiliyor. Bir zamanlar bereketiyle övündüğümüz ovalar, bugün yağış beklerken gökyüzüne mahkûm. Bu kuraklık sadece çiftçinin değil, soframıza gelen her lokmanın da kaderini belirliyor.
Şehirlerde de durum farklı değil. Barajlarda su seviyesi kritik eşiklere inerken, çoğumuz hâlâ musluktan akan her damlayı “sınırsız bir hak” gibi görüyoruz. Oysa su, artık ülkenin stratejik en önemli kaynaklarından biri hâline geldi.
Bugün yaşadığımız kuraklık, geleceğimiz için bir uyarı niteliğinde. Bilim insanları yıllardır söylüyor: Su yönetimini değiştirmezsek, tarımı modernleştirmezsek, tasarrufu alışkanlık hâline getirmezsek gelecek, bugünden daha zorlu olacak.
Kuraklık kapıda değil; çoktan içeri girdi. Şimdi mesele, bunu görüp gereğini yapabilmekte.
Türkiye, son birkaç yıldır mevsimsel düzensizliklerin derinleştiği, yağış rejiminin bozulduğu ve su kaynaklarının alarm seviyesine geldiği bir kuraklık süreci yaşamaktadır. Bu durum, iklim krizinin küresel etkilerinin bölgesel ölçekte nasıl kırılgan sonuçlar doğurduğunun somut bir örneğidir. Özellikle tarım sektörü, içme suyu rezervleri ve hidroelektrik üretimi açısından kuraklık Türkiye’nin ekonomik, sosyal ve çevresel dengelerini tehdit eden kritik bir faktör hâline gelmiştir.
Kuraklık yalnızca doğanın susuz kalması değil; aynı zamanda ekonominin daralması, tarımsal üretimin risk altına girmesi, gıda fiyatlarının yükselmesi ve kırsal yaşamın zora düşmesi demek. Yıllardır bereketiyle bilinen toprakların verimi azalıyor, çiftçinin maliyeti artıyor, emeğin karşılığı ise giderek küçülüyor. Bu durum, hem üretici hem tüketici için zincirleme bir krize dönüşüyor.
Sorunun çözümü ise günübirlik tedbirlerle mümkün değil. Su yönetiminin bilimsel temelde ele alınması, israfın önüne geçilmesi, modern sulama yöntemlerinin yaygınlaştırılması ve iklim uyumlu tarım politikalarının uygulanması gerekiyor. Aksi hâlde bugün yaşadığımız kuraklık, yarının daha derin krizlerinin habercisi olmaya devam edecek.
Köşenin Sözü: “Su doğada kutsaldır.” (İsveç Atasözü)
Abdulbaki Akbal
Mali Müşavir-Denetçi