Vedaların Sessiz İzleri…
Bazı vedalar hazırlanarak gelmez…
Ne son bir kez sarılmaya fırsat verir ne de söylenecek son sözleri söylemeye…
Bazen acı acı çalan bir telefon sesiyle değişir o anki hayat. Birkaç kelimelik bir haberle eksilir bir ömür. O haber öğrenilir ama insanın içinde açılan boşluğun tarifi kolay kolay yapılamaz.
Çünkü bazı haberler yalnızca bir acıyı haber vermez; insanın hayatını ikiye böler:
O haberi almadan önceki hayat ve aldıktan sonraki hayat…
Sonrasında dünya dönmeye devam eder. Güneş yine doğar, insanlar sokaklarda yürür, sofralar kurulur, günler birbirini kovalar…
Ama sizin için hiçbir şey artık eskisi gibi değildir.
Kalabalıkların içinde yürürsünüz ama içinizde bir eksiklik vardır. Bazen bir sandalye, bazen telefon rehberinde kalan bir isim, bazen yıllar önce çekilmiş bir fotoğraf bütün geçmişi bir anda önünüze getirir.
Çünkü bazı insanlar gittiklerinde yalnızca kendi hayatlarını alıp gitmezler; bizim hayatımızdan da bir parçayı beraberlerinde götürürler.
Ben ölümü bir kez yaşamadım…
Her sevdiğimin ardından onu yeniden tanıdım.
Her vedada başka bir yüzünü gördüm ölümün.
Ninemin vefatıyla ilk kez tanıştım onunla.
Bir insanın yokluğunun bir evin sesini, havasını, hatta ruhunu nasıl değiştirebildiğini onun ardından öğrendim. Bazı insanların evin yalnızca bir ferdi değil; bereketi, huzuru ve çocukluğun en kıymetli hatıralarından biri olduğunu anladım.
Kuzenimiz Enis’imizi kaybettiğimizde ise ölümden ürktüm.
Çünkü o güne kadar ölüm, sanki ömrünü tamamlamış insanların kapısını çalan uzak bir misafir gibiydi. Enis’imizin gidişiyle ölümün yaş sormadığını, vakit beklemediğini, yarım kalan hayallere bakmadığını öğrendim.
Dedelerimizin vefatıyla iki çınarımızı uğurladık.
Onların ardından aile büyüklerinin yalnızca birer akraba olmadığını; geçmişimizle bugünümüz arasındaki bağı, ailemizin hafızasını ve çocukluğumuzun yaşayan şahitlerini temsil ettiklerini daha iyi anladım.
Hacı Süleyman Dayımın, Naciye teyzemin ve kansere yenik düşen yengelerimiz ve Bugüne kadar ebediyete uğurladığımız tüm sevdiklerimizin ardından ise acının belli bir sınırı olmadığını gördüm.
İnsan bazen “Artık daha fazlasına dayanamam.” diyor.
Ama hayat, ne kadar yorulduğunuza bakmadan yeni imtihanlarla çıkabiliyor karşınıza.
Her kayıp kendine özgü bir yara bırakıyor. Üstelik yeni bir acı geldiğinde insan yalnızca o gün kaybettiğine değil, daha önce uğurladığı bütün sevdiklerine de yeniden yanıyor.
Ve sonra…
Hayatımızın belki de en ağır günlerinden biriyle karşı karşıya kaldık.
Elim bir trafik kazasında üç canımızı birden kaybettik.
Leyla ablamızı…
Rona Şevin’imizi…
Yusuf Eymen’imizi…
Bir anda üç can…
Üç ayrı hayat…
Üç ayrı hikaye…
Üç ayrı gelecek…
Ve geride tarifsiz bir acı.
İşte o gün, kelimelerin gerçekten kifayetsiz kalabileceğini bir kez daha öğrendim.
Çünkü bazı acılar vardır ki ne söyleseniz eksik kalır; hiçbir cümle, yürekte açılan yaranın büyüklüğünü anlatmaya yetmez.
Daha düne kadar hayatınızın içinde olan, sesini duyduğunuz, yüzünü gördüğünüz, varlığını bildiğiniz insanlardan bir anda geçmiş zamanla söz etmek zorunda kalıyorsunuz.
Dün ismini sevgiyle söylediğiniz insanın ardından bugün “Allah rahmet eylesin.” demenin ağırlığını hangi kelime tarif edebilir?
Hele bir de aynı anda üç can…
İnsan böyle zamanlarda ne söyleyeceğini değil, nasıl susacağını öğreniyor.
Leyla ablamızın yeri ise hepimiz için apayrıydı.
Onun hayatını birkaç cümleye sığdırmak mümkün değil.
Belki bir kitap yazılsa, belki sayfalarca anlatılsa yine eksik kalırdı.
İyiliğiyle, neşesiyle, güzel yüreğiyle, hayata tutunma biçimiyle ve çevresindeki insanlara verdiği değerle hatırlayacağımız bir insandı.
Onu tanıyan herkesin hafızasında başka bir Leyla vardır belki…
Kiminin ablasıydı.
Kiminin doktoru…
Kiminin psikoloğu…
Kiminin sırdaşı…
Kiminin en zor anında kapısını çalabildiği insandı.
Ama hepimiz için ortak olan bir şey vardı:
Leyla ablamızın hayatımıza dokunmuş olması.
Çocukluğumuzun ablasıydı, gençliğimizin sırdaşıydı.
Sevinçlerimizde yanımızdaydı, dertlerimizde dinleyenimizdi. Kimi zaman bir cümlesiyle, kimi zaman yalnızca varlığıyla insana güç verebilenlerdendi.
Rona Şevin’imizin ve Yusuf Eymen’imizin kaybı ise acıyı daha da tarifsiz hale getirdi.
Henüz yaşanacak yılları, kurulacak hayalleri, görülecek güzel günleri vardı.
Bir kazanın ardından bütün bunlardan geriye anılar kalabileceğini kabullenmek kolay değil.
İnsan zihninde sürekli aynı soruya dönüyor:
Nasıl olur?
Daha dün buradaydılar…
Nasıl olur da bugün yoklar?
Ve bazı soruların bu dünyada cevabı olmuyor.
Belki de tam burada insan, bütün sorularının karşısında kader gerçeğiyle baş başa kalıyor.
Akıl anlamlandırmaya çalışıyor, kalp kabul etmekte zorlanıyor; ama insan sonunda biliyor ki hayatın da ölümün de vakti bizim bilgimizin ve irademizin ötesinde…
——
O günden sonra daha iyi anladım ki “Hayat devam ediyor.” cümlesi her şeyi anlatmaya yetmiyor.
Evet, hayat devam ediyor.
Takvim ilerliyor.
Sabah oluyor, akşam oluyor.
İnsan işe gidiyor, eve dönüyor, günlük hayatın içine yeniden karışıyor.
Ama bazı kayıplardan sonra insan eskisi gibi devam etmiyor.
Çünkü bazı insanlar öldüklerinde hayatınızdan çıkmıyorlar.
Bir fotoğrafta yeniden karşınıza çıkıyorlar.
Bir sokaktan geçerken aklınıza geliyorlar.
Bir sofrada anlatılan eski bir hatırayla yeniden aranıza oturuyorlar.
Bazen yıllardır duymadığınız bir söz veya bir ses sizi birkaç saniyeliğine yıllar öncesine götürüyor.
İşte o zaman anlıyorsunuz:
İnsan kaybettiği kişiyi unutmuyor.
Sadece onun yokluğuyla yaşamayı öğreniyor.
Belki de yas, sevginin ölümden sonra devam eden halidir.
Çünkü hiç sevmeseydik bu kadar özlemezdik.
Hiç bağlanmasaydık bu kadar eksilmezdik.
Sevdiğimiz insanlar gittikten sonra onları başka bir yerde taşımaya başlıyoruz:
Kalbimizde…
Bütün bu vedalar bana hayatla ilgili en ağır ama en kıymetli dersi de öğretti:
Zamanımızın çok olduğunu sanıyoruz.
“Sonra söylerim.” diyoruz.
“Bir ara giderim.”
“Yarın ararım.”
“Nasıl olsa görüşürüz.”
Ama gerçekten bir “sonra” olup olmayacağını bilmiyoruz.
Bazen sabah konuştuğunuz bir insanla akşam yeniden konuşacağınızı düşünüyorsunuz.
Olmuyor…
Bazen yarım bıraktığınız bir sohbetin devamını başka bir güne bırakıyorsunuz.
O gün hiç gelmiyor…
Ve geriye insanın içine oturan keşke’ler kalıyor.
Keşke biraz daha otursaydım…
Keşke arasaydım…
Keşke sarılsaydım…
Keşke o güzel sözü ertelenmeden söyleseydim…
Bu yüzden sevdiklerimizin kıymetini onları kaybettikten sonra anlamak yerine, yanımızdayken bilmek gerekiyor.
Seviyorsak söylemek…
Özlediysek aramak…
Kırdıysak gönül almak…
Sarılabiliyorsak sarılmak…
Birbirimizin sesini duyabiliyorken bunun ne büyük nimet olduğunu bilmek gerekiyor.
Çünkü günün sonunda geriye mal, mülk, makam, mevki veya dünyanın bitmek bilmeyen telaşları kalmıyor.
Geriye birkaç fotoğraf…
Birlikte yaşanmış güzel günler…
Hafızamızdan silinmeyen bir ses…
Ve kalbimizin bir köşesinde ömür boyu taşıdığımız bir özlem kalıyor.
Bugün dönüp geriye baktığımda;
Bugüne kadar toprağa emanet ettiğimiz bütün sevdiklerimizi rahmet ve özlemle anıyorum.
Her birinin bizde bıraktığı başka bir hatıra, başka bir iz var.
Onları geri getiremeyeceğimizi biliyoruz.
Ama yaşadığımız güzel günleri, bize bıraktıkları sevgiyi ve hatıralarını yaşatmak bizim elimizde.
Çünkü ölüm bir insanı gözümüzün önünden alabiliyor ama onun hayatımıza bıraktığı izi silemiyor….
Allah bütün geçmişlerimize rahmet eylesin.
Mekânları cennet, makamları âli olsun.
Gidenlerimize rahmet, kalanlarımıza ise birbirimizin kıymetini bilecek kadar hayırlı ömürler versin.
Unutmadık…
Unutmayacağız…
Ömrümüz yettiğince isimlerini dualarımızda, yüzlerini hafızamızda, hatıralarını kalbimizde yaşatacağız.
Çünkü insan sevdiğini toprağa emanet eder…
Ama hatırasını asla toprağa gömemez….
Vesselam….