Velhasıl, bazı gidişler çoktan gerçekleşmiş oluyor da insan bunu ancak geride bekleyecek bir şey kalmadığında fark ediyor.
Mesafe, ayrılığın yalnızca görünen tarafı. Beden bir yerden uzaklaşabiliyor; zihin ise bir süre daha eski odalarda dolaşıyor. Yarım kalmış cümleler, söylenmemiş sözler, belki bir gün yeniden kurulacağı düşünülen bağlar…
Bir ihtimal hep açık kalıyor. Asıl gidiş, o ihtimalin de sustuğu yerde başlıyor.
Son bir sesin gelmeyeceği, bir kapının yeniden aralanmayacağı anlaşıldığında geriye tuhaf bir ürperti kalıyor. Bu, dönme arzusundan çok, yıllarca bir şeylerin kapladığı yerin ansızın boşalmasına benziyor.
Çünkü geçmiş yalnızca hatıra bırakmıyor; kendine yer de açıyor. O yer boşaldığında insan önce ferahlamıyor. Bir süre neyin eksildiğini anlamaya çalışıyor. Sonra sessizlik yerleşiyor.
Bir başka sessizlik de muhasebenin ardından geliyor.
“Acaba sebep bende miydi?”
Bu soru sık sorulduğunda insanın kendine dönmesi kolaylaşıyor, karşısındakine dönmesi zorlaşıyor. Her kırgınlığa bir gerekçe, her susuşa bir mazeret bulunuyor. Karşı tarafın payı bile içeride aranıyor.
Empati de tam burada ağırlaşıyor. Anlamak güzel. Fakat sürekli anlayan taraf olmak, zamanla kendi kırgınlığını ikinci plana itebiliyor. Vicdanın sınırı kaybolduğunda, başkasına ait yük de fark edilmeden omuzlara yerleşiyor.
Oysa hiçbir ilişki tek kişinin muhasebesiyle ayakta kalmıyor. Hüküm ise daha kolay kuruluyor.
Bir söz hatırlanıyor.
Bir tavır kayda geçiyor.
Bir susuş büyütülüyor.
Netice görülüyor; sebep gözden kaçıyor.
Taşan bardak konuşuluyor da onu dolduran damlalar unutuluyor.
Bazen tek bir tepkinin ardında uzun bir susuş vardır. İnsanı asıl tüketen de çoğu zaman büyük kırılmalar değil.
Küçük ihmaller.
Bir aramaya dönülmemesi. Günler sonra bile “Aramışsın, iyi misin?” denmemesi. Kalabalık bir masada herkesin hâlinin sorulup bir kişinin sessizliğinin fark edilmemesi. Bir cümlenin ortasında konunun değiştirilmesi.
Bunların hiçbiri tek başına büyük şeyler değil. Ama birikiyorlar. Çünkü mesele telefon değil, mesaj değil, tek bir gün ya da tek bir kırgınlık da değil.
Mesele, verilen değerin aynı ağırlıkta karşılık bulmadığını yavaş yavaş anlamak.
Dostluklar da bu yüzden çoğu zaman bir günde bitmiyor. Biraz biraz eksiliyor.
Önce anlatma isteği azalıyor.
Sonra arama.
Sonra bekleme.
En sonunda, anlatacak çok şey varken bile insanın aklına o numara gelmiyor. Gerçek uzaklık tam da burada başlıyor.
Öfke zamanla çekiliyor. Kırgınlığın keskin tarafları törpüleniyor. Hatıralar olduğu yerde duruyor ama artık onlardan bir gelecek beklenmiyor.
Ve bir gün fark ediliyor ki: Gidiş çoktan olmuş.
Velhasıl…
Bazı dostluklardan gidildiği, bir gün sesine ihtiyaç duyulduğunda artık o telefonun çevrilmediğini fark edince anlaşılıyor.
En sessiz vedalar da böyle oluyor.
Kimse git demiyor.
Kimse hoşça kal demiyor.
Sadece bir gün, kimsenin dönmesi beklenmiyor.
Yorumlar
0 yorumYorum yazmak için tam sürüme geçin