Zonguldak’ta Bir Olay, Türkiye’ye Büyük Bir Soru

KÖŞE YAZISI

Zonguldakta Bir Olay, Türkiyeye Büyük Bir Soru

Zonguldak’ta Kürt işçilere yönelik gerçekleştirilen saldırı, hepimizi derinden düşündürmesi gereken vahim bir hadisedir. İnsanların etnik kimliği üzerinden hedef alınması, tehdit edilmesi veya şiddete maruz bırakılması hangi gerekçeyle olursa olsun kabul edilemez.

Elbette birkaç kişinin işlediği çirkin bir fiili bütün bir şehre, bölgeye veya topluma mal etmek büyük bir haksızlık olur. Zonguldak halkının tamamını bu hadisenin içerisine koymak ne hakkaniyetle ne de insafla bağdaşır. Ancak aynı şekilde, ırkçı bir saldırıyı küçümsemek, görmezden gelmek veya “üç-beş kişinin yaptığı bir hadise” diyerek geçiştirmek de doğru değildir.

Çünkü bazı provokasyonlar küçük bir kıvılcım gibi görünür; fakat basiretsizlik hâlinde toplumsal bir yangına dönüşebilir.

Bugün Türkiye’nin ihtiyacı olan şey açıktır:

Fitne değil kardeşlik, nefret değil hukuk, ayrıştırma değil muhabbet.

Doğu ve Güneydoğu’dan Türkiye’nin farklı şehirlerine, özellikle Karadeniz ve Batı illerine çalışmak, ekmeğini kazanmak ve ailesinin rızkını temin etmek için giden vatandaşlarımızın can güvenliği, hukuku ve insanlık onuru devletin güvencesi altında olmalıdır.

Alın teriyle ekmeğinin peşinden giden hiçbir işçi; memleketi, dili, kimliği veya kökeni nedeniyle horlanamaz, dışlanamaz ve tehdit edilemez.

Bir işçinin cebinde taşıdığı ekmek, kimliğinden daha değerlidir; çünkü o ekmek alın terinin helal mahsulüdür.

Fakat burada kendimize sormamız gereken başka bir soru daha var.

Madem ki insanlarımız ekmek için memleketlerinden ayrılıp kilometrelerce uzaklara gidiyor, peki biz neden kendi memleketlerimizde yeterince iş, fabrika ve üretim alanı oluşturamıyoruz?

Bu soruyu özellikle sermaye sahibi iş insanlarımızın kendisine sorması gerekir.

Güneydoğu’nun yetiştirdiği, ticarette büyüyen, farklı şehirlerde ve ülkelerde önemli yatırımlara imza atan çok kıymetli iş insanlarımız var. Onların başarıları elbette gurur vesilesidir.

Ancak imkânı, sermayesi ve tecrübesi olduğu hâlde doğduğu topraklara yatırım yapmaktan uzak duranlara da samimiyetle şu soruyu sormak gerekir:

Memleketinizin gençleri iş bulmak için başka şehirlere giderken, siz kazancınızın bir kısmını neden kendi memleketinizde istihdama dönüştürmüyorsunuz?

Bir fabrika yalnızca beton, makine ve üretim bandından ibaret değildir.

Bir fabrika, onlarca gencin umudu; yüzlerce ailenin sofrası; bir şehrin geleceğe olan inancıdır.

Elbette herkesin yatırım yapma imkânı aynı değildir. Hiç kimse sermayesi olmadığı hâlde yatırım yapmadığı için suçlanamaz. Ancak büyük imkânlara ulaşmış, ciddi sermayeler biriktirmiş ve farklı şehirlerde yatırımlar yapabilen iş insanlarının, kendi memleketlerinde de üretim ve istihdam oluşturma sorumluluğunu düşünmeleri gerekir.

Memleket sevgisi yalnızca sosyal medyada güzel sözler paylaşmakla ölçülmez.

Memleket sevgisi, gerektiğinde taşın altına elini koymaktır.

Gençlere iş vermektir.

Fabrika kurmaktır.

Üretim yapmaktır.

Bir ailenin rızkına vesile olmaktır.

Bir gencin başka şehirlere mahkûm olmadan kendi memleketinde geleceğini kurabilmesine imkân sağlamaktır.

Bugün Zonguldak’ta ekmeğinin peşinde olan bir işçinin güvenliğini savunurken, yarın Mardin’de, Kızıltepe’de, Diyarbakır’da, Şanlıurfa’da veya bölgenin başka bir şehrinde aynı işçinin kendi memleketinde çalışma imkânına sahip olması için de mücadele etmeliyiz.

İşçiyi başka şehirlere göndermek zorunda bırakan ekonomik şartları da sorgulamalıyız.

Çünkü mesele yalnızca güvenlik değildir; mesele aynı zamanda üretim, istihdam, yatırım ve memleket meselesidir.

Büyük sermayenin büyük bir mesuliyeti vardır.

İmkân büyüdükçe mesuliyet de büyür.

Kazanç arttıkça topluma karşı vefa borcu da artar.

Bediüzzaman’ın ifade ettiği uhuvvet ve tesanüd anlayışı yalnızca birbirimizi sevmek değildir; birbirimizin yükünü taşımak, birbirimizin derdiyle dertlenmek ve toplumun maddî-manevî kalkınmasına katkı sunmaktır.

Bu sebeple hem ırkçılığa karşı çıkmalı hem de ekonomik sorumluluklarımızı hatırlamalıyız.

Bir tarafta işçiye Sen yabancısındiyen zihniyete, diğer tarafta kendi memleketinin insanına iş imkânı oluşturmayı unutan anlayışa karşı çıkmalıyız.

Çünkü insanı yaşatmak yalnızca onu saldırıdan korumak değildir.

Onun çocuğuna eğitim imkânı sunmak, ailesine ekmek kapısı açmak, memleketinde huzur içerisinde çalışmasını sağlamak da insanı yaşatmanın bir parçasıdır.

Biz öfkeyle değil hukukla konuşmalıyız.

İntikamla değil adaletle hareket etmeliyiz.

Kinle değil kardeşlikle cevap vermeliyiz.

Irkçılığa karşı ırkçılıkla mücadele edilmez.

Nefrete nefret eklenerek huzur kurulmaz.

Kardeşlik, birbirimizi suçlamakla değil; birbirimizin hakkını gözetmekle güçlenir.

Bu nedenle Zonguldak’ta çalışan Kürt işçinin de, Mardin’de çalışan Karadenizlinin de, İstanbul’da çalışan Diyarbakırlının da, Trabzon’da çalışan Mardinlinin de hakkı aynıdır.

İşçinin memleketi değil, alın teri vardır.

Ve alın terinin dili olmaz.

Başta milletvekillerimiz olmak üzere bütün siyasetçilerin, sivil toplum kuruluşlarının ve toplum önderlerinin bu tür hadiseler karşısında sessiz kalmaması gerekir.

Fakat yalnızca siyasetçilerin değil, iş dünyasının da sorumluluğu vardır.

Güneydoğu’nun güçlü iş insanlarına çağrımız açıktır:

Memleketinizin gençlerini yalnız bırakmayın.

Gücünüz yetiyorsa fabrika kurun.

Yatırım yapın.

Üretim tesisleri oluşturun.

İstihdam sağlayın.

Bir gencin başka bir şehre gitmek zorunda kalmadan kendi memleketinde geleceğini kurmasına vesile olun.

Çünkü bazen bir fabrikanın bacası, bir şehrin umududur.

Bazen bir işçinin aldığı maaş, bir ailenin huzurudur.

Bazen bir yatırım, yıllarca sürecek bir göçün önüne geçmektir.

Ve bazen memlekete yapılan en büyük iyilik, memleketin insanına kendi toprağında ekmek kapısı açmaktır.

Kardeşliğimizi üç-beş provokatörün kirli emellerine kurban etmeyelim. Irkçılığın, kafatasçılığın, ayrımcılığın ve nefretin karşısında hep birlikte duralım. Fakat aynı zamanda memleketimizin ekonomik geleceğini de hep birlikte düşünelim.

Çünkü bu ülkenin ihtiyacı; birbirini ötekileştiren değil, birbirine omuz veren; birbirinin hakkını yiyen değil, birbirinin ekmeğini büyüten; memleketini sadece sözle değil, alın teriyle ve yatırımıyla seven insanlardır.

Ve unutmayalım: Bir memleketi asıl büyüten, yükselen binalar değil; birbirinin hukukunu gözeten vicdanlar, üreten eller ve geleceğe umut taşıyan yüreklerdir.