İTTİHADUL ULEMA'nın geleneksel hale getirdiği Alimler Buluşmasının bu yıl 11'ncisi düzenledi.
Program, Diyarbakır'ın merkez Yenişehir ilçesinde bulunan Selahaddin Eyyubi Camii Konferans Salonu'nda başladı. İki gün sürecek programda davet çalışmaları, İslam ümmetinin birliği ve davette yeni yöntem ve arayışlar ele alınıyor.
11’inci Âlimler Buluşması’nın İkinci Oturumu Araştırmacı Yazar Molla Mahmud Kılınç'ın moderatörlüğünde başladı.
Tespit, teşhis ve teklif çerçevesinde medreseler
Şevket Gökşan, "Medrese Merkezli Davet Faaliyetleri Ve Yöntemleri" konulu sunumunda meseleyi "tespit, teşhis ve teklif" çerçevesinde anlattı.
İlk olarak "tespit" kavramından yola çıkarak, "Medrese derken neyi kastediyoruz?" sorusunu yönelten Gökşan, medreselerden kastın, bugün yalnızca dil ilimlerinin, belli başlı klasik ilimlerin ve bazı dinî derslerin belirli seviyelerde okutulduğu mevcut kurumları olmadığını ifade etti.
Gökşan "Medrese dediğimizde, Peygamber Efendimizin döneminde Darülerkam'da ve Suffe'de başlayan, daha sonra büyük şahsiyetlerin camilerde ve kendi evlerinde oluşturdukları ilim halkalarıyla devam eden bir geleneği kastediyoruz. Bu gelenek, zaman içerisinde Abbasiler döneminde kurumsallaşmaya yönelmiş, Selçukluların Nizamiye medreseleriyle belirli bir hedef doğrultusunda önemli bir noktaya ulaşmıştır. Ardından Osmanlı medreseleri ve Fatih Sultan Mehmet döneminde kurulan Sahn-ı Seman medreseleriyle bu kurumlar, kendi dönemlerinin şartları içerisinde daha ileri bir seviyeye taşınmıştır." dedi.
Gökşan, âlim, ârif, mütefekkir ve mücahit özelliğini bir arada taşıyan şahsiyetlerin yetiştiği medreselerin, kendi çağlarına hâkim olabilen, hayatın farklı alanlarında söz söyleyebilen ve hakikati temsil edebilen insanlar yetiştirdiğini söyledi.
"Teşhis" kavramında ise medreselerin neden toplumdan uzaklaştığını sorgulayan Gökşan, şöyle devam etti:
"Hepimizin bildiği üzere Osmanlı döneminde önemli bir noktaya ulaşan medrese kurumları, zaman içerisinde çeşitli sorunlarla karşı karşıya kaldı. Kurumların girdileri ve işleyişi bozulduğunda, doğal olarak çıktıları da bundan etkilendi. Bu durum, zamanla gerilemenin ve çöküşün zeminini hazırladı.
Osmanlı'nın son iki yüz yılı ve Cumhuriyet dönemiyle birlikte medreseler çok daha ağır bir süreç yaşadı.
Cumhuriyeti kuran irade, İslam medeniyetinin hamurunun yoğrulduğu bu kurumları yok olmaya mahkûm eden politikalar uyguladı. Bunun için kanunlar çıkarıldı, yasalar yapıldı, devrimler ve inkılaplar gerçekleştirildi.
Ancak bu necip milletin büyük âlimleri ve ulvi şahsiyetleri, bütün bu şartlara rağmen medrese geleneğini yaşatmak için mücadele ettiler.
Medreseler, programları ve müfredatları bakımından mümkün olduğunca daraltılmış olsalar bile varlıklarını devam ettirdiler. O dönemde var olma mücadelesi verebilmek için bazı ayrıntılar bir kenara bırakıldı; eğitimin özü ve temel unsurları korunmaya çalışıldı.
Bu medreselerden yetişen şahsiyetler, Cumhuriyeti kuran iradenin yok saydığı hakikatleri yeniden bu milletle buluşturmayı kendilerine görev edindiler.
Bu ulu şahsiyetler, yaklaşık 2000'li yıllara kadar önemli ölçüde başarılı oldular.
Bugün ülkemizde akademik alanda, Diyanet sahasında ve sivil toplum kuruluşları alanında ilim bakımından derinliği ve kayda değer birikimi olan insanlara rastlıyorsak bunların önemli bir kısmı birinci, ikinci veya üçüncü kuşaktan olmak üzere yine bu büyük âlimlerin yetiştirdiği medrese geleneğinden gelmektedir."
2000'li yıllardan sonra ortaya çıkan kopukluk
"Peki, 2000'li yıllardan sonraki sürece baktığımızda ne görüyoruz?" diye soran Şevket Gökşan Hoca, "Bizler, kendi kuşağımız ve bizim dönemimizdeki medreseler olarak hayattan ve hakikatten uzaklaştık. Neden uzaklaştık? Bugün nereye giderseniz gidin medreselerin talebe sorununun konuşulduğunu görürsünüz. Sürekli öğrenci eksikliğinden söz ediliyor. Ancak bana göre burada sorunu yanlış yerde arıyoruz. Asıl problem yalnızca talebe sayısı değildir. Biz toplumdan koptuk. Toplumun dilinden, kullandığı kavramlardan, jargonundan ve duygu dünyasından uzaklaştık. Toplumdan koptuğumuz için 2000'li yıllardan itibaren, adım adım, kendi ellerimizle yok oluşa doğru ilerleyen bir sürecin içerisine girdik. Rabbim bizi muhafaza eylesin."
Çözüm önerileri ve tavsiyeler
Teklif başlığı altında, medreselerin bu sorunları aşabilmesi için bazı çözüm önerilerini ve tavsiyelerini paylaşan Gökşan Hoca, şöyle devam etti:
"Birinci teklif: Peygamber Efendimizin insani yönünü yeniden anlamak. Peygamber Efendimizin risalet ve tebliğ yönünü ön plana çıkarıyoruz. Onun Allah'ın elçisi olarak taşıdığı sorumlulukları anlatıyoruz. Ancak onun bir kul, bir insan ve insani duygulara sahip bir şahsiyet olduğunu bazen unutuyoruz. Toplumla yeniden barışabilmek, tebliğ ve irşat faaliyetlerini hakkıyla yerine getirebilmek için öncelikle Peygamber Efendimizi bütün yönleriyle anlamamız gerekiyor.
Evet, Peygamber Efendimiz bize neyin helal, neyin haram olduğunu bildirdi. Ancak o yalnızca helal ve haram hükümlerini anlatan bir peygamber değildi. Aynı zamanda insanların duygularını anlayan, onların üzüntülerini paylaşan ve merhamet gösteren bir insandı.
Bugün Peygamber Efendimizi anlatırken bazen yalnızca yoğun ibadet hayatını, elindeki tesbihi veya helal ve haram hükümlerini ön plana çıkarıyoruz. Oysa insanlara merhamet gösteren, onların acılarını paylaşan, çocuklarla ilgilenen ve insanlarla gönül bağı kuran Peygamber Efendimizi de anlatmamız gerekiyor.
Bize insan yönüyle de örnek olan bir peygamberi tanıtmamız gerekiyor.
Çünkü bugün Müslümanların önemli bir kısmı, tebliğ ve temsil sorumluluğunu başkalarına bırakmış durumdadır. Sanki başkaları İslam'ı temsil etsin, başkaları insanlara ulaşsın ve başkaları bu sorumluluğu yerine getirsin istiyoruz. Oysa herkesin kendi hayatında İslam'ın güzelliklerini temsil etmesi gerekir."
"Medreselerin, kendilerinden beklenen İslam medeniyetinin hamurunun yoğrulduğu merkez olma misyonunu yerine getirebilmesi için ilk olarak tebliğden önce temsili esas alan kadrolar yetiştirmesi gerekiyor: Önce temsil, ardından tebliğ." ifadesine dikkat çeken Gökşan Hoca, "İnsanlara anlattığımız değerleri önce kendi hayatımızda göstermeliyiz. Merhameti anlatıyorsak merhametli olmalı, adaleti anlatıyorsak adaleti gözetmeli, insanlarla iletişim kurmayı anlatıyorsak insanlarla gönül bağı kurabilmeliyiz." dedi.
İkinci teklif olarak, "Çağın dilini, insan psikolojisini ve toplumsal yapıyı anlamak" önerisini sunan Gökşan Hoca, "İnsanların birbirleriyle nasıl ilişki kurduklarını, olaylara nasıl tepki verdiklerini, nasıl düşündüklerini ve nasıl öğrendiklerini anlamamız gerekiyor. Eğer insanların kendi aralarındaki ilişki biçimlerine ve davranışlarına hâkim değilseniz, siz başka bir dünyada kalırsınız; muhatabınız ise başka bir dünyada yaşar. İnsan psikolojisine en azından temel düzeyde vakıf değilseniz onun duygu dünyasına dokunamazsınız. Dolayısıyla insanları anlamak, onların yaşlarına ve şartlarına uygun bir iletişim kurmak, tebliğ ve davet faaliyetlerinin vazgeçilmez bir parçasıdır." şeklinde konuştu.
"Dijital çağın imkânlarını kullanmakla yetinmeyip içerik üretmeyi" de üçüncü teklif olarak aktaran Gökşan Hoca, "Kabul etsek de etmesek de dijital bir çağda yaşıyoruz. Bugün gençler, çocuklar, yetişkinler, kadınlar ve erkekler günün büyük bir bölümünü telefonlarıyla, internetle ve dijital mecralarla geçiriyorlar. Eğer toplumun farklı kesimlerine, gençlerden yaşlılara, çocuklardan yetişkinlere kadar herkese ulaşmak gibi bir derdimiz varsa dijital mecraları tanımamız gerekiyor. Ancak burada yalnızca bu mecraları kullanmayı bilmekten söz etmiyorum. Dijital mecraları kullanmanın ötesine geçerek bu alanlarda içerik üreten, kendi sözünü söyleyen ve insanlara ulaşabilen bir yapıya kavuşmamız gerekiyor. Eğer medreselerin bu insanlara ulaşma sorumluluğu varsa dijital davet yöntemlerini ve araçlarını kullanması artık bir zorunluluktur." değerlendirmesinde bulundu.
Medreseleri tek tip, bütün işlevleri aynı olan kurumlar şeklinde değerlendirmekten vazgeçilmesi gerektiğini vurgulayan Gökşan Hoca, "Medreselerin mutlaka alt, orta ve üst seviye olmak üzere sınıflandırılması gerektiğini düşünüyorum. Çünkü her medresenin aynı işi yapması beklenemez. Her kurumun hedefi, yetiştireceği insan profili ve üstleneceği sorumluluk farklı olmalıdır." dedi ve şunları ekledi:
"Bu çerçevede üç ayrı seviyeden söz edebiliriz:
1. Alt seviye medreseler: Toplumun içerisinde, sahada ve doğrudan insanlarla birlikte çalışacak kişileri yetiştirmelidir.
2. Orta seviye medreseler: İlim ehli yetiştirmeye odaklanmalıdır. Daha derinlikli ilmî eğitim vererek ilim alanında yetkinleşecek insanları yetiştirmelidir.
3. Üst seviye medreseler: Gelecek yüz yıllara yönelik düşünce ve paradigma inşası yapabilecek şahsiyetler yetiştirmelidir. Bu kurumlar, yalnızca günün sorunlarına cevap vermekle yetinmemeli; geleceğin meselelerini de öngörerek düşünce üretmelidir.
Mutlaka her mahallede bir medrese olmalıdır. Burada alt seviye medreselerden söz ediyorum. Orta ve üst seviye medreselerin görevleri ise bunlardan farklı olacaktır.
Her mahallede bulunan bu medreseler, doğrudan toplumun içerisinde yer almalı ve insanların hayatına dokunmalıdır. O mahallede yaşayan ailelerin, gençlerin, çocukların ve esnafın dünyasını tanımalıdır.
Bu medreselerde görev yapacak eğitimciler de buna göre yetiştirilmeli; eğitim programları, çalışma yöntemleri ve hedefleri toplumun ihtiyaçları dikkate alınarak planlanmalıdır. Böyle bir yapı oluşturulduğunda medreseler yeniden toplumla güçlü bağlar kurabilecektir. Allah'ın izni ve inayetiyle medreseler, bu milletin ve insanlığın İslam mayasını yeniden yoğuracak noktaya gelebilecektir."
Yorumlar
0 yorumYorum yazmak için tam sürüme geçin