Kitap Künyesi
Yazar: Sevinç Çokum
Yayın Evi: Ötüken Neşriyat
İSBN: 9789754371901
Sayfa Sayısı: 288
--reklam--
Çırpıntılar Ne Anlatıyor? Konusu, Ana Fikri, Özeti
Sevinç Çokum, Çırpıntılar’da Avustralya’ya göç etmiş üç kişilik bir ailenin ayakta kalma savaşını, bu savaşın nelere mal olabileceğini, kendi ülkelerine dönüşlerinde yaşadıkları uyumsuzlukları anlatır.
Romanda işlenen yabancılaşma, parçalanmış aile, duyguların yarım kalmışlığı, kimlik arayışları, özlem, göç, gurbet, çocukluktan gençliğe adım atarken yaşanan problemler ve “40 yaş sendromu” gibi temalar bizi karakterlerin iç dünyalarına davet ediyor. Çırpıntılar, hafızalardan zor çıkacak, sıcak kişilikler çizen bir aile romanı.
“Kocaman bir uçakla hiç bilmedikleri bir kara parçasına doğru saatlerce yol alışlarını hatırladı. O gün içinde, karısına belli etmek istemediği bir korku vardı: Bir daha dönememe korkusu. Bir de o bilinmezliklerin arasında zorlukları taşıyamama korkusu. Sahi bu kıta hakkında Fahri ağabeyin anlattıklarıyla ansiklopedilerde okuduklarından başka ne biliyordu ki? Bir de Patrick White’ın yazdığı Çöl adlı romanı okumuştu değil mi? Çöl... Yıllar önce Avustralya’yı keşfe gidenlerin, uçsuz bucaksız bir çölün ötesini arayanların hikâyesi... Koca bir çölde tükeniş.”
--reklam--
Çırpıntılar Alıntıları - Sözleri
- ' ' Her şeyin başındaydılar. Sevmenin de...' '
- ' ' Ben bir kenarda çürümeyi, daha doğrusu ölümü beklemeyi kendime yediremedim... ' '
- Eğer yaralı bir iş yapmışsan etrafından alkış bekleme. Alkışlar, madalyalar gelip geçicidir. Sonsuza kadar kalan ise yaptığın iyiliktir. Ve bundan duyduğun sevinç. Belki bir insana el uzatmış, ona güç vermişsindir. Bunun için mutluluk duyarsın. Öyle bir mutluluk ki, altınlarla, elmaslarla tartılamaz değeri. Maddeyle ölçülemez. Önemli olan senin altın kalbindir.
- İnsanlar bir çiçeğin yaprakları gibi birbirinin aynı, birbirinin simetriği olamazlar. Ama insanlar ayrı ayrı çiçekler gibi düşünülürse pekala bir demet çiçek olabilirler. Ve o çiçeklerin arasında dikeni, çalısı yer almamalı..
- .. kalıcı olan iç güzelliğiydi, değil mi? Yaşanmayan, buruşmayan, parıltısını kaybetmeyen tek şey...
- ... Dünyada şiirden, sanattan daha güzel ne var? Başka türlü nasıl göğüslersin hayatı?
- " Olsun yine de hayat güzel... Bunca zahmete değer. "
- Varsın adları "göçmen " olsun. Çok sürmez , Avustralyalı olurdu onlar da. Ne kadar olunabiliyorsa tabii.
- .. ama etrafına sevgiyle bakarsan karşılığında alacağın, yine sevgidir.
- .. '' O çiçekleri neden yaşatmaya çalışıyorum sanki? Çiçekler de ölür elbette. Yaşayan sadece tohumlarıdır. Yaşayan ve devam eden... "
--reklam--
Çırpıntılar İncelemesi - Şahsi Yorumlar
"göç göç oldu göçler yola düzüldi": Gurbet: sanırım dünya üzerinde bu duyguyu, yoğunluğu gâh azalıp gâh çoğalmakla birlikte tatmayan beşer yoktur sanırım. Asıl yurdumuz olan öte alemlerden dünyaya gelişimiz de gurbet değil mi esasında? İşte bizi sarıp sarmalayan duygu da sanırım ana vatanımıza olan hasretimizdir. Ve asıl yurdumuza ulaşmadıkça da sanırım bu duygu bir yerlerimizde hep bir sızı olarak kalmaya devam edecektir. Öyle ki göç de, gurbet de bazı milletlerin adeta alnına yazılmış bir yazgı gibidir. Türk milleti için göç, özellikle böyledir. Remzi Oğuz Arık, bunu şöyle anlatır: ''Gurbet, galiba bizim Orta Asya’dan gelirken edindiğimiz, henüz dindiremediğimiz bir sızıdır.” Kim bilir, belki merhum Remzi Oğuz bu düşüncesinde çok haklıdır. Ve bu yüzden biz de dâussılâ için ara sıra yanar tutuşuruz. Bir de modern zamanlarda göç etmek vardır. İş, aş, hülyalar, rüyalar, arzular, istekler, ilh. bizi göç etmeye, göçmen olmaya iter, zorlar. Öyle ki yirminci yüzyılın üçüncü çeyreğinden itibaren başta Almanya'ya işçi göçleri başlamış, ''Almanya Acı Vatan'' demişiz oraya göçün adına. Oralarda itilmişiz, horlanmışız, kullanılmışız, epey bir süre yadırganmışız ve hâlâ bu tavırlar pek değişmemiştir bize karşı... Bu göçler elbette Almanya ile sınırlı kalmadı, Türkler hep bir umut yolculuğu ile dünyanın birçok yerine göç ettiler. Tabii, bu göç edilen diyarlar arasında çok uzak topraklar da vardı. Neresi burası? Dünyanın yeni kara parçası: Avustralya, görkemli diyar. Kadim Aborjin memleketi. Aborjinlere yar edilmeyecek kadar kıymetli topraklar. Türkler bu Avustralya'ya da göç ettiler, yerleştiler. Bir umut peşinde buraya da tutunmaya çalıştılar. İşte, mezkûr kitap da Avustralya'ya göç eden bir ailenin özelinde gurbet olgusunun insanları nasıl zorladığını, insanların ne gibi zorluklara göğüs gerdiğini gayet güzel şekilde ele almaktadır. Nedir burada zorluk, Almanya'da hakim olan Germen kültürü kendini nasıl ağır bir şekilde hissettiriyorsa ve gelen insanları bu kültüre uymaya icbar kılıyorsa, Avustralya'da hakim olan Anglosakson kültürü de kendini apaçık bir şekilde gelen göçmenlere karşı hissettirmektedir. İlk kuşak her şeye rağmen kendi kültürünü küçük cemaatleri içinde korumaya çalışsa da daha sonra gelen kuşaklar başta ana dil olmak üzere kimliklerini inşaa ettikleri değerlerden uzak kalarak melezleşip daha sonra tamamıyla yabancılaşmaktadır. Öyle ki baba gitmiş yerine ''dad'' gelmiş, anne gitmiş yerine ''mommy'' gelmiştir. Çünkü hakim kültür gelenleri ''Avustralyalı'' olması için zorlamaktadır ve bunu eğitimle başarmaktadır. ''Ya buralı olursun ya da tıpış tıpış geldiğin yere dönersin.'' mantığı dışında başka bir gerçeklik aranmamaktadır. Geldiği yere gittiğinde düzeninin eskisinden daha da kötü olacağını bilen cemaat ise mecburen düzene ayak uydurmaktaktan başka çare bulamamaktadır. Ve böylece kendine ait anlam dünyasından insanlar gitgide uzaklaşmaktadırlar. Gurbet denilen olgu belki insanımıza ana vatanda yaşadıklarından daha müreffeh bir hayatı yaşatmaktadır. Her şey daha mümkündür, konfor üst düzeydedir. Ama geri bırakılıp gelinen bir sıla vardır. Ve bir gün muhakkak oraya geri dönüş aklın bir köşesindedir. Ve o sılaya dönüş gerçekleştiğinde ise birçok zaman hiçbir şey eskisi gibi olamamaktadır ve bu defa göçmenler kendi memleketlerinde adeta göçmen olmuşlardır. Huzur, mutluluk, aile düzeni, olmadıktan sonra insanın gurbette yahut memlekette olması bir şeyi değiştirmemektedir. Bu sözü belki de Bâki'nin meşhur, '“gâh olur gurbet vatan, gâhi vatan gurbetlenir” dizesi anlatmaktadır. Evvela huzur, gerisi bir şekilde gelecektir. Genelde gurbet denince aklımıza ilk olarak Almanya gelir. Oysa bu kitapta diğer gurbet temalı kitaplardan farklı olarak coğrafi seçim Avustralya yönünde olmuş ama yaşanan sorunlar, sıkıntılar pek değişmemiştir. Yaşanan sıkıntılar ne gurbette ne de ana vatana dönünce nihayet bulmamaktadır. Çokum, kitabında bunu en iyi şekilde ve başarılı bir şekilde anlatmaktadır. Kitap incelemesi yaparken genelde kitabı özetlemek yoluna gitmediğim için böyle yazmaktayım, ki okuyacaklar için bir merak penceresi açmış olayım. Çokum da bu merakı bizzat okurken bize zerk etmekte ve kendine has üslûp ve anlatım teknikleriyle bunu çok iyi bir şekilde vermektedir. Kitabı okurken ben bunu hissettim ve yaşadım. Burada belki de ayrı bir parantez açmak gerektir Çokum'a. Çokum öykü ve romanlarında ayağını bu topraklardan kaldırmaz. Çok dile getirilen ''yerlilik'' ve ''millilik'' ekseninde eserlerini kaleme alır. Eserlerinin rengi ve mayası bu topraklardan zuhur eder. O yüzden es geçilmiş, bilerek görmezlikten gelinmiş bir kadın yazarımız olduğu kanaati bende güçlü bir şekilde kabul görmektedir. Eğer bunu aşıp Çokum'u okuyabilirsek, onun kendine has evreninden çok iyi bir şekilde nasiplenileceğini düşünüyorum. İyi okumalar olsun efendim... (kendi gündemine sadık okur.)
19.05.2021 kültürperileri okumaları kapsamında okuduğum enfes bir okuma ile merhaba. Sevinç Çokum 'u çok sevgili edebiyattabiryolcu önerisiyle okudum. Öyküleri ile tanışma fırsatı bulup çok sevmiştim. Gerçekten usta işi öykülerdi. Şimdi ise göçmenlik ve mübadele konusu kapsamında Zeynep Göğüş'ün Işık Ülkesinden kitabına ilave olarak bu kitabı okuduk. Yine çok güzeldi. Bir ülkeden gitmek hep çok kolay geliyor. Aslında içten içe biliyoruz ki çok zor ama gidenin arkasından hep oh gittiler rahatları yerinde, işleri tıkırında söylemi içine giriyoruz. Ama ne kadar içinden çıkılmaz zorlukları var bilsek de dillendiremiyoruz. Diline, çocuk şarkılarına, tekerlemelerine, eski usul esprilerine aşina olmadığınız bir kültürde kabullenilemeye gayret hem de çoğunlukla nafile bir çaba. Tekin ile Esra bir düzen kurmak üzere Avustralya 'ya göçerler. Orada bir düzen kurma gayretine girerler. Bir süre rayında gitse de içten içe hep geri Türkiye' ye dönmek isterler ve nihayetinde dönerler. Ama ne onlar ne Türkiye aynı kalmıştır. Çekip gitmek zor. Geri dönmek daha da zor. Hep bi arada kalmışlık hali. Kitabın her satırında bu duygu selinin içinde boğulma savaşı veriyorsunuz. Esra'nın çiçekleri bahar getirmiyor,Tekin'in çabası ile umutlanmıyor ve Korhan'ın gençliği sizi gayret etmeye zorlamıyor. Hep bir arada kalıyor ve çoğunlukla çaresizlikle kalıyorsunuz. Son zamanlarda okuyup duygusu bana geçen ender kitaplardan, özellikle kendi iç dünyam huzurlu olmama karşın kitabı okurken çok kahırlandığımı hissettim. En çok da yurt dışına göç eden birçok arkadaşımı düşünürken buldum kendimi, ya da bizzat kendimi ve ailemi göç etsek neler yaşarız bu durumlarda neler hissederdim bunu düşünür buldum kendimi. Çok severek okudum. Bence son dönemde ülkemizi terk eden ya da uzun yıllar önce gitmiş olan dostlarımızı anlamamıza da yardımı büyük olacaktır, bu sebeple okuyun diyorum. Bu kitabı birlikte okuma fırsatı bulduğum için kültürperileri ne teşekkürler. Keyifli okumalar. #readingismycardio #aslihanneokudu #okudumbitti #2021okumalarım #okuryorumu #kitaptavsiyesi #neokudum #sevinççokum #çırpıntılar #kapıyayınları (Aslıhan tufan)
--reklam--
Çırpıntılar PDF indirme linki var mı?
--reklam--
Sevinç Çokum - Çırpıntılar kitabı için internette en çok yapılan aramalardan birisi de Çırpıntılar PDF linkidir. İnternette ücretli olarak satılan çoğu kitabın PDFleri bulunmaktadır. Ancak bu PDF'leri yasal olmayan yollarla indirmek ve kullanmak hem yasalara hem de ahlaka aykırıdır. Yayın evlerinin sitesinden PDF satılıyorsa indirebilirsiniz.
Kitabın Yazarı Sevinç Çokum Kimdir?
Sevinç Çokum 25 Ağustos 1943’te İstanbul Beşiktaş’ta dünyaya geldi. Üç kız evlada sahip olan ailenin en küçük çocuğudur. Beşiktaş Büyük Esma Sultan İlkokulunu, Beşiktaş Ortaokulu ve Lisesini bitirdi. İstanbul Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi, Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünden mezun oldu; ayrıca Umumi Sosyoloji dalında öğrenim gördü. Acıbadem Özel Anadolu Lisesinde ve Etfal Hastanesine bağlı hemşire okulunda Türkçe ve Edebiyat dersleri verdi.
Orta öğrenimi sırasında bir süre İstanbul Radyosu çocuk korosunun haftalık programlarına katıldı. Klasik Batı müziği dalında özel keman dersleri alarak Türk ve değişik ülkelerin temsilcilerinden oluşan A. Kavafyan yönetimindeki İstanbul Amatör Senfoni Orkestrasında ikinci kemanlarda çaldı, konserlere katıldı. Üniversitedeyken politikayla ilgilenmeğe başladı. Bir siyasi partinin ilçe gençlik kolu başkanı oldu, daha sonra İl Gençlik Teşkilâtına geçti, bir süre sonra politikada aktif rol almaktan vazgeçti. Öğrenimi sırasında evlenen Sevinç Çokum, 1968 çalkantılı döneminde öğrenci hareketlerine fikirleriyle katıldı.
Edebiyata sevgisi ortaokul sıralarında Türkçe Öğretmeni Necmi Seren’in, lisede ise Suzan Karamanlıoğlu’nun yönlendirmeleriyle yol aldı. Necmi Seren öğretmenliğin dışında Macarca’dan çeviriler yapmış, ünlü “Pal Sokağı Çocukları” romanını Türkçeye kazandırmıştı. Sevinç Çokum daha o tarihlerde günlük tuttu, şiirler yazdı. Lisede öğrenciyken büyüklerin katıldığı Kudret Gazetesindeki bir yarışmaya girerek ikinci oldu. Üniversitede hikâyeler yazmağa başlayan yazarın Bir Eski Sokak Sesi adlı öyküsü Hisar Dergisinde (Şubat 1972) yer aldı. O sıralarda Yelken ve Eflatun Dergilerinde de birkaç hikâyesi görüldü, Ahmet Nadir Caner’in yönettiği Başkent Gazetesinde şiirlerinden bazıları neşredildi. İlk hikâyelerini Eğik Ağaçlar adlı kitabında toplayan yazar, Behçet Necatigil’in tavsiyesiyle öyküde yoğunlaştı. Bu kitabın ardından Hisar Dergisinin yanısıra Türk Edebiyatı Dergisinde de yazmağa başladı. 1975-76 yıllarında Kültür Bakanlığı bünyesinde düzenlenen komisyonlardan Halk ve Çocuk Yayınları Kurulundaki çalışmalara katıldı. 1977-79 yıllarında Türk Edebiyatı Dergisinin yazı işleri müdürlüğünde bulundu. Daha sonra, (1981-85) eşi Rıfat İzzet Çokum’la kurdukları Cönk Yayınlarını yönetti. Sevinç Çokum’un öykü, söyleşi ve diğer yazıları, Hisar, Türk Edebiyatı, Gösteri, Varlık Dergilerinde ve Dünya- Kitap’ta yer aldı.
Öyküleri:
Eğik Ağaçlar (1972), Bölüşmek (1974), Makina (1976), Derin Yara (1984),Onlardan Kalan (1987 ) Bu kitaplar birleştirilerek, Bir Eski Sokak Sesi, Evlerinin Önü, Onlardan Kalan adlarıyla yeniden yayımlandı. Rozalya Ana (1993- Türkiye Yazarlar Birliği Armağanı), Beyaz Bir Kıyı (Fas’ta geçen hikâyeleri 1998), Gece Kuşu Uzun Öter (2001 ), Al Çiçeğin Moru (2010).
Romanları:
Zor (1977), Bizim Diyar (1978), Hilal Görününce (1984- Milli Kültür Vakfı ve TYB Armağanları), Ağustos Başağı (1989), Çırpıntılar (1991), Karanlığa Direnen Yıldız (1996), Deli Zamanlar (2000), Gülyüzlüm (Tefrika roman olarak yazılışı 1988, kitaplaşması 2003 ), Gece Rüzgârları (2004), Tren Burdan Geçmiyor (2007), Arada Kalmış Tebessüm (2010), Lacivert Taşı (2011- Eskader Roman Armağanı)
Gazete Yazıları: Güzele Bakan Karınca (1997), Vaktini Bekleyen Tohum (2000 )
Anlatı: Hevenk- Kayıp İstanbul (1993-TYB Armağanı)
Radyo programları ve TV senaryoları da bulunan Çokum, Yeniden Doğmak adlı dizi senaryosuyla Ankara Gazeteciler Cemiyeti, 1988 Basın Şeref Belgesine lâyık görülmüştür.
Çevrilmiş Eserleri:
Çarmıh,Bir Geminin Getirdikleri, Der Neu Mensch İn Der Türkei – Almanya(Seçkiye Katılan Öyküler)
BizimDiyar, Prof.Dr. Azize Cefarzade’nin çevirisiyle- Azerbaycan-Baku.(Roman)
Tarifsiz Bir Sesin Hikâyesi, Moderne Turkse Verhalen- Hollanda (Seçkiye Katılan Öykü)
Denizin Dalgası Saçların, Racconti dell Anatolia-İtalya (Seçkiye Katılan Öykü)
Deli Zamanlar Arapçaya çevrilerek Mısır’da yayımlandı (Roman)
Tarlabaşı’nda Sabah Oluyor, Istanbul In Women’s Short Storıes – England ( Seçkiye Katılmış Öykü)
Deli Zamanlar Arnavutluk, Bulgaristan ve Hindistan’da yayımlanmak üzere çevrilmektedir.
Eserleri üniversitelerde araştırma konusu olan Sevinç Çokum’un yurt dışında da bazı eserleri üzerinde çalışmalar gerçekleşti. Ayn Şems Üniversitesinden Ayşe Abdülvahid Çırpıntılar romanıyla ilgili, Batıda Türk Göçmenlerinin Sorunları adıyla yüksek lisans yaptı.(2008-2010) Ayrıca yine Mısır’da Kahire Üniversitesinden Muhammed Eyd, yazarın Beyaz Bir Kıyı adlı eserini dil bakımından inceleyen bir çalışma ortaya koydu.(2010-2011)
İlk kitabıyla insan sevgisi ve hümanizma çizgisinde görünen Sevinç Çokum, zaman içerisinde öykü ve romanlarında değişimler yaşadı. Toplum ve birey arasındaki ilişkileri kurcalayan yazar, ilk romanlarında ulusun değerlerini kişilerine aktararak onları tarih perspektifi içinde ele aldı. Giderek insanın iç yapısındaki derinliklere yönelen yazar, sanatın sınırları olmayacağını savunarak evrenselliğe ulaştı. Deli Zamanlar romanıyla birlikte hikâyelerindeki ince gözlemleri, dil özenini ve ironik bakışı romanlarına taşıdı. Tren Burdan Geçmiyor ve Arada Kalmış Tebessüm, Lacivert Taşı gibi son romanlarında sosyal-psikolojinin verileriyle insanı anlamaya çalıştı. Abukiz adını verdiği bir felsefe ortaya atarak, çok renkli ve prizmatik bir yapı içinden dünyaya baktı. İçtenliği önemseyerek öğretilerin dışındaki doğruları aradı.
--reklam--
Sevinç Çokum Kitapları - Eserleri
- Hilal Görününce
- Ağustos Başağı
- Lacivert Taşı
- Bizim Diyar
- Rozalya Ana
- Gece Kuşu Uzun Öter
- Tren Burdan Geçmiyor
- Bir Eski Sokak Sesi
- Al Çiçeğin Moru
- Arada Kalmış Tebessüm
- Deli Zamanlar
- Gece Rüzgarları
- Onlardan Kalan
- Çırpıntılar
- Evlerinin Önü
- Yüzünü Sıyır Karanlığından
- Kırmalı Etekler
- Hevenk - Kayıp İstanbul
- Güzele Bakan Karınca
- Karanlığa Direnen Yıldız
- Gülyüzlüm
- Zor
- Vaktini Bekleyen Tohum
- Çok Yapraklı İlişkiler
- Beyaz Bir Kıyı
- Gözyaşı Çeşmesi
- Bölüşmek
- Tek Kalan Fincan
- Makina
- Eğik Ağaçlar
- İskele Gazinosu
- Beyaz Bir Kıyı
--reklam--
Sevinç Çokum Alıntıları - Sözleri
- Varsın adları "göçmen " olsun. Çok sürmez , Avustralyalı olurdu onlar da. Ne kadar olunabiliyorsa tabii. (Çırpıntılar)
- İnsanın, kimi zaman canını veresiye önemsediği birinin ya da bir nesnenin gün gelip kendisi için anlamını yitirdiğini anlaması doğal yaşanmışlıklardan değil miydi? (Tren Burdan Geçmiyor)
- Hani bazen bir kuşa sevgiyle coşkuyla bağlanirsin, sonra kuşa bir hal olur. Hani yemez de yermiş gibi yapar, durmadan uyur; kanatları düşer. Hani solmakta olan bir çiçeğe dönüşür... gayrı parlatamaz tüylerini, matlaşır o tüyler, belki çoktan ölür derisi, yenilemez kendini geri dönülmezliklerde. Sonra bir bakarsın... (Gülyüzlüm)
- Sevgi belki de milyonlarca anlardan birindeki birkaç saniyedir; fakat o birkaç saniye aslında ömürleri içine alabilir. (Arada Kalmış Tebessüm)
- "Gül alır, gül satarlar.. Gülden terazi tutarlar Gülü gül ile tatarlar Çarşı pazar güldür gül.." (Ağustos Başağı)
- Hayat pişmanlıklar zinciridir. Ama yıllar sonraki doğruların, sana bazı şeyler anlatır. (Yüzünü Sıyır Karanlığından)
- Gece ışığı umuttu çünkü, umuydu. Umularla ürerdi hayat; hele umumun bir parçası isen... (Al Çiçeğin Moru)
- Zamanın güzel bir noktasındaydık;zaman bizi karalamamıştı henüz ;ülkemiz karalamıştı. Ülkemiz bizi gözden çıkarmamıştı henüz. (Gece Rüzgarları)
- “Siz bilimsel çalışmalarınızı sürdürürken bunlar olmaktaydı ve sonra sis diye bir hastalık icat ettiler; sözüm ona başka ülkelerde de bu hastalığın var olduğuna dair düzmece haberler çıkmaya başladı. Hayır, hayır, bin kere hayır! Kendileri gibi düşünmeyenlerin parlak zekâlarını söndürmeye çalışıyorlardı düpedüz. Çünkü karşı çıkan çoğu insanda itiraz eden aykırı bir gene rastlanıyordu. İtiraz geni, evet! Sözgelimi diğer hücreler maviyse aykırı gen her renge dönebiliyor. Maviden mora, mordan kırmızıya, yeşile ve sarıya... İşte o dayatılmış sistemlere uymayan gen...” (Çok Yapraklı İlişkiler)
- Savaş bizim irademizden doğsa da kaderimiz gibidir. (Gözyaşı Çeşmesi)
- Seni gezemediğim, keşfedemediğim, bozulmamış çok yakın bir kent gibi hatırlamalıyım. (Arada Kalmış Tebessüm)
- Belki de ölmüşsündür, nerden bileyim, bilmeyi de istemiyorum. Ben benim işte aylardır bunu söylemeye çalışıyorum. Kimse bana hangi renkleri seveceğimi, hangi tatlardan hoşlanacağımı anlatmasındı. Beni bir makine addedip her parçamı değiştirebileceğini sanmasındı. Duvarın arkasında annen var demek! Aramızda hep bir duvar vardı zaten ve bizi hangi sersem esinti yanlışlıkla bir araya getirdi, bilemiyorum. Neyse, geldi geçti. (Kırmalı Etekler)
- Eskiden daha bakımlıydı bahçemiz. Bahçıvan da yaşlandı. Bakamıyor. Ah o kamelyaları, ortancaları, zambakları görseydiniz. Ben o zamanlar daha meraklıydım böyle şeylere şimdi çiçekleri seyretmek bile yoruyor beni. (Zor)
- Kırılsın varsın hayalleri. Pek çabuk kırılan hayal de zaten barınmamalı insanda. (Bizim Diyar)
- İnsanların uçsuz bucaksız gaddarlığını anlayamadan öleceğim. Tutkuların sonsuzluğunu da... (Kırmalı Etekler)
- .. '' O çiçekleri neden yaşatmaya çalışıyorum sanki? Çiçekler de ölür elbette. Yaşayan sadece tohumlarıdır. Yaşayan ve devam eden... " (Çırpıntılar)
- Sevdiğim, yağmurla ayrıldık biz ve yine yağmurla kavuştuk. (Yüzünü Sıyır Karanlığından)
- Kırılsın varsın hayalleri. Pek çabuk kırılan hayal de zaten barınmamalı insanda. (Bizim Diyar)
- Ah ne olur bir gün şu trenlerden değişmiş olarak insem. Evimin kapısından, bir başka ben olup girsem... (Onlardan Kalan)
- Gurur... Aşkın hem dostu hem düşmanı. Dostu, çünkü onunla yaşar ve ayakta durur o bağ. Düşmanı, çünkü yaprak uçurtmaz ortalıkta, yaprak kıpırdatmaz ki öteki ruh anlasın, sezsin, sevildiğini bilsin. (Tren Burdan Geçmiyor)
Yorumlar
0 yorumYorum yazmak için tam sürüme geçin