Kitap Künyesi

Yazar: Oya Baydar

Yayın Evi: Can Yayınları

İSBN: 9789755107998

Sayfa Sayısı: 235

Hiçbiryer'e Dönüş Ne Anlatıyor? Konusu, Ana Fikri, Özeti

Yıl 1989. Berlin Duvarı yıkılır. Önce şaşkınlık, sonra kuşku, sonra korku, sonra çözülme, dağılma ve çökme. Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktır. Yıllardır Türkiye'den uzakta, sürgünde yaşayan bir devrimcinin gözüyle, sosyalist blokun çöküş öncesi umutları ve çöküşten sonra sürgünden Türkiye'ye dönüşte yaşadığı şaşkınlıklar, acılar, hüzünler. Aşktan ve devrimden konuşulan, uğruna her şeyin göze alındığı dönem çöküp yok olmuştur. Artık hiçbir şeye, hiçbir yere geri dönülemeyecektir. Bu dünyayı değiştirip bir yeryüzü cenneti kurmayı hayal edenler, yenilmiş orduların yenik askerleri gibidirler. Oysa yıllar öncesinde '68 kuşağı olarak gençtiler, haklıydılar, umutluydular, aşıktılar. Henüz kuşku, ihanet, korku, dağlara, yaylalara çıkmamıştı. Devrim türküleri, fabrikalar, grevler, bildiriler, haklılığa ve zafere olan inanç doruklardaydı. Oya Baydar, bu son romanında, aşktan ve devrimden konuşuyor. Yıkılış öncesi umut ve aşk dolu gencecik insanların yıkılış sonrası çektiği acıları dile getiriyor. Bu roman, Oya Baydar'ın doruğa ulaştığı bir kitap. "Hiçbiryer'e Dönüş", bir dönüşün öyküsüdür. Dönülen her şeyin hiçbir şey, her kişinin hiçkimse, her yerin hiçbiryer olduğu bir dönüşün öyküsü.

(Arka Kapak)

Hiçbiryer'e Dönüş Alıntıları - Sözleri

  • Ben seni hep - ve belki de yalnızca - kaybettiğim zamanlar sevdim.
  • Odaya ağır bir taş gibi düşen suskunluklar...
  • Ve sonra bir gün, yaramın iyileşmeye başladığını önce isyan, sonra keder, sonra hüzünle fark ediyorum.
  • Sezgi, dikkat ve ilginin ürünüdür.
  • İnsanı kemiren, içini boşaltan, koflaştıran et­kisi; kendini yerleşik hissedememenin, yabancılığın, köksözlüğün tedirginliği; her şeyine yabancı olduğu­muz bu kentlerdeki iğretiliğimiz, güvensizliğimiz, an­lamsız bir cisim olma duygumuz sona ermeliydi...
  • Neden o günü hatırlıyorum? Belki de ellerinin ve dudaklarının soğuk, uzak, VERESİYE oldugunu ilk o gün hissetmiştim de ondan.
  • Bırakıp gitmişti işte. Gözyaşları, tehditler, yakarmalar, artık bütün etkisini kaybetmiş olan, çabuk eskiyen o zavallı silah:vücudu;hiçbiri, hiçbir işe yaramamıştı.
  • Metal yorulması gibi agır ve önüne geçilemez bir süreç
  • Seni ben, belki de gelecekteki bütün aşklarım, bütün erkeklerim, bütün sevişmelerim, cocukluk ateşimizin arkasında, silik pastel renkli bir fon oluştursun diye sevdim
  • Gec kalmış bir bahçıvanım ben
  • Yeniden başlamak gerekseydi, yine aynı yollardan yürürdüm.
  • Yıllar öncesinin mekanlarına, insanlarına, duygularına dönme tutkusuna lanet okuyor. Bir çeşit kendi kendini acıtma istegi olmalı. Ya da daha kötüsü, dönülmeye değer ne kalmışsa, sonuna kadar tüketme çabası.

Hiçbiryer'e Dönüş İncelemesi - Şahsi Yorumlar

ütopya hiçbir yer demek: Kitap yer yer cok etkileyiciydi. Kadının eski eşinin son hali, şairin ölüme gidişi, kadının finali. İlişkilere hem kadın hem erkek tarafından bakması, cocukluktan yaşlılığa geniş cercevede vermesi kolay değil bana göre, farklı ve etkileyici buldum. Yazar emek vermiş, bu şekilde yazmayı secmiş. Okuyucu olarak acaba bu kadar tekrar olmasa mıydı dediğim oldu. Yenilmek cok sancılı. Ütopya hiçbir yer demek. (BAŞAK)

Hiçbiryer'e Dönüş: Öncelikle bu güzel eserin 2011 Akdeniz Kültürü Ödülü sahibi olduğunu hemen belirteyim. Kapağı açar açmaz Konstantin Kavafis'in şu anlamlı ve nefis dizeleri karşılıyor sizi : "Yeni bir ülke bulamazsın Başka bir deniz bulamazsın Bu şehir arkandan gelecek Sen gene aynı sokaklarda dolaşacaksın Dönüp dolaşıp bu şehre geleceksin sonunda Başka bir şey umma..." 80 darbesinin sözde amacı hepimizin bildiği üzere, ülkemizde mevcut olan çatışma ortamını sona erdirmek ve komünizm hareketlerini bitirmekti.Ve akabinde bilhassa sol cenahtan yüzlerce insan tutuklanır,işkencelere tabi tutulur,ülkeden kaçar,vatan hainliği yaftası ile sürgünlere gönderilir ,olmadı idam edilir.İşte bu hikayemiz de; 80 darbesi öncesinde devrimci sol hareket kanadında aktif olarak çalışmış,darbe sonrası ise tutuklanmasının ardından yurtdışında sürgün hayatı yaşamak zorunda bırakılmış isimsiz bir kadın ile yine isimsiz kocasının ve oğulları Eylül'ün hikayesi... Bu çiftimiz ,1917'de Vladimir Lenin liderliğinde gerçekleşen devrim sonucunda temelleri atılan SSCB'nin 1992'de dağılması,bazı doğu Avrupa ülkelerinde komünist rejimlerin sona ermesi ve Berlin duvarının yıkılmasıyla, ülkemize geri dönme imkanı bulurlar.Zamanla ilişkilerindeki eski heyecanı ve sevgiyi kaybeden,üstüne üstlük bir de kocasının kendisini aldattığını öğrenen kadın(kitabın hemen başında verildiği için ipucu niteliği taşımaz),eşine minik bir not bırakarak evi terkeder : "Hoş Çakal" (ironik bir mesaj içermekte elbette) Hikâyenin devamı bu aileyi Türkiye'de bekleyen zamanlarla yoğrulmuş... Yurtdışında devrimciliklerinin yoğun ve ateşli günlerinde aktif olarak çalışırlarken,oğulları Eylül de bunlarla beraber o grev senin bu eylem benim diyerek yanlarında dolaşmıştır.Böyle bir çocukluk Eylül de olumsuzluklar yaratmış ve zamanla madde bağımlısı olmuştur. Çocuk eğitiminden,kız çocuk terbiyesine,İstanbul'un değişiminden,yozlaşmaya dek her türlü pişmanlık ve hayal kırıklığı var bu eserde.Oldukça melankolik bulduğum bu eserde zaman kavramı da yok.Şöyle ki mevcut zaman oldukça karmaşık.Geçmiş ve şimdiki zamanı çok güzel harmanlamış yazar.Olaylar kronolojik bir sıralama halinde verilmemiş ancak kitap bitince tüm dağınıklığı bütünleştirme şansınız oluyor.Diline gelince,bilindik günlük konuşma dili ile bize aktarılmış,süslü tasvirler,abartılı bir üslup sözkonusu değil. "Bildiğimiz klasik Oya Baydar işte" diyeceğim ama ne yazık ki kendisi ülkemizin değişen sosyal ve siyasi şartlarına göre zamanla şekilllenmiş bir yazar. Yazdıkları güzel, hatta çok güzel lakin huyum kurusun ki, yolundan sapma, davasından dönme eğilimi gösteren şahıslara pek iyimser yaklaşamıyorum. O nedenle yazarın kimliğini gözardı ederek okumak en temizi.... (Seda Bera)

Ülkesinden uzakta sürgünde yaşayan bir devrimcinin sosyalist blokun çöküşü sonrası yaşadığı bunalımlar, acılar, şaşkınlık ve hüzünleri... İnanılmaz leziz bir dili var kitabın. Hele o paragraf başı ile başlayan ve neredeyse bir sayfa süren tiradlar yok mu, beni benden aldı. Bir süre sonra bu tümcelerin altını çizmeyi bıraktım. Çok iyiydi. Oya Baydar ile de böylece tanışmış oldum. Ne kadar muazzam kadın yazarlarımız varmış. Bu yazarlarımızı tanıdıkça okunacaklar listeme hep yenileri ekleniyor. Çünkü böylesine güzel yazarlarımızın diğer kitapları da mutlaka okunmalı. Hepinizin ellerinden öperim. Yaşasın Türk Edebiyatı, yaşasın kadın yazarlar, yaşasın sosyal..... neyse keyifle okuyunuz. (Uğur)

Kitabın Yazarı Oya Baydar Kimdir?

Oya Bardar (1940, İstanbul), Türk yazar, sosyolog. Uzun zaman sosyalist siyasetin içerisinde yer almıştır. T24 internet gazetesinde yazarlık yapmaktadır.

Notre Dame de Sion Fransız Kız Lisesi'nde okudu. Lise öğrencisi iken Fransız yazar Françoise Sagan’dan etkilenerek ilk romanını yayımladı. Lise son sınıfta iken yazdığı Allah Çocukları Unuttu adlı gençlik romanını hem Hürriyet gazetesinde tefrika oldu hem de kitap olarak yayımlandı. Bu roman yüzünden neredeyse okuldan atılıyordu. Lise yıllarında yazdığı ilk romanlarından sonra yazmaya ara verdi, uzun zaman siyasetle uğraştı, olgunluk çağında yeniden edebiyata döndü.

1964'te İstanbul Üniversitesi Sosyoloji Bölümü'nü bitirdi ve bu bölüme asistan olarak girdi. "Türkiye’de İşçi Sınıfı’nın Doğuşu ve Yapısı" konulu doktora tezinin Üniversite Profesörler Kurulu tarafından iki kez reddedilmesi üzerine, öğrenciler olayı protesto için üniversiteyi işgal ettiler. Bu olay ilk üniversite işgali eylemi oldu. Baydar, daha sonra Ankara Hacettepe Üniversitesi'nde asistanlık yaptı.

1971'deki 12 Mart Darbesi sırasında, Türkiye İşçi Partisi ve Türkiye Öğretmenler Sendikası (TÖS) üyesi olarak, sosyalist kimliği nedeniyle tutuklandı ve üniversiteden ayrıldı. 1972-1974 arasında Yeni Ortam, 1976-1979 arasında Politika gazetelerinde köşe yazarlığı yaptı. Eşi Aydın Engin ve Yusuf Ziya Bahadınlı ile birlikte İlke dergisini kurdu. Sosyalist yazar, araştırmacı ve eylem kadını olarak tanındı.

12 Eylül Darbesi sırasında yurtdışına çıktı ve 12 yıl boyunca Almanya'da sürgünde kaldı. Burada, sosyalist sistemin çöküş sürecini yakından yaşadı. Bu süreci 1991’de yayımladığı Elveda Alyoşa adlı öykü kitabında anlattı.

1992’de Türkiye’ye döndü. Tarih Vakfı ve Kültür Bakanlığı'nın ortak yayınları olan İstanbul Ansiklopedis'nde redaktör ve Türkiye Sendikacılık Ansiklopedisi'nde genel yayın yönetmeni olarak çalıştı. Türkiye’ye döndükten sonra ardı ardına yayınladığı öykü ve romanları ile çok sayıda ödül kazandı ve sevilen bir yazar oldu.

Ödülleri

Elveda Alyoşa ile 1991 Sait Faik Hikaye Armağanı

Kedi Mektupları ile 1992 Yunus Nadi Roman Ödülü

Sıcak Külleri Kaldı ile 2001 Orhan Kemal Roman Ödülü

Erguvan Kapısı ile 2004 Cevdet Kudret Edebiyat Ödülü

Hiçbir Yere Dönüş ile 2011 Akdeniz Kültür Ödülü

Oya Baydar Kitapları - Eserleri

  • Sıcak Külleri Kaldı
  • O Muhteşem Hayatınız
  • Erguvan Kapısı
  • Köpekli Çocuklar Gecesi
  • Çöplüğün Generali
  • Kedi Mektupları

  • Kayıp Söz
  • Elveda Alyoşa
  • Yolun Sonundaki Ev
  • Hiçbiryer'e Dönüş
  • Yetim Kalacak Küçük Şeyler
  • Surönü Diyalogları
  • Bir Dönem İki Kadın

  • 80 Yaş Zor Zamanlar Günlükleri
  • Savaş Çağı Umut Çağı
  • Allah Çocukları Unuttu
  • Erguvan Kapısı
  • Madrit'te Ölmek

Oya Baydar Alıntıları - Sözleri

  • “İnsanın içindeki ses susunca mı yitiyor söz, yoksa anlamsızlık duygusu yazarı sözün bittiği yere götürdüğünde mi?” (Kayıp Söz)
  • “Anneni hep sevmiştim, seni doğurduğu için bir kat daha sevdim.” (Kayıp Söz)
  • "Zamanı öldürmeye sabah 8 ' de başlıyoruz.Önce saniye saniye sonra dakika dakika sonra saat saat işkenceyle ölüyor zaman ..." (Elveda Alyoşa)
  • "... Yaşama ölümle varılmıyor, ölümden yaşam doğmuyor." (Erguvan Kapısı)
  • Özgürlüğü kullanabilmenin de kazanabilmek kadar güç olduğunu düşünüyorum. Özgürlüğü ne yapacağını bilemediğinde ona ihtiyacın da olmuyor. Bir de tutsağın özgürlük korkusu var. (80 Yaş Zor Zamanlar Günlükleri)
  • Bir gün "Biz ayrı gayrı bilmezdik. Nereden çıktı bu düşmanlıklar, nasıl bu hale geldik," diye konuşurken, bir Ermeni arkadaşımız, içime çok oturan, vicdanımı sızlatan bir söz söyledi: "Evet siz bilmezdiniz ama biz bilirdik," dedi. (Bir Dönem İki Kadın)

  • İnsan aşkın nesnesini kendisi mi yaratır? Aslolan, âşık olunan kişi ya da nesne değil de duygunun kendisi midir? Sevdiğimizi değil de içimizde büyütüp beslediğimiz duyguyu yitirmekten mi korkarız? (O Muhteşem Hayatınız)
  • "Ben seni; duvarın öte yanından, kurtarılacak dünyadan gelen umutsun diye; inançlarımın, kimliğimin, doğrularımın, dev aynalarında tasdikisin diye sevdim." (Elveda Alyoşa)
  • Kendi sözleri kendine anlamsız geliyor. Anbean tükenirken bunca söze ne gerek var! Kendi içine dönmeli, susmalı insan. Yenilgiyi sindirmeli, bir kez daha yenilmeye hazırlanmalı. (Köpekli Çocuklar Gecesi)
  • Kusursuzu, güzeli, doğruyu aramak bütün hayatlarını doldurmuş; hayatlarının anlamı, yaşamlarının nedeni olmuş. Sonra tam bulduklarını sandıkları anda bir de bakmışlar ki, doğru sandıkları yanlış, kusursuz sandıkları eksik, güzel sandıkları çirkinmiş. (Kedi Mektupları)
  • Ömür boyu yaşanan, biriktirilen yüzbinlerce, milyonlarca ânın toplamıdır insan. (Yetim Kalacak Küçük Şeyler)
  • Neden çevremdeki her şey bu kadar hüzünlü ve bu kadar kısa? (Allah Çocukları Unuttu)
  • "Bırakırsam/ diye sürdürdü kadın, "kendimden de bir parça bırakıyorum geride. Ve bıraka bıraka o kadar azaldım ki artık, bir daha ne bağlanmaya, ne de bırakmaya gücüm yok." (Kedi Mektupları)

  • Yaşıyorum, ne fevkalade ve ne korkunç birşey bu! Hayatı bütün kuvvetiyle içimde hissediyorum. Korkuyorum. Tam aksini iddia etmeme rağmen hayata fazla bağlıyım. (Allah Çocukları Unuttu)
  • Başka bir kader, başka bir zafer için kuşatılmış şu yenik askerlere benziyor hayat! (Kedi Mektupları)
  • Ve adlar, adlar, adlar... Kimlerin adları? Ölenlerin, öldürülenlerin; nerede, neden? Unutulmaz mı, bitmez mi? İnsanlara destanlar gerektiği için mi çağlar boyunca diri tutulur acılar? Ya da destanlar, acılar küllenip de intikam ateşi hiç sönmesin, diye mi aktarılır kuşaktan kuşağa? Hatırlamak mı, unutmak mı rahatlatır insanı? (O Muhteşem Hayatınız)
  • Yürüyüşün kendisi bile umut vericiydi. Sonra yürüyüş hedefin yerine geçti.Yolda olmanın sağladığı tatmin,varış noktasını bulanıklaştırdı.Yolumuzu şaşırdık, yanlış adımlar attık. Hedeften uzaklaştık bazen hedefe yürüyüşün sağladığı tatminin aldatıcı bir umut olduğunu düşünüyorum. (Surönü Diyalogları)
  • Birinin bana ihtiyacı olduğunu, benim için yaşadığını bilmeğe dayanamıyordum. Böyle olduğu müddetçe hür değildim. (Allah Çocukları Unuttu)
  • Bir söz arıyordum, bir ses duydum Bir çığlığın peşine takılıp uzaklara gittim Duyduğum sesin şiddetten doğan acının sesi olduğunu bilmiyordum, öğrendim O sesi izledim, sözü buldum Söylecek bir sözüm var artık... (Kayıp Söz)
  • “Bölünme korkusu kitlelere öğretilmiş bir korku. O korkuyu taşıyan saf, masum, sıradan insanlar buraları tanımazlar bile. Çatışmalar, ölümler, şehitler olmasa, muktedirler bıkmadan usanmadan şeytanlaştırmasalar, televizyonlardan duymasalar Cizre nerede, Şırnak nerede, Sur neresidir, oralarda nasıl insanlar yaşar, bilmezler. Bölüneceğinden,ayrılacağından korktukları toprakların rengini, kokusunu, dağlarındaki çiçekleri, karın lekesiz beyazını,ormanlarındaki ağaçları tanımazlar. Yolları geçmişse buralardan, askerlik yaparken geçmiştir. O zaman da buraları arkadaşlarının şehit düştüğü düşman toprakları, tekinsiz yerler olarak bellemişlerdir zaten. Haritada yerlerini gösteremeyecekleri bu tuhaf adlı toprakların ellerinden gitmesinden ödleri kopar; ama kendi yaşadıkları toprakların ne kadar kendilerinin olduğunu sorgulamak akıllarına gelmez.” (Surönü Diyalogları)